Хеннинг Манкелль – Beyaz Aslan (страница 9)
“Ne olmuş olabilir?” diye sordu Wallander.
“Aklımızdan bile geçirmememiz gereken bir şey,” diye karşılık verdi Martinson.
Tam o sırada yağmur başladı. Arabanın camları sırılsıklam olmuştu. Wallander, “Lanet olsun,” diye söylendi.
“Evet,” dedi Martinson. “Haklısın.”
Neredeyse gece yarısı olacaktı. Yorgun ve perişan polisler hâlâ Louise Åkerblom’un büyük bir olasılıkla hiç görmediği evin önündeki taşlı yolda toplanmışlardı. Ne lacivert arabanın ne de Louise Åkerblom’un izine rastlamışlardı. İki geyik cesedinden başka bir şey bulamamışlardı. Ve bir polis arabası meşe ağacının yanındaki diğer polislerin yanına giderken az kalsın bir Mercedes’e çarpıyordu.
Björk herkese teşekkür etti. Wallander’in polislerin eve gönderilmeleri ve ertesi sabah saat altıda araştırmanın yeniden başlamasına ilişkin önerisini kabul etmişti.
Oradan en son ayrılan Wallander oldu. Ystad’a doğru yola koyulmadan önce, Robert Åkerblom’u araç telefonundan arayarak yeni bir şey bulamadıklarının haberini verdi. Saat bir hayli geç olmasına karşın Åkerblom, Wallander’i evine davet etti.
Wallander arabayı çalıştırmadan önce Stockholm’deki kız kardeşini aradı. Kardeşinin geç saatlere kadar oturduğunu biliyordu. Ona babalarının eve gelen yardımcı kadınla evlenmeyi düşündüğünü söyledi. Kız kardeşi bu sözlere kahkahalarla gülünce Wallander çok şaşırdı. Ama kız kardeşi mayıs başlarında Skåne’ye geleceğine söz verince Wallander derin bir soluk aldı.
Telefonu yerine koyarak Ystad’a doğru yola koyuldu. Yağmur olanca hızıyla yağıyordu.
Robert Åkerblom’un evine doğru sürdü arabasını. Evin alt katında ışık yanıyordu. Bu evin, çevredeki diğer evlerden hiçbir farkı yoktu. Arabadan inmeden önce arkasına yaslanarak gözlerini kapadı. Louise Åkerblom o eve kadar gidemedi bile, diye geçirdi içinden. Peki, yolda başına ne gelmişti? Bu olayda anlaşılmayan birçok şey vardı. Anlayamıyorum, diye mırıldandı.
4
Kurt Wallander’in baş ucundaki saat beşe çeyrek kala çaldı. Homurdanarak yüzünü yastığıyla örttü. Hiç uyumadım, diye geçirdi içinden. Niye eve geldiklerinde iş yerinde olan biteni bir kenara atabilen polislerden olamıyorum?
Kalkmadı ve bir gece önce Robert Åkerblom’un evine yaptığı kısa ziyareti düşünmeye başladı. Genç adamın acı içindeki gözlerine bakıp da karısını henüz bulamadıklarını söylemek gerçek bir işkence olmuştu. Kurt Wallander bu ziyareti elinden geldiğince kısa kesmiş, evine dönerken yolda kendini çok kötü hissetmişti. Eve gelince de hemen yatmış ama son derece yorgun ve bitkin olmasına karşın üçe çeyrek kalaya kadar bir türlü uyuyamamıştı.
Onu bulmak zorundayız, diye geçirdi içinden. Hemen şimdi. Yakında. Canlı ya da ölü. Onu mutlaka bulmalıyız.
Ertesi sabah araştırma başlar başlamaz Robert Åkerblom’u arayacağına söz vermişti. Louise Åkerblom’un nasıl bir insan olduğunu iyice anlayabilmek için, genç kadının kişisel eşyalarını incelemek zorunda kalacağını düşünüyordu. Genç kadının ortadan kaybolmasının oldukça garip bir nedeni olduğunu hissediyordu. Aslında her kayıpta garip koşullar söz konusu olurdu ama bu olayda Wallander’in yaşadığı birçok deneyimden farklı bir şey vardı. Bunun ne olduğunu bir an önce öğrenmek zorundaydı.
