Халит Зия Ушаклыгиль – İhtiyar Dost (страница 2)
Kimi zaman yan yana, sessizliğin içtenlikli bir öpüşmesinde, ruhlarımızı dinleyerek dururuz kimi zaman gezintiler yaparız ve onun konuşkanlığına ortam hazırlayan cümleciklerle kendisini uzun uzun konuşmaya hazırlarım. Bir kez onu başlattıktan sonra bir yağmurun altında ıslanmaktan hoşlanan bir çöl yolcusu zevkiyle mutlu olurum.
Bu gezintilerde bütün görünenler ve duygulanmalar alanı, bütün varlıkların arsası ve bütün geçmiş ve gelecek ufukları hayalimizin görkemli köşküdür. Birbirimize her noktada ve her tarihte bir buluşup görüşme yeri belirleyebiliriz. Ve hemen orada, ben yürek çarpıntısıyla dolu, taze etkilenmelerin sıcaklığını; o, aynı olgu hakkında üzerinden zaman geçmiş bir değerlendirme tarzının ılımlı sessizliğini getirerek bir araya gelmiş oluruz…
İşte kaç yıldır hayatı açıkça bir ortaklıkla yaşıyoruz. O önce benliğimin altında açık seçik ama çizilmemiş bir biçimle uyurken ben kendisini bütün belirsizlik sislerinden sıyırarak meydana çıkardıktan sonra, kimi zaman hayat dedikleri ağır yükü sürekli birlikte asılıp çekerek kimi zaman yalnız yokuşlara ve engebelere rastladıkça ben onun yardımına başvurarak iki dost, bir katmerli varlıkla yürüyoruz.
Oh! Kaç kereler yokuşlara, engebelere rastladım. Kaç kereler yolumun üstünde dönülecek köşeleri, çarpılacak taşları geçmeden önce irkildim. Bu dakikalarda güç verecek bir ele, umutsuzluğumu silkecek bir sese, cesaretimi uyandıracak bir bakışa ihtiyaç duyarım. Bu dakikalar öyle fütur ve bitkinlik dakikaları, bütün ululaştırılmış ve saygın olarak tapılan putların ansızın yıkılacak bir yığın kesilmiş, çentilmiş kamışlarla boyanıp yaldızlanmış mukavvadan ibaret kaldığı görülerek artık hiçbir şeye güvenilmeyen, inkâr dakikaları vardır ki insan yanını yöresini büyük ve acı bir boşlukla kuşatılmış görür…
Bu boşluğu dolduracak sevecenliği hiç kimse, en sevgililere kadar hiç kimse veremez; o dakikalarda anlaşılmak, duyulmak mümkün değildir. Yüreğin sızlayan yarasıyla ötekilerin sağlığı arasında geçilmeyecek bir uçurumun boşluğu soğuk bir soluklanmayla haber verir ki en yakın olan bile bu dakikalarda yabancıdır. O vakit insan, kendisinin haraplığı içine gömülerek gözlerini kapayıp artık bitmiş olmak ister…
İşte öyle dakikalarda dostuma, yegâne dostuma düşüncelerimi sürüklerim ve onu hemen yanımda bulurum. Yavaşça, göklerden inen bir bulutla hemen oraya süzülüyormuş gibi, bir hayal akıcılığıyla bana sokulur, ipek bir okşayışla parmakları gözlerimi kurutur. Beşiğinde bir hasta çocuğu çeviriyormuşçasına başımı çekerek, bana acıyan gözlerinin, “Çocuksun, küçüğüm!” diyen gülümseyişli bakışıyla ruhumun acısını ve umutsuzluğunu siler ve uzak bir çeşmeden gecelerin sessizliğini delerek gelen bir tatlı su şırıltısını andıran sesiyle söyler, söyler, söyler…
Birden sezinlerim ki artık yeniden yokuşlara tırmanmak, engebeleri aşmak, köşeleri dönmek ve taşları tekmelemek için yeterli güce erişmişimdir; o zaman kalkar ve yeniden yürürüm.
