Халит Зия Ушаклыгиль – Mai ve Siyah (страница 3)
Ahmet Cemil bir gün bir Batı edebiyatçısından aktararak “Mezar taşı ünlenme heykelinin oturduğu tabandır.” dediği zaman, orada bulunan Raci’ye dönerek “Al sana göre bir söz, öyle değil mi?” demişti. Bu yolda şakalarla Raci’yi kendisine düşman etmişti. Ama ne sakıncası var? Zaten Ahmet Cemil yalnız herkesçe değerlendirilip beğenilmiş olduğu için onun düşmanlığını kazanmış olmuyor muydu? Herkesçe beğenilmiş, değerlendirilmiş olmak sözüne de Ahmet Cemil gene bir kapsam vermez.
İnsanın olsa olsa kendi mesleği dışında olanlarca, yani yan tutmayan kimselerce değerlendirileceğinde şüphe yoktur diye düşünür. Onu arkadaşları seviyorlardı ama o sevgi içinde kim bilir ne kadar saklı kinler ne derin kıskançlıklar vardır. Bugün kendisini beğenip değerlendirenler, yarın -kendilerini düşürmeye neden olabilecek bir şey yazsın- bakınız nasıl gürlerler. Ah, bu basın dünyası!..
Bir yıldan beri o dünyanın az tecrübelerini mi görmüş, acılıklarını mı çekmişti? Okulda iken nasıl düşler düşünürdü!.. Bugün kim bilir ne kadar gençler vardır ki o dünyada bir zevk bulunduğunu hayal ederler ama bir kez bu çirkin basın hayatına girseler…
Ahmet Cemil, kin ve kıskançlık denince hep Raci’yi düşünür. Bu adam basın dünyasında bir tür yaratıkların özel bir örneğidir. Tashih işlerine bakarken, tashih yanlışlarına dikkat edeceği yerde, ötekinin berikinin hatalarını bulmaya çaba gösterir. Bir gün örneğin Ahmet Cemil’in bir yazısında yanlış bir ilgi bağ cümlesi bulduğu için bir hafta onunla dalga geçer.
Aşırı ölçüde kuralları iyi bildiğini ileri sürerek bununla övünür. Arapçayı, Farsçayı pek iyi bildiği iddiasındadır ama bir kez Arapça bir gazetenin üç satırını Türkçeye tercüme edememiştir.
Gazetedeki görevi muhbirlerin getirdikleri haberleri gözden geçirip tashih etmekten başka bir şey değildir. Ne vakit küçük bir yazı yazmaya gerek duyulsa bu işin kendisine verileceğinden korkarak, akşam biraz fazla kaçırdığından söz ederek sersem olduğundan dem vurur.
Basında onu kimse sevmez. Hele yazı işleri memuru -o kendisine Ahmet Şevki Efendi diyen yuvarlak adam- Raci’den söz edilse ateş püskürür, onun kadar avans olarak para alan, gazetede kimse bulunmadığı zamanlara rastlarsa gelen ilanların ücretini cebine indiren bir yazar -işte basında bulunalı on yıl oluyor- hiç görmediğini söyler…
Ahmet Cemil “Aman bu Raci!..” dediği zaman işte bütün bu ayrıntılar o üç kelimenin söylenişinin içine sıkışmıştı.
Bakınız, Başyazar Ali Şekip büsbütün başkadır. Raci ile tam bir zıtlık oluşturur. Uzun boylu, geniş omuzlu, açık yüzlü ancak otuz beş yaşında olan bu adam biraz safça -bu deyimde zariflik ağır basmalıdır- biraz budalaca olmakla birlikte, “Mir’at-ı Şuûn” yazı heyetinin en çok bilgili olanıdır. Hukukla ilişkisi vardır, çok kitap okumak sayesinde az çok bir şeyden anlar. Küçük yaşından beri basında çalışmıştır. Dünya siyasetinin en az önemli olan ayrıntıları bile ezberindedir. Sanki bir ansiklopedi gibi beyninin içinde yapraklar döndükçe bilgilerinin çeşitliliği kendini gösterir. Fizik bilgileriyle ilgili bir şeyin yanında yönetimle ilgili bir konuya rastlanılır.
