реклама
Бургер менюБургер меню

Хеннинг Манкелль – Beyaz Aslan (страница 7)

18

“Elbette.”

“Ama görünen o ki Louise Åkerblom’un bir tane bile kusuru, zayıflığı yok. Onunla ilgili söylenen her şey kusursuz biri olduğu doğrultusunda. Bu da beni kuşkulandırıyor. Gerçekten böylesine tepeden tırnağa iyi insanlar var mı?”

“Louise işte böyle bir insan,” dedi Papaz Tureson.

“Onun neredeyse bir melek olduğunu mu söylüyorsunuz?”

“Pek değil,” dedi Papaz Tureson. “Kilisenin düzenlediği sosyal akşamların birinde bir keresinde kahve yapmıştı. Kahve yaparken elini yakmıştı. Yüksek sesle küfrettiğini duydum.”

Wallander geriye dönüp her şeye yeniden başlamayı düşündü. “Karı kocanın kavga etme olasılığı yok, değil mi?” diye sordu.

“Kesinlikle yok,” diye karşılık verdi Papaz Tureson.

“Başka bir adam?”

“Elbette yok. Umarım Robert’e bunları sormazsınız.”

“Dini açıdan bazı kuşkulara kapılmış olabilir mi?”

“Bunun asla söz konusu olmayacağından eminim. Olsaydı hissederdim.”

“İntihar etmesi için herhangi bir neden var mıydı?”

“Hayır.”

“Ya da çıldırması için?”

“Neden çıldırsın ki? Son derece dengeli bir kişiliği var onun.”

Wallander kısa bir sessizlikten sonra, “Birçok kişinin bir ya da birkaç sırrı vardır,” dedi. “Louise Åkerblom’un da ne kocasıyla ne de başkalarıyla paylaşabileceği bir sırrı olamaz mı?”

Papaz Tureson başını salladı. “Elbette herkesin bir sırrı vardır,” dedi. “Genellikle de bunlar karanlık, kasvetli sırlardır. Yine de Louise’in ailesini terk etmesi ve bunca üzüntüye neden olmasını gerektiren bir sırrı olduğunu kesinlikle düşünmüyorum.”

Wallander’in başka sorusu yoktu.

Eksik bir şeyler var, diye geçirdi içinden. Kusursuz gözüken bu resimde eksik olan bir şey var.

Ayağa kalkarak Papaz Tureson’a teşekkür etti.

“Kilisenize gelen diğer kişilerle de konuşacağım,” dedi. “Tabii, eğer ortaya çıkmazsa.”

“Ortaya çıkmak zorunda,” dedi Papaz Tureson. “Başka bir olasılık yok.”

Wallander, Metodist kilisesinden ayrıldığında saat dördü beş geçiyordu. Yağmur başlamıştı. Sert rüzgârda ürperdi. Kendini çok yorgun hissediyordu. Bir süre arabada oturdu, iki küçük kızın annelerini yitirdikleri düşüncesiyle başa çıkamıyor gibiydi.

Saat dört buçukta merkezde, Björk’ün bürosunda toplandılar. Martinson kanepede oturuyor, Svedberg de duvara yaslanmıştı. Her zamanki gibi elini sanki bir tel saç bulacakmışçasına kel kafasında dolaştırıp duruyordu. Wallander ahşap bir sandalyeye oturmuştu. Björk masasında, telefonda konuşuyordu. Sonunda telefonu kapattı, santrali arayarak Robert Åkerblom’un dışında hiç kimsenin telefonunu bağlamamasını söyledi.

“Ne kadar yol aldık?” diye sordu Björk. “Nereden başlayacağız?”

“Doğrusu ben bir arpa boyu bile yol alamadım,” diye karşılık verdi Wallander.

“Svedberg’le Martinson’a gerekli bilgiyi verdim,” dedi Björk. “Kadının arabasını arıyoruz. Bu olayın ciddi olduğunu düşünüyoruz.”

“Düşünüyor musunuz?” dedi Wallander. “Bu olay ciddi. Eğer bir kaza olsaydı şimdiye dek çoktan duyardık. Ama duymadık. Bu da bizim bir cinayetle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Ben kadının öldüğünü düşünüyorum.”

Martinson soru sormaya başlayınca Wallander onu yarıda keserek o gün öğleden sonra yaptıklarını anlattı. Meslektaşlarına neden Louise’in öldüğüne inandığını açıklamak zorundaydı. Louise Åkerblom gibi biri ailesini isteyerek terk etmezdi. Telesekretere saat beşte evde olacağı mesajını bırakmasına karşın mutlaka biri ya da bir şey onun eve gitmesini engellemişti.

