Халит Зия Ушаклыгиль – İhtiyar Dost (страница 3)
Dostumun sözünü, kapı zilinin cesaretli bir biçimde çalışı kesti. Bir konuğun gelmiş olduğunu sanarak hep durduk. Bu sanışta aldanmıştık; hizmetçi, elinde bir kâğıtla geldi.
Dostumun meraklı bakışı gözlüğün arkasından bu adı okumak ve bu adın yardımcılığıyla tanınan yüzleri aramak için gecikti; sonra dudakları burkuldu. Ağzından kendi kendisine sesleniyormuşçasına “Tanımıyorum!..” sözü çıktı. Ufak bir kararsızlıkla “Buraya alınız!” emri döküldü.
Bir dakika sonra dostumun kitaplık odasına, giyilmeksizin sol avcunda duran eldivenleriyle, önü aşırı açık ceketiyle, daha açık, daha geniş yeleğinden yakası birer küçük inciyle çengellenmiş kolasız gömleğinin gevşek göğsü görünen; paçaları kıvrık pantolonunun altında Amerikan ayakkabılarının aşırı abartılısı beliren, ancak on sekiz yaşlarında, zarif ve yakışıklı; saçlarının biraz fazla kıvırcıklanmasına, şakaklarının üstünde oldukça özellikli bir fazlalık göstermekte olmasına, bütün hâlinde tutumunda, giyinişinde bakışları durduran bir başkalığın, bir yeniliğin, bir son saate uyumluluğun garipliğinden oluşmuş bir olağanüstülük uçmasına karşın, hoş ve çekici bir genç girdi.
Hep ayağa kalktık. O, biraz eğri ve yukarıdan, İstanbul’a yeni gelmiş Alman subaylarına özgü davranışı andıran bir davranışla bizleri selamladı. Sonra gayet rahat, başı dik, gözleri cesaretli, sesi güçlü, dostuma seslenerek, “Efendim, beni tanımakta galiba zorluk bulacaksınız!” dedi. “Dört yıldan beri görülmeyen bir yüz, daha bir çocukken bıraktığınız ve şimdi bir genç adam kimliğiyle sizi görmeye gelen…”
Dostumun gözlerinden bir hatırlamanın dalgası geçti. Pek memnun görünmek isteyen bir gülümsemeyle konuğun sesini durdurarak “Evet!” dedi. “Ne kadar değişiklik!”
O zaman bize bir eski dostun dört yıldan beri görülmeyen oğlunu tanıttı. Ve tanıtma törenini tamamlamak üzere, ama pek hızlı bir saymayla adlarımızı ona bildirdi. O, adlarımız söylendikçe ufak ve keskin hareketlerle dönüyor, başının garipliğine karşın hoş bir silkintisiyle ve hep o edasıyla selamlıyordu.
Bütün bu küçük oturum ayakta geçmişti. Dostumun eli zarif ve iltifatlı bir işaretle ona oturulacak yeri gösterdi. O, hemen, hecelerin üzerinden koşan hızlı bir söyleyişle “Teşekkür ederim efendim.” dedi ve oturarak biraz gergin ve uzun bir durum alan bacaklarını birbirinin üstüne koydu.
Hemen, niçin geldiğinin sebebini de söyledi:
“Size ilk eserimi göstermek arzusuyla geliyorum.” dedi. “Her şeyden önce bir kez gelip sizi görmeyi ve bunun için de sizden izin almayı bir borç sandım.3 Babamdan her zaman işitirdim ki ‘Şark sanatları’ konusunda pek çok araştırmalarda bulunmuşsunuz. Öyle varsayıyorum ki sizin korumanız altında yayımlanacak olursa kamuoyu eserime özel bir önem gösterecek.”
