18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Халит Зия Ушаклыгиль – Mai ve Siyah (страница 2)

18

… Şakalarla onu durdurmak istiyorsanız boş düşünce! Görmüyor musunuz ki bugün dâhiliğinin pınarı coşup taşmaya başlamış bir nehir gibi akıyor; ileriye, sürekli ileriye akıyor!.. Onun coşkun dalgalarına set mi çekeceksiniz, çekebileceksiniz?.. Anlamıyor musunuz ki mümkün değil! O, en katıksız kaynaklardan güç alarak, en yüksek tepelerden atlayarak, en gönül okşayan vadilerden dolaşarak, en temiz kayalardan süzülerek büyüye büyüye yükseldi. Düşmanları biraz ağızlarını açsalar boğulacaklar…”

Saib -kısa, zayıf, kuru çocuk- zevkinden ellerini ovuyordu. Sait dayanamadı, arkadaşı Raci’den ayrıldı; “Evet!” dedi.

Ali Şekip gizlice Raci’yi gösterdi. Raci kinden, kıskançlıktan oluşmuş bir duyguyla sanki boğuluyordu.

Ahmet Cemil, ince parmaklarıyla yumuşak sarı saçlarını taradı; gözleri yarı kaybolmuş, bir yeni ilham dalgasıyla tutuşmuş kadar parlayan yüzü -lambanın ışığıyla yarı gölgeli bir tablo biçiminde, kendisini dinleyen, bütün sözlerine katıldıkları gözlerinden okunan bu arkadaşların karşısında- Raci’ye yarı dönük yarı ona seslenen bir durumda konuşmasını sürdürdü:

“Siz şiirimizin, eskilerin bıraktıkları yerde, olduğu gibi kalmasını görmek istiyorsunuz ama buna imkân olmayacağına bir türlü inanmak istemiyorsunuz…”

Raci’nin dudaklarındaki küçümseme gülümseyişi sanki donmuş, orada yapışmış gibi ne dağılıp ne açılıyordu.

Ahmet Cemil’in yanaklarına hafif bir renk çıkıyor, dudaklarına bir titreşim geliyordu. Ama sesi, katıksız bir ahenk kadar kulakları okşayan, ruha sıcaklık veren sesi -uçtukça uçuş yetenekleri artan kırlangıçlar gibi- söyledikçe güç buluyordu.

“Şiirin nasıl bir yol izlemesi gerektiğini anlamıyorsunuz. Fuzuli’nin katıksız ve içtenlikli şiirine tercüman olan o temiz dilinin üzerine sanat gibi süsleme gibi iki belayı musallat etmişler; dilde onlardan başka bir şey bırakmamışlar. Öyle şeyler söylenmiş ki sahiplerine, şair denmekten çok kuyumcu denebilir…

Bir ucundan tutulsa da silkelense taş parçalarından başka bir şey dökülmeyecek… Dili donmuş bir yığın hâline getirmişler. Bakiler, Nedimler, o dâhilik perisinin alınlarına ilahi bir nur koyduğu adamlar, bu dilden, bu donmuş yığından ne çıkarabileceklerinde şaşkın, kararsız kalmışlar. Dili -üstünü örten, süsleme ve sanatçılık yükünün altında zayıf, sarı, artık görülemeyecek, belki yok denebilecek bir hâle gelen ruhu- Veysîlerin, Nergisîlerin eline vermişler; o güzel Türkçeye bilmece söyletmişler…

Bunu inkâr etmek mümkün değil… Dört yüz yıl emekle dilin üzerine yığılan bu kof şeyler işte sonunda, zamanla, yavaş yavaş sıyrılıp savruldu…”

Ahmet Cemil şimdi kendisini unutmuş; yalnız göğsünü şişiren, beyninde biteviye aynı şekilde vuran bir durağan düşünceyle söylüyorcasına kimseye bakmayarak, üstelik söylediğinin farkında olmayarak konuşuyor konuşuyor; bütün çevresinde bulunanlar -sanki bu genç konuşmacıdan çıkan bir mıknatıs soluğuyla bulundukları yerden yüksek bir noktaya çekilmişler gibisine- kımıldamayarak, gözleri dalarak, soluklarını tutmak isteyerek, bir vaaz verenin karşısında heyecandan uyuşmuş duranlar hâlinde dinliyorlardı…

“Bilseniz, şiirin nasıl bir dile muhtaç olduğunu bilseniz! Öyle bir dil ki… Neye benzeteyim, bilmem?.. Konuşan bir ruh kadar temiz, sağlam ve iyi anlatıcı olsun. Bütün kederlerimize, sevinçlerimize, düşüncelerimize, o yüreğin bin türlü inceliklerine, düşüncenin bin çeşit derinliklerine, heyecanlanmalara, öfkelenmelere tercüman olsun!..

Bir dil ki bizimle birlikte, güneşin batışının hüzünlü renklerine dalsın düşünsün; bir dil ki ruhumuzla birlikte bir yasın acısı ve umutsuzluğuyla ağlasın. Bir dil ki sinirlerimizin heyecanına eşlik ederek çırpınsın… Hani ya bir kemanın telinde önüne geçilip tutulamaz, anlaşılamaz, bir kural altına alınamaz ezgiler olur ki ruhu titretir… Hani ya tan ağarmasından önce ufuklara hafif bir renk katışımıyla dağılmış sisler olur ki üzerlerinde belirgin hâle getirilemez, ne olduğu anlaşılamaz yankılar uçar; gözlere öpücükler serper… Hani ya kimi gözler olur ki sonsuz karanlıklarla dolu bir ufka açılmış ölçülemez, nerede biteceği konusunda bilgi edinilmesi mümkün olmayan derinlikleri vardır, duyguları, duygulanmaları yutar…

İşte (öyle) bir dil istiyoruz ki onda o ezgiler, o renkler, o derinlikler olsun. Fırtınalarla gürlesin, dalgalarla yuvarlansın, rüzgârlarla sarsılsın; sonra veremli bir kızın yatağının kenarına düşsün, ağlasın; bir çocuğun beşiğine eğilsin, gülsün; bir gencin umutla parlayan bakışına saklansın…

Bir dil… Oh! Saçma söylüyorum sanacaksınız; bir dil ki sanki bütünüyle bir insan olsun.”

Ahmet Cemil’in titreyen sesinde ezgilenen katıksız ahenk, dâhiliğin büyülü değneğine değmiş sanılan yüzünde parlayan bir saniha1 yıldızı; lambanın hafif ışığı ve dalgalanan tütün dumanları arasında yükseliyor görünen yapısı; ruhu okşayan bir nazım (manzume-şiir) biçiminde, titrek dudaklarından dökülen bu sözler, sanki orada bulunanlara bir cazibe dairesi içine almıştı.

Ahmet Cemil’i bir yıldan beri tanıyorlardı. Geçen yıl Mülkiye Mektebi’nden çıkıp da basın dünyasına atıldığı zamandan beri… Onu bir kez görmek, (kendisini) sevmek için yeterli gelmişti. Herkes severdi; daha doğrusu bir tür saygı duyardı.

Son söz üzerine Ahmet Cemil, yorgun bir hâlde iskemlesine atıldı. O son sözünden sonra öyle bir hâle geldi ki hiç konuşmamış, deminden beri orada sessiz, kendi kendine düşünüyormuş, oturuyormuş sanılırdı.

Raci, yüzü pek kötü bir biçimde kızarmış olarak yanına yaklaştı; ellerini sofranın kenarına dayayarak yarı alaylı, yarı tehditle karışık bir durumla dedi ki:

“Bunlar öyle şişkin ama öyle boş sözlerdir ki içinde bir şey bulmak mümkün olamaz.”

Ahmet Cemil karşılık vermek istedi. Zaten sofrada genel bir kımıldama olmuştu. Raci’nin karşılık olarak söyleyeceği şeyler kargaşalığa geldi. Şimdi bahçenin orkestra takımı gece çalmasına başlamak üzereydi. Kemanlar hazırlanıyor, kırık dökük melodi parçaları işitiliyor, bahçe hizmetlilerinden biri elindeki ışıklı değneğiyle dolaşarak halkın yeniden toparlanmasına kadar idare etmek amacıyla, söndürülen (hava gazı) lambalarını yakıyordu.

Hep ayağa kalkmışlar, şöyle bir iki tur yaptıktan sonra -bahçenin yan ve ıssız bir yerinde pineklemektense- ortalarda bir yerde oturmak istemişlerdi. Üstelik Ali Şekip, şölenin hiçbir yönünde eksik bırakmamak üzere, bir nargile ısmarlayacağını imtiyaz sahibine yarı açık, yarı kapalı belli etmişti.

Ahmet Cemil izin istedi; o, aydınlık ve kalabalık bir yere şu gizli ve yarı karanlık köşeyi yeğliyor, buradan ayaklarının altında serilen Haliç’in ve İstanbul’un aydınlık bir gökyüzü altındaki görüntüsüne karşı düşünmek istiyordu.

2

Onlar ayrıldıkları vakit geniş bir soluk aldı. Sanki büyük bir zahmetten kurtulmuş gibi kendisini yalnız, ötede beride, yemek yiyen birkaç kişiden, ara sıra görünen iki üç sessiz hizmetliden başka halktan; biraz ötede uyanmaya harekete başlayan kalabalıktan uzak, düşünceleriyle yalnız kalmaktan (dolayı) büyük bir iç rahatlığı duydu.

Zaten, alışkanlığı olan içki kaçınganlığına karşın, bu gece şu şölen onuruna, biraz da arkadaşlarının aşırı üstüne düşmeleri yüzünden -bu alışkanlığının tersine olarak- biraz ölçüyü kaçırmış, biraz dayanabileceğinden fazlasını içmişti. Şimdi yavaş yavaş beyninden süzülen bir şey; damarlarının içinden, kemiklerinin arasından hafif hafif ürpertilerle akarak, sanki büyük bedenselliğini, kendi kendisini yönetebilme gücünü çekerek ayaklarına doğru çekiliyor gidiyor, vücudunun direniş gücünü direnme mümkün olmayan bir güçle erite erite dağıtıyor gibiydi.

O vakit geçici bir çabayla kendisini toplar; bir uçuruma yuvarlanmıyor, toprakların arasına süzülüp akmıyor olduğuna güven kazanabilmek istiyormuşçasına gözlerini açar, ayaklarını çekerdi.

Arkadaşları Ahmet Cemil’i böyle bir hâlde bıraktılar. Onlar gider gitmez dudaklarının arasından “Aman bu Raci!..” dedi.

Bu adamdan, ilk tanıştıkları dakikadan başlayarak duyduğu nefreti şu üç kelimede tamamıyla açıklardı. Onu hiç sevmez, sevmemek mümkün olduğu kadar sevmezdi. Raci o adamlardan biri idi ki dünyaya hiçbir şey olmamaya hükümlü olarak geldikleri hâlde her şey olmak isterler. Raci de en çok olamayacağı bir şey olmaya çalışıyordu: Şair…

Ahmet Cemil pek iyi bilirdi ki bu adam, bilmem kimin bir gazeline nazire söylemek için bir gün Boğaziçi’nin ta Kavak iskelelerine kadar gidiş geliş yolculuğunu yapmayı göze almış, on kuruş da harcamadan çıkmıştı da ancak iki buçuk beyitle dört uyak bulabilerek geri dönmüştü.

O vakit, çok başarılı bir iş yapmışların hâliyle gazeteye geldiği zaman Ahmet Cemil, elindeki kâğıdın üzerinde yirmi otuz çizilmiş satır arasında sağ kalabilmiş altı dizeyle bir dizenin yalnız son bölümünü -evet, son bölümünü- görmüştü. Aman ya Rabbi! Şair Raci dedikleri işte bu idi!.. Bu kadar hiçliğiyle birlikte her üstün, seçkin ve güzel şeye, bunların sahibine düşman… Bunun bir güzel şeyi beğendiği, elinden bir şeyler gelen bir arkadaşını takdir ettiği daha görülmemişti.

Sanki başkalarındaki bir üstünlük ve seçkinliğin onaylanması, kendisinde bir noksanlık doğuracakmış gibi bir küçük, güzel bulup beğenme gülümsemesini bile esirgerdi. Bu adamın beğendikleri yalnız ölülerden başkaları değildi. Ölüler, onlar artık olağanüstüleşmiş ve şu edebiyat pazarından çekildikleri için rakiplikten arınılmış olarak kalmışlardır.