“Oldukça tuhaf,” dedi Björk, Wallander sözünü tamamladığında.

“Emlakçı, kilise üyesi, anne, sadık bir eş,” dedi Martinson. “Belki de tüm bunlar ona birden çok fazla geldi. Pasta alıp eve gidecekken birden direksiyonu kırıp Kopenhag’a gitmeye karar vermiş olamaz mı?”

“Arabayı bulmak zorundayız,” dedi Svedberg. “Arabayı bulmadan hiçbir yere varamayız.”

“Önce o satılık evi bulmalıyız,” dedi Wallander. “Robert Åkerblom aramadı mı?”

Aramamıştı.

“Eğer Louise, Krageholm’deki evi görmeye gerçekten gitmişse, onu ya da cesedini buluncaya kadar izini sürebiliriz.”

“Peters’le Norén, Krageholm’ün ara sokaklarını arıyorlar,” dedi Björk.

“Toyota Corolla’yı bulamadılar. Ama onun yerine çalıntı bir kamyon bulmuşlar.”

Wallander telesekreterin bandını çıkardı cebinden. Teybe yerleştirdiler. Masanın yanına yaklaşarak Louise Åkerblom’un sesini dinlediler.

“Bandı incelemeliyiz,” dedi Wallander. “Teknik ekibin bir şey bulabileceğini sanmıyorum ama yine de incelemeliyiz.”

“Bir şey kesin,” dedi Martinson. “Bu mesajı bıraktığında ne tehdit ne de baskı altındaydı, korkmuyor ve endişeli değildi, mutsuz ya da çaresiz de değildi.”

“Bu da mutlaka olağan dışı bir şeyler olduğunu gösteriyor,” dedi Wallander. “Saat üçle beş arasında. Skurup, Krageholm ve Ystad arasında. Üç gün önce.”

“Ne giymişti?” diye sordu Björk.

Wallander bu en temel soruyu kadının kocasına sormayı unuttuğunu şaşkınlıkla fark etti. Sormayı unuttuğunu söyledi.

“Ben yine de bu kaybolma olayının bir açıklaması olduğunu düşünüyorum,” dedi Martinson düşünceli bir sesle. “Senin de söylediğin gibi Kurt, bu kadın öyle kendi özgür iradesiyle ortadan kaybolacak tipte biri değil. Ama her şeye karşın tecavüz ve cinayetle çok sık karşılaşmıyoruz. Bence her zamanki yolu izlemeliyiz. Paniğe kapılmayalım.”

“Paniğe kapıldığım yok,” dedi Wallander, öfkelendiğini hissederek.

“Bence elde edilen bulgular olayın içeriğini belli ediyor.”

Björk söze karışmak üzere ağzını açtığında telefon çaldı.

“Telefon bağlamamasını söylemiştim,” dedi Björk.

Wallander telaşla elini telefona uzattı.

“Robert Åkerblom arıyor olabilir,” dedi. “Onunla benim konuşmam galiba daha iyi olacak.”

Ahizeyi kaldırıp adını söyledi.

“Ben Robert Åkerblom. Louise’i buldunuz mu?”

“Hayır,” dedi Wallander. “Henüz bulamadık.”

“Az önce dul kadın aradı,” dedi Robert Åkerblom. “Evinin adresini verdi, krokisini çıkarttım. Ben oraya gidiyorum.”

Wallander bir süre düşündü.

“Ben de sizinle geleyim,” dedi. “Böylesi çok daha iyi. Birazdan oradayım. Krokinin birkaç kopyasını çıkartabilir misin? Beş tane yeter.”

“Tamam,” dedi Robert Åkerblom.

Wallander dindar insanların yasalara ne kadar çabuk boyun eğdiklerini, otorite karşısında ne denli yumuşak başlı olabildiklerini düşündü.

Bununla birlikte hiç kimse Robert Åkerblom’un karısını aramaya tek başına gitmesine karşı çıkamazdı.

Wallander ahizeyi yerine koydu.

“Artık elimizde adres var,” dedi. “İki arabayla gidelim. Robert Åkerblom da gelmek istiyor. Onu benim arabaya alırım.”

“Birkaç tane polis ekibinin de gelmesi gerekmez mi?” dedi Martinson.

“Gerekseydi bunu söylerdim,” dedi Wallander. “Önce adrese bakalım ve bir plan yapalım. Sonra elimizdeki her olanağı kullanırız.”

“Bir şey olursa beni ara,” dedi Björk. “Ya evdeyim ya da burada.”

Wallander koşar adımlarla koridora çıktı. Acelesi vardı. Louise Åkerblom’un yaşayıp yaşamadığından emin olmak zorundaydı.