Dostumun hiçbir zaman bu kadar lütfedici ve gönül okşayıcı olduğuna rastlamamıştım. Sanırım, buna lüzum görerek bizlere bakmıyordu. Gülümseyen ve insanı yüreklendiren bir bakışla bu genç konuğun karşısında en nazik, en alçak gönüllü tutumunu edinerek dinliyordu. Hep o gülen gözleriyle ve her vakitkinden daha çok tatlılaşan sesiyle karşılık verdi:
“Bana pek büyük iltifat ediyorsunuz. Sizi bu duruma gelmiş ve özellikle yazı dünyasına atılacak derecede ilerlemiş görmek bence pek değerli bir itminandır.4 Böyle bir memnunluk imkânını bana bağışlamış olduğunuz için teşekkür ederim. ‘Şark sanatları’ konusunda edinmiş olduğum görüş ve düşüncelerimin eserinize yol gösterici olacak bir değerinin olup olmadığından güvenli değilim…”
Genç konuk birden “İzin verir misiniz?” dedi.
Bu sözden maksadının ne olacağım hepimiz bekledik. O sandalyesinde doğrularak ceketinin dış cebinden iri bir boyda telatinden yapılmış bir tabaka çıkardı, açtı ve içinden usta parmaklarla bir yaprak sigara seçerek hepimizi birden dolaşan bir bakışla: “Rahatsız etmez mi efendim?” dedi.
Gözlerimizle karşılık verdik. Sonra cebinden bir kutu kibrit çıkardı, içinden bir kibrit çöpü alarak çaktı, sigarasını özenle yaktı. Bütün bu işler büyük bir rahatlıkla yapılıp bittikten sonra dostuma bakarak devamına izin isteyen bir sesle “Evet efendim?” dedi.
O, sesinin, gözünün tatlılığından en küçük bir parçacık kaybetmeyerek sordu: “Eserinizin neyle ilgili olduğunu öğrenebilir miyim?”
Avcunda sallanan eldivenlerinin bir hareketiyle hemen karşılık verdi:
“Yalnız adını söylemekle bütün içeriğini, niteliğini anlatmış olacağım: Türk Soyunda Sanat ve Yaratıcılık Yoksulluğu.”
Bu ad önümüze tam bir güvenişle ve sınırsız cesaretle atıldı. Hep birbirimize bakıştık. Yalnız dostumun gözleri ısrarlı bir kaçınmayla bizi görmemekte, bize çevrilmemekte inat ediyordu.
Onun korkunç alaylarından biriyle, on sekiz yaşında Türk soyunu sanat ve yaratıcılık yoksulluğuyla mahkûm edecek bir eser yazan bu çocuğu kamçılayacağını bekledik. Aldandık. O, özür dileyen bir sesle ve iskemlesinin üstünde başka türlü düşünmek cesaretini alan varlığını küçültmek isteyen bir durumla karşılık verdi:
“Babanız tarafından size sözü edilen incelemelerim ve araştırmalarım bu başlığın anlamına tamamıyla aykırı bir sonuca varmakla birlikte, pek ciddi, pek inandırıcı delillere dayanarak meydana getirilmiş olduğunda kuşku olmayan eserinizi -inanınız ki- pek geniş bir tarafsızlıkla inceleyeceğim.”
O, ayaklarını biraz daha uzattı ve dudaklarındaki sigara sallanarak ufak bir gülücükle “Oh!” dedi. “Çok iyi biliyorum ki hemen her noktada sizden ayrılıyorum. Eserimde bütün düşünce ve sanat alanlarını dolaşıyorum. Edebiyat, sanatlar… Anlıyor musunuz efendim? Geniş bir ortam; geniş ama boş!.. Bununla düşüncelerde ve görüşlerde büyük bir değişme meydana geleceğine inanıyorum. Önce sizden başlayarak…
Bütün edinilmiş düşüncelere, doğmuş inanışlara, yerleşmiş kanaatlere hücum ediyorum. Edebiyatın, sanatların arasından yıkıp deviren, kırıp seren bir kasırga dolanımıyla geçiyorum. Daha doğru bir deyimle bu yüzyıllar görmüş Türk soyu varlıklarını yerle bir edip duruyorum. Bunlarda bir düşünce ve sanat yapısı bulamadım: Şiir, müzik, mimarlık, oyma, nakış; sözün kısası kültür dallarımızın tümünde tarih, salt bir iflasla uzayıp giden bir çölden başka bir şey değil. Bu çölü baştan başa geçtim…”
Durdu; sigarasının dumanıyla bulanan gözlerini süzerek içinde derin bir horlama anlamıyla dostuma, o çöle benzetilen tarihi belki savunacak olan bu adama bakıyordu. Bizlere bakmıyordu bile. Bizler sanki orada yoktuk.
Birden, dostumun bu konuşmaya daha fazla devam edebilmek için gerekli gücü bulamayacağı yargısına vardım.
O, tam tersine, tanıklar karşısında bir hastanın hastalık belirtilerini ortaya konulmasını bekleyen bir hekim sabrıyla ve sanırım biraz da konuşmayı kısa kesmek için sordu:
“Avrupa’da ne kadar zamandan beri öğrenimdesiniz?” dedi.
O, beklenmeyen, üstelik biraz saygısızca sayılabilen sorudan şaşırmış, ama umursamaz bir sesle cevap verdi:
“Lakin ben Avrupa’ya gitmedim.” dedi. “Bu yıl sınavların ardından seçme sınavlarına gireceğim. Ne olursa olsun bu kış içinde kitabımın çıkmasını pek istiyorum. Onu göndermekliğime izin verir misiniz efendim?”
Dostumun en tatlı gülümsemelerinden birine eşlik eden kabul ediş cevabı üzerine ayağa kalktı:
“Teşekkür ederim.” dedi. Sonra hepimize ayrı ayrı yaklaşarak Robert College çeşnisini akla getiren birer
Dostumun, bir büyük efendiyi uğurluyormuşçasına büyük bir incelikle ona yol gösterdiğini, merdivenin camlı kapısını kendi eliyle açtığını, bu gelip görme şerefini bağışladığından dolayı teşekkür etmekten geri kalmadığını hep gördük, işittik. Sonra içeriye geldi. O bize, biz ona bakıştık. Sonra birden gözleri odanın havasını dolaşarak dalgalanan ağır kokulu dumanları gördü; bana dönerek “Azizim!” dedi. “Pencereyi açar mısın? Biraz hava alalım.”
OKUMA KUDRETİ
Ben odasına girerken ihtiyar dostumun yanından, vedalaşarak bir konuk çıkıyordu. Bu konuğun iyi kesilmiş ve güzel olmasına çalışılmış bir sakalı, başında ağırbaşlı olsun diye özellikle büyük alınmış şapkası, sırtında açık renk yeni bir giysisi vardı. Ama bütün bu şeylerde, üstelik sakalında bir komşudan geçici olarak ödünç alınmış denecek kadar bir hâl vardı ki hemen dikkatime çarptı.
İhtiyar dostumun en zarif ve nazik tavırlarla onu uğurlayıp yalnız olarak dönmesine kadar ayakta bekledim. O, döner dönmez birden resmîliği atıp yeniden senli benliliğine dönen neşeli tutumuyla “Tanıdın mı?” dedi.
Şaşkınlıkla “Hayır.” dedim. “Sanmam ki bu yüzü görmüş olayım.”
Oturdu ve bana ta karşısında eliyle yer göstererek “Olabilir…” dedi, “belki görmemişsindir. Eski kopuklardan…”
Biraz bekledi. Sonra bu deyimle bana anlatılmak istenen anlamın kafamca tamamıyla kazanılmamış olmasına dikkat eden bir küçük beklenti duralaması oldu. Sonunda ekledi:
“Yeni zenginlerden…”
Sandalyesine yaslanarak ve ezberden bir metin okuyormuşçasına, hızlı cümlelerle bu konuğu tasvir etti:
“Bir vakitler gümrükte bir küçük memurdu. Sanırım gündelikle çalışırdı. Arayıcı, kolcu, sözün kısası bir adla ki onun asıl yapılan işte bir ilintisi yoktur. Burada, Köy’de,6 iki yıkık odadan oluşan bir harap evde oturuyordu. Ara sıra bana uğrar, şehirle ilgili ufak tefek işlerimin görülmesi hizmetini sunardı. Ben de böylece aldıracağım bir kitap, değiştirilecek bir terlik, bakkala bırakılacak bir ısmarlama için onun aracılığına başvurmaya alışmıştım.