Wallander kendini zorlayarak yataktan kalktı, kahve makinesini çalıştırdı ve radyoyu açmak için salona gitti. Evine hırsız girdiğini hatırlayınca küfrederek vazgeçti. Henüz hiç kimsenin bu hırsızlık olayını araştırmaya başlamadığını hatırladı.
Duş aldı, giyindi, kahvesini içti. Dışarıdaki hava neşelenmesine neden olacak gibi değildi. Sağanak başlamış ve rüzgâr olanca şiddetiyle esiyordu. Bu havada cinayet araştırması yapmak çok zordu. Gün boyunca yağmurun altında Krageholm’de sokak sokak dolaşmak hiç hoş olmayacaktı. Ama bu da Björk’ün sorunuydu doğrusu. Wallander ’in göreviyse Louise Åkerblom’un özel eşyalarını araştırmak olacaktı.
Arabasına binerek meşe ağacının bulunduğu yere doğru yola koyuldu. Gittiğinde Björk’ün sabırsız adımlarla volta attığını gördü.
“Ne berbat bir hava,” dedi. “Neden ne zaman birini aramaya çıksak hep yağmur yağar?”
“Hımmm!” dedi Wallander. “Garip doğrusu.”
“Albay Hernberg’le konuştum,” diye devam etti Björk. “Saat yedide iki otobüs dolusu asker yollayacak buraya. Biz işimize başlayabiliriz. Martinson tüm hazırlıkları tamamladı.”
Wallander başını onaylarcasına salladı. Martinson araştırma işinde her zaman çok başarılıydı.
“Saat onda basın toplantısı var,” diye sürdürdü Björk. “Orada olabilirsen çok iyi olur. O zamana kadar da Louise’in bir fotoğrafı elimize geçmiş olur.”
Wallander yanındaki fotoğrafı uzattı. Björk, Louise Åkerblom’un fotoğrafını inceledi.
“Hoş kadınmış,” dedi. “Umarım onu canlı buluruz. Bu son çekilmiş fotoğrafı mı?”
“Kocası öyle olduğunu söyledi.”
Björk fotoğrafı yağmurluğunun cebindeki plastik cüzdanının içine koydu.
“Ben onların evine gidiyorum,” dedi Wallander. “Bana orada daha çok ihtiyaç var.”
Björk başını evet dercesine salladı. Wallander arabasına doğru yürürken, Björk uzanıp kolunu tuttu.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu. “Öldü mü? Bu olayın arkasında bir cinayet olabilir mi?”
“Başka bir şey olabileceğini sanmıyorum,” dedi Wallander. “Tabii bir yerlerde kaza geçirip yaralı bir hâlde acı içinde yatmıyorsa. Ama sanmıyorum.”
“Çok kötü,” dedi Björk. “Çok kötü.”
Wallander arabasına binerek Ystad’a geri döndü. Denizin rengi griye dönmüştü.
Åkarvägen’deki evden içeri girdiğinde iki küçük kız çocuğunun gözlerini iri iri açarak ona baktıklarını gördü.
“Senin polis olduğunu söyledim onlara,” dedi Robert Åkerblom. “Annelerinin kaybolduğunu ve senin onu aradığını biliyorlar.”
Wallander boğazına tıkanan yumruya karşın başını sallayarak gülümsemeye çalıştı.
“Benim adım, Kurt,” dedi. “Sizinki ne?”
“Maria,” ve “Magdalena,” diye cevap verdi kızlar sırayla.
“Ne güzel adlarınız var,” dedi Wallander. “Benim kızımın adı da Linda.”
“Çocukları bugün kız kardeşim yanına alacak,” dedi Robert Åkerblom. “Yakında burada olur. Çay içer misiniz?”
“Evet, lütfen,” dedi Wallander.
Yağmurluğunu asıp ayakkabılarını çıkararak mutfağa gitti. Kızlar kapının eşiğinde durmuş onu izliyorlardı.