Bununla birlikte son derece alçak gönüllüdür; bildiklerine pek kesinlikle inanmayanlara özgü bir korkaklıkla herkesten iyi konuşabileceği konularda bile susmayı yeğlemek âdetidir. Onun için kendisini tanıyanlar, ondan hiç korkmazlar; yanında en saçma şeylerden söz ederler de o bunları tashih etmekten utanır. Üstelik Raci’nin gazellerini güzel bulmamaya bile cesaret edemez. Zaten edebiyata kesinlikle sokulmaz, bundan anladığını ileri sürmez.
Bir gün deneme yazmıştı da arkadaşlarına okumak üzere gazeteye getirdiği hâlde okuyamaksızın “Alay edeceksiniz, neme gerek? Bana siyasal yazı yazmak ne güne duruyor?” diyerek yırtmıştı.
Onun için Ahmet Cemil de bu küçük bir çocuk kadar utangaç adamın içtenlikli bir dostudur. Ali Şekip o adamlardandır ki insan ellerini ellerine koyacak olursa onlardan duyulan temizliğin ve katıksızlığın sıcaklığı ile hayatın birçok kötülüklerinden yürekte meydana gelen buzların eridiğini sezinler. Ahmet Cemil, Ali Şekip’in yalnız bir şeyini bağışlayamaz: O da bütün utangaçlığıyla birlikte bu adamın ara sıra şaka etmek istemesidir.
Bu tertemiz yüreği incitmiş olmamak için Ahmet Cemil en katlanılamaz şakalarını bile hoş bulmuş gibi görünür. Onun şakaları ile eğlenen özellikle Raci ile Sait’tir. Raci yaratılış bakımından dolu bulunduğu hainliğe, Sait de kendine özgü bir karaktere sahip olmayıp da ötekinin berikinin yaptığını taklit etme alışkanlığına uyarak Ali Şekip’e ağız açtırmazlardı.
Sait üzerinde Ahmet Cemil’in belirgin bir görüş ve düşüncesi yoktur çünkü Sait’in kendisinin belirgin bir varlığı yoktur. Sait, her soruya “evet” diyen, her duyduğu düşünceye “Benim de düşüncem budur!” karşılığını veren ama bütün bu dönekliği zaten beyni gayet hassas bir eksen üzerinde çevrilmeye hükümlü olarak yaratılmış olmaktan başka bir nedenle yapmayan bir gençtir ki kimseye kötülük etmez. İyilik etmeye çağrılmazsa iyilik etmek de aklına gelmez; kişiliğinin gerçekten var olup olmadığından insan şüphe duyabilir. Üstelik şiirine de katlanılabilir bir adam olduğu için Raci ile çoğunlukla aynı duyguda çıkmasına Ahmet Cemil gücenmez.
Saib -kısa, zayıf, kuru çocuk- Ahmet Cemil’in sinirlerine dokunan işte bu yaratıktır. Bunun görüntüsünden duyduğu soğuk ürpermeyi, Raci için bile duymaz. Saib, o küçük yapıda yaratılmış, kemikleri gelişememiş, kasları kemiklerinin üstünde kurumuş, küçük gözlü, ufak yüzlü, her zaman ayakta, her zaman kımıldama hâlinde; kulaklarıyla gözleri her zaman bir uğraşma içinde, bu dünyaya görülmeyecek şeyleri görmek ve işitilmeyecek şeyleri işitmek için gelmişçesine, örneğin Ali Şekip’in, bilmem nerede bucak müdürü olan eniştesine yazdığı bir mektubu yandan okumaya çalışırken kulaklarını odanın köşesinde yazı işleri memuru Ahmet Şevki Efendi’nin, kâğıtçıyı az para ile savmak için harcadığı konuşmalara yöneltirdi.
Onun için örneğin çarşamba günü, imtiyaz sahibi Hüseyin Baha Efendi’nin evinde uskumru dolması olacağını bilir çünkü bir gün önce mürettip yamağı Emin’e “İki okka alacaksın, dolmalık olacağını unutma. Geç kalırsan yarına yetişemez…” dediğini tamamıyla işitmiştir.
