Халит Зия Ушаклыгиль – Aşk-ı Memnu (страница 15)
Mlle de Courton renklerin uygunluğuna bakmak için fakat asıl Behlûl’den kaçarak onların yanına gelmiş, Behlûl nihayet Beşir’in saçlarını eğri büğrü kestikten sonra şimdi bitirmeye üşenen Bülent’e koşarak elinden makineyi almış idi. Cemile kendisine verilecek olan bu yeni işe heveslenerek tostoparlak çehresini uzatmış, ihtiyar mürebbiyenin Nihal’e tariflerini dinliyordu.
Bahçenin üstünde ağustosun sıcak gecesinden sonra henüz dağılmaya vakit bulamayan bir sis uçuyor; kameriyenin hanımellerinden, şebboylardan ağır bir koku, üstüne çöken bu sis arasında nefes alamayarak güya bunalmış, yüzüyordu. Bu sabah Nihal’le beraber bahçe seyranına çıkan Fındık -sarı kedi- ötede çekingen pençesini uzatarak bu kıvırcık siyah şeylerin mahiyetini anlamak isteyen temaslarla Beşir’in yere dökülmüş saçlarına dokunuyor, kameriyenin çardağında, çiçek kokularından mest olmuş bir arı sürekli bir vızıltıyla dönüyor, ta bahçenin bir köşesinde kelebeklerden korkan bir çift serçe oradan oraya sıçrıyordu.
Bahçenin üzerinde derin bir saadet sükûnu kanatlarını germiş, bu hayat köşesini bir huzur havası içinde uyutuyor gibiydi.
O günden beri yalıda büyük vaka unutulmuş denebilirdi. Hemen kimse bundan bahsetmiyordu. Şakire Hanım’ın o günden sonra başlayan baş ağrısına bile fasıla gelmiş, alnını sıkan yemeni çıkmış idi. Yalnız bir gün yukarıda, yatak odalarında bir değişiklik olacağından bahsedilmiş, Nihal’den yatak odalarıyla dershanelerinin birleştirilerek dördüncü odanın serbest kalmasına onayı elde edilmişti. Nihal yalnız başını eğerek rıza göstermişti; sonra bu da unutuldu, ne o ve ne etrafındakiler buna dair artık bir şey söylememişlerdi. Nihal tatlı bir rüya içinde gibiydi. Artık hiçbir şey olmayacak vehmiyle düşünmüyordu. Babasına her vakitten ziyade sokuluyor, onu her vakitten ziyade kendisine hasretmek istiyordu.
Nihayet bir gün yalının içinde büyük bir telaş olmuş, rıhtıma bir mavna yanaşmış idi. Gürültüler vardı, mavnadan bir şeyler çıkıyordu. Nihal pencereden koşmuş, bakmış: Bir yatak odası takımı!
Bu, isfendan ağacından güzel bir takımdı. Nihal birden anladı. Odalarda yapılacak değişikliğin sebebi, asıl bu yatak takımının karşısında açıklık kazandı. Daha ziyade görmek istemeyerek bahçeye kaçtı.
İki günden beri takım yukarıda sofada duruyordu. Adnan Bey Nihal’in bir şey sormasını bekliyordu, iki günden beri Nihal sofayı dolduran bu kalabalığın önünden sanki görmeyerek geçiyordu.
Bugün Mlle de Courton “Hayır, hayır, mavi ile yeşil hiç uymuyor, başka bir şey bulmalı…” derken Nihal birdenbire sordu:
“Matmazel! Ne için odaları boşaltmadılar?”
İhtiyar kız başını kaldırarak baktı. Bu sual o kadar beklenmiyordu ki hemen cevap vermedi.
“Bugün boşaltsak nasıl olur?”
Mlle de Courton biraz tereddütle cevap verdi:
“Evet fakat sonra işçiler gelecek, perde değişecek, oda…”
Tamamlamadı. “Oda boyanacak…” diyecekti.
“… birçok iş var, bu gürültünün arasında kalacağımıza… Bu sene de adaya hiç gitmemiştik, değil mi Nihal? Halana gitsek, bir iki hafta misafir kalsak…”
Mlle de Courton bu fikri icat etmişti, ikide birde onu öne sürüyor, Nihal’i annesinin vefatından kaçırdığı gibi bu yeni annenin gelmesinden de kaçırmak istiyordu. Nihal hep dudaklarını burarak karşı gelirdi, buradan uzaklaşacak olursa bir şey olacağından ve o şeyin babasını büsbütün elinden alacağından korkuyordu. Bir gün, tereddüt etmeden muvafakat cevabı verdi:
“Bülent’le Beşir de beraber, değil mi? Öyle ise bugün, hemen şimdi gideriz. Yalnız ders odasını boşaltırken bekleriz, ondan sonra… Ondan sonra ne yaparlarsa yapsınlar…”
Odaların boşalacağına, adaya gidileceğine vâkıf olur olmaz son ameliyatta muvaffakiyetini görerek berberliğe hevesi tazelenmeye başlayan Bülent birden Beşir’i unuttu. Elinde Beşir’in kırmızı yeni fesini mavi püskülünden tutup savurarak bağırıyordu:
“Göç var! Göç var!.. Adaya gidiyoruz, merkeplere bineceğiz!..”
Sonra ablasına koşuyor, ona sarılarak yalvarıyordu:
“Merkeplere bineceğiz, değil mi abla? Ben artık düşmem. O vakit küçüktüm, şimdi büyüdüm…”
Bacaklarının üstünde dimdik durarak büyük görünmeye çalışıyordu. Hep beraber koştular, Bülent neşesinin kasırgasıyla onların hepsini yalıya sürüklemişti.
Adnan Bey’e haber verdiler. “Oda boşalıyor, çocuklar adaya, büyük halalarına gidiyorlar.” denildi. Mlle de Courton bunu söylerken Adnan Bey’le gözleri, başka bir lisanla fikirlerini anlatıyor gibiydi. Adnan Bey yavaşça, sessiz, yüzüne bakan Nihal’i çekti; galiba onu, teşekkür etmek için öpecekti. Öpmedi, Nihal’de öyle bir şey vardı ki şu dakikada, odanın boşalacağı, adaya gidilerek burasının serbest bırakılacağı için öpülmekten kaçıyordu.
Bülent bu göç etmek fikrinden çıldırıyordu: Şayeste, Nesrin, Beşir, evvela soğuk ve mahkûm bir itaat ile başlayan bu hizmetçiler, çocuğun sevincinin yayılmasından kurtulamıyorlardı. Piyanoyu dışarıda sofaya sürüklerlerken Bülent muşamba perdenin gaytanını piyanonun halkasına takarak, akıntıda yedek çekenlere mahsus bir vaziyetle asılıyor, olanca sesiyle “Varda