YENİ BİR MARAZ 1
Bugün dostumun evinde dört kişiydik. Eylülün ıslakça havasından kaçarak kitaplık odasına sığınmıştık. Rastlantı olarak hep, ömürleri gençliğin kültürüne, ilerlemesine hizmet etmiş; ülke için güvenli bir geleceğin ancak gençlikte meydana getirilebilecek sağlam yetenek ile mümkün olacağına inanarak yeni kuşakları tehlikelerden uzak tutmak isteyen, kaygılı bakışlarla izlemiş dört adamlardık.2
İçimizde Mekteb-i Hukuk’un önemli bir kürsüsüne yıllarca parlak bir emek vermiş bir eski öğretim üyesi ile ahlak ve sosyolojiye ilişkin yazılarıyla ve kitaplarıyla karanlığa ve cahilliğe açtığı uzun savaşı ile ünlü bir yazar da vardı.
Konuşmalar bezginlik ve umutsuzluk ortamlarında dolaşa dolaşa düşüncelerimiz yorulmuştu. Şimdi, tüneyebilecek bir dinlenme dakikası içinde, teselli veren bir soluk alacak gölgeli bir dal bulmak ihtiyacı, konuyu gelecek kuşaklara yöneltmişti.
Artık bu tutunacak nokta bulunduktan sonra, umutlara fazlaca geniş gezinti özgürlüğü veriliyordu. Öteki konuların verdiği umutsuzluktan bunalan ciğerlere aşırıya kaçan bir hayalin bolluklarıyla daha çok bir ferahlama soluğu doldurulmak isteniliyordu. Hep geleceğin ufuklarına altından nakışlarla bir tablo çiziyorduk.
Canlı ve dinç, kemikleri sağlam, kasları biçimli, göğsüne ve omuzlarına bakılınca hayattaki bütün zorlukların yükünü kaldırıp taşıyabileceği yargısına varılan; düşüncesinde bir güneş hamurundan yoğrulmuş, doğru ve açık görmek yeteneğiyle şaşmaz bir hedef belirleme, ruhunda çelikten dökülmüş kırılmaz çatlamaz bir sertlik ve sağlamlık, karşılıklı dövüşmek için hazırlanmış ve bu dövüşmede kesinlikle başarı inancıyla silahlanmış; hayatta sefil ve alçakça, topraklara sürüne sürüne, dizleriyle çamurları devşire devşire değil de cesaretle, kendisine alın yazısı olarak yazılmış bir görkemli köşkü elde etmek için engelleri yıka yıka, engelleri kopara kopara giren bir gençliğin hayalini yeniden canlandırıyorduk.
Böyle bir hayalin ve umudun esintisiyle canlanan bu kuşağın elinde ülkeyi, bütün hastalıklarından silkinmiş, damarlarındaki kanın dolaşmasına durgunluk veren tıkanıklıkları atmış, hayat çabalarını durduran tozları eritip süpürmüş görüyorduk…
Bir aralık en büyük umutla titreyen bir cümlesinin ortasında ihtiyar dostumun, alnında bir kaygı çizgisiyle duraladığına dikkat ettik; cümlesini bitirmeye gerek görmeden “Evet ama…” dedi, “her sahinin yanında bir asılsızlık, her canlılığın yanında bir hastalık, her umudun yanında bir tehlike vardır ve birbirinin zıddı ve değerinden düşürücüsü sanılan bu şeylerin arasında açık seçik ve belirgin, durağan ve karara bağlanmış ayırıcı bir çizgi yoktur. Bunlar birbiriyle sınırdaştır ve göreceli ağırlıkları birbirine eşit olmayan sıvıların birbirine yakınlığı çeşidinden, birbirine değme hâlinde tabakalar gibidirler. Biri nerede bitiyor, öteki nerede başlıyor, bilinmez. Aralarını birbirinden ayıran aralıklar karışık ve belirsiz çizgilerden oluşmuştur…
Meziyet olarak vermek istenilen nitelikler birer olumsuzluk olmaya o kadar yakındır ki bunlar neredeyse hayat veren kimi zehirlere benzerler: Bir damla fazla alınırsa tehlikelidir. Sizin tarafınızdan küçük bir telkin hatası ya da öteki tarafın ufak bir değerlendirme yanlışı, amacın tamamıyla tersini meydana getirmeye yeterlidir…
Kuşakları eğitmek… Bu, üzerinde yürünen bir iptir. Küçük bir denge eksikliği büyük bir felaket doğurabilir. Hayatı olanca maddiyatıyla kabul ve telakki edecek bir gençlik yapmak için dikkat etmek gereklidir ki o, maneviyata bir ulusun asıl yaratılış mayasını oluşturan maneviyetinin mukaddes ve muazzez neleri varsa hepsine sadakatini muhafaza etsin.