Raci parasız kaldığı vakit, Ahmet Şevki Efendi’nin çekmecesinde para olup olmadığını Saib’den sorup araştırır çünkü o, her hâlde çekmecesinin bir köşesine atılan bir ilan ücretini görmüştür.
Örneğin birkaç kişi arasında konuşma sırasında, bir söz gürültüye karışsın da anlaşılmasın, Saib’den sorunuz; o kesinlikle anlamıştır, size de anlatır. Ona her yerde rastlanılır. Gazetede herkesten çok işinin başına gelip gittiği, bir kitapçının hesap defterini tuttuğu; sabahleyin Mekteb-i Hukuk derslerine gittiği hâlde, Babıali Caddesi’nden çıkarken bakınız, bir matbaa kapısında, örneğin, o gün Ahmet Cemil’in bir manzumesinin iki beyitini okurken; biraz ötede tütüncü dükkânına uğrayarak filan derginin filan sayısının ne kadar satıldığını araştırırken; gazeteye giriniz, yazı masasının kenarında “Selanik özel temsilcimizden aldığımız bir mektuptur…” diye başladığı bir kâğıda yalancı bir mektup uydururken görürsünüz.
Gazetede herkesten çok o çalışır; çeşitli yazılar yazar, yabancı gazeteleri okur, tercümelerini yapar, taşra mektuplarını özetler…
Ahmet Cemil’in bu çocuk üzerine -çocuk diye ünlüdür çünkü yirmi yaşını her hâlde geçmiş olmakla birlikte çocukluktan kurtulamamıştır- duyduğu şey…
Bakınız, işte şimdi bile sanki vücudunu iki kol tutmuş, sonu olmayan bir derinliğe çekiyordu. Kendisini toplamak istedi ama düşüncesinin bütün kendini yönetme gücüne sahip olmakla birlikte bedenini kaplayan o büyük bitkinliğe karşı koyabilmesi mümkün olmadı, mümkün değildi. O vakit kendi kendisini zorlayarak, sanki bedeninden yavaş yavaş uzanıp gidiyormuşçasına uyuşan bacaklarını çekti. Bahçenin bu yüksek noktasının önünde sayılan bütün görüntüyü bir düşün silinmiş biçimlerine benzeten bulanmış gözlerinde yeterli bir güç toplamak istedi.
O sırada mızıkanın uzaktan gelen ahengini taklit ederek kendisine biraz dayanıklılık vermiş olmak üzere hafifçe, belirsizce ıslık çalmaya başladı…
Şimdi Ali Şekip, Raci, Sait, Saib… Bütün yüzler beyninden silinmişti. Bu çalınan şeye tanıdık çıkıyordu, neydi? Her vakit, bahçeye hemen her gelişinde dinlediği bir şey… O vakit aklına geldi: Waldteufel’in ünlü valsini ne vakit dinlese bütün hayali açılır, gelişirdi. Onun adını kendine özgü bir dille Türkçeye tercüme etmişti: Barân-ı Elmas!2 Ne güzel, ne hayallemeler getiren, nasıl dünyalarını açan bir ad…
3
Bakınız işte gözlerinin önünde gördüğü şeyler: Başının üzerinde açılan bu gökyüzünde, yazın şu sıcak gecesine özgü bir buğu ile örtülü sanılan bu mavilikler içinde titriyormuş duygusunu uyandıran bütün bu yıldız alayları, bunlar bir elmas yağmuru değil mi?
İçkinin etkisi altında bulanarak süzülen gözlerinin önünde donuk mavilikler üzerine avuç avuç sarı pullar serpilmiş olan gökyüzü sallanıyor; şimdi karşıdaki tepelerin uyuyan sırtlarına dökülecek veya denize doğru akan belirsiz tablo yavaş yavaş yüksele yüksele yerler gökler gecenin bu aşk havası içinde büyük, uzun, vücudu yaka yaka eritip dağıtan bir öpüşle birbirine sarılarak tek bir varlık olacak sanıyordu.