Wallander nereden başlasam, diye düşündü. Her çekmeceyi açmam ve her evrakı incelemem gerektiğini anlayabilecek mi?
Kızların halası çocukları aldığında Wallander de çayını bitirmişti.
“Saat onda basın toplantısı var,” dedi. “Artık eşinizin kaybolduğunu açıklamak zorundayız. Onu görenlerin olup olmadığını araştırmamız gerekiyor. Bildiğiniz gibi, bu başka bir şeyi de beraberinde getiriyor. Artık bir cinayet işlendiği olasılığını göz ardı edemeyiz.”
Wallander, Robert Åkerblom’un bu sözleri duyunca hıçkırarak ağlayacağını sanmıştı. Ne var ki solgun yüzlü, gözleri balon gibi şişmiş, takım elbiseli bu adam o sabah oldukça sakin görünüyordu.
“Ama yine de her şeye karşın karınızın kaybolmasının mutlaka mantıklı bir açıklaması olduğuna olan inancımızı yitirmemeliyiz.”
“Anlıyorum,” dedi Åkerblom. “Ben de başından beri böyle düşünüyorum.”
Wallander çay fincanını kenara iterek teşekkür edip ayağa kalktı.
“Bilmemiz gereken başka bir şeyler var mı?”
“Hayır,” diye yanıtladı Robert Åkerblom. “Bu esrar perdesinin bir an önce kalkması gerek.”
“Şimdi birlikte evi gözden geçirelim,” dedi Wallander. “Sonra da bizlere bir ipucu verebilecek her şeyi, çekmecelerini, giysilerini, eşyalarını aramak zorundayım. Umarım bunu anlayışla karşılarsınız.”
“Louise çok düzenli bir kadındır,” dedi Åkerblom.
Birlikte üst kata çıktılar, sonra bodrum katıyla garaja da baktılar. Wallander, Louise Åkerblom’un pastel renklerden hoşlandığını fark etmişti. Hiçbir yerde ne koyu renk bir perde ne de örtü vardı. Ev, yaşama sevinci yayıyordu. Mobilyalar eski ve yeninin karışımıydı. Çayını içerken mutfağın aletlerle dolu olduğunu fark etmişti. Günlük yaşamlarında sofuluğun izleri yoktu.
Robert Åkerblom evi dolaşmayı tamamladıklarında, “Bir süre için büroya dönmeliyim,” dedi. “Sizi burada tek başınıza bırakabilir miyim?”
“Elbette,” diye cevap verdi Wallander. “Siz dönene dek ben de sorularımı not ederim. Ya da sizi ararım. Her neyse, ben de saat ondan önce basın toplantısı için merkeze gideceğim zaten.”
“O zamana kadar ben dönerim,” dedi Robert Åkerblom.
Wallander yalnız kalınca evi sistemli bir şekilde yeniden incelemeye başladı. Mutfaktaki tüm dolap ve çekmeceleri açtı, buzdolabını ve dondurucuyu inceledi.
Bir şey onu çok şaşırtmıştı. Eviyenin altındaki dolap içki doluydu. Bu da dindar Åkerblom ailesiyle ilgili izlenimine hiç uymuyordu.
Mutfaktan oturma odasına geçti, ama burada da kayda değer bir şey bulamadı. Sonra üst kata çıktı. Kızların odasına girmedi. Önce banyoya giderek ilaç şişelerinin etiketlerini okudu, Louise Åkerblom’un ilaçlarını not defterine yazdı. Banyodaki teraziye çıktı, kilosunu öğrenince yüzünü buruşturdu. Sonra da yatak odasına girdi. Kadın giysilerini karıştırmaktan hiç hoşlanmaz, sanki haberi olmadan birinin kendisini izlediği duygusuna kapılırdı. Dolaplardaki tüm ayakkabı kutularıyla torbaların içine baktı. Daha sonra da genç kadının iç çamaşırlarının bulunduğu çekmeceyi açtı. Kendisini şaşırtacak ya da bildiklerinin dışında bir şeyler ifade edebilecek tek bir şey bile bulamamıştı. Yatak odasındaki işini bitirdikten sonra yatağın kenarına oturarak çevresine bakındı.