Bir, asır adamı yapacaksınız. Ama yarının adamı olmak düne ilişkin tarihi unutturacaksa toplumun eline geçen faydalı değil, zararlı bir ögedir. Kendi benliğine güvenen bir birey ortaya koyabilmek için eğer eski kuşaklara kin ve öfke taşıyan, kendi kişiliğinin saygınlığını babalarının horlanmasıyla elde edilebilir bir şey sayan bir inkârcı meydana getirilecekse bilinmelidir ki geçmişine tüküren geleceğe hak kazanmış değildir…
Bir ulusun geçmişine ilişkin ayıplar ve noksanlar bulunuyorsa onun yanında seçkinlikleri ve üstünlükleri de vardır. Ayıplardan ve eksikliklerden kaçınmak için -şimdiki zamana ve geleceğe bir ders vermek karşılığında- o vasıfları ve nitelikleri korumayı da gerekli görmelidir. Geçmişin tamamlığını şimdiki zaman ve gelecek zamandan ayıracak bir uçurumun kazılmasına meydan verilmemelidir. Baba ile oğlun arasında, bir daha bağlanamayacak biçimde bağı koparırsanız, dünle bağlantısı kalmayan bir yürekten yarına karşı bir ilgi beklemek hakkını kaybedersiniz…
Bir ulusun tarihi bir ailenin anılar kütüğüne benzer. Torunlar onun yapraklarını karıştırırken yanlışlıklarla, belki kirlerle bulaşmış sayfalarının üstünden elbette kınayıcı, elbette kendi hesabına bir ahlak payı, bir yaşama faydası çıkaran bir görüş netliğine sahip bir bakışla geçer; elbette göğsünden derin derin kabarıp gelen bir sitem çığlığı, bir suçlama haykırışı vardır…
Ama o paylayıcı bakışın, o çekiştiren sesin kahır ve yasaklamadan çok bağışlayıcılığa ve yumuşaklığa, şiddet ve öfkeden fazla sessizliğe ve ılımlılığa, hakaret etmekten ve hor görmekten öte uyarmaya yönelik bir anlamı olmalıdır. Ve bütün sorun bu iki seçkiden birine düşmeksizin, birinin insafsızlığına, ötekinin miskinliğine kapılmaksızın bir sağlam nokta bulabilmektir. O noktanın bulunmasıyla mümkün olur ki torunların elleri bu aile anılar kütüğünün yalnız uğursuz sayfalarını görerek birdenbire püsküren bir öfkeyle onu yırtıp atmaz, çiğneyip çamur yapmaz…
O sayfalarla yüreğinde uyanan elemlerin avuntusunu yaprakları çevirmekle, başka sayfalara geçmekle, atalarının kıvançlarından birer övünç yadigârı bulmakla, özellikle o geçmişi geleceğe güzel bir bağla bağlamakla arar…
İşte gençliğin eline bir yandan bir geçmiş tarihi, öte yandan bir gelecek ilkesi verilirken, ona dünün bütün kötü şeylerinden ders alma ve yarının bütün iyiliklere, temel olan şeylerine inanma duyguları şırınga edilirken onu dünle yarın arasında bir inkâr edici öge değil, bir düzeltici organ yapabilmelidir. Bu zor görevi hiçbir kötü ve yanlış anlamaya, hiçbir yorumlama yanlışına yer bırakmayacak biçimde belirgin bir yasa altına alabilmeye imkân göremiyorum. Ama buna karşılık, ne kadar yazık ki, tehlikeleri açıkça gözlemliyorum. Yalnız tehlikeleri değil; bu evrim içinde, bu kuşak eğitimi arasında tehlikelerin örneklerine de rastlıyorum. Pek az rastlanılır, şimdilik kural dışı denecek derecede yaygınlaşmamış ama kötü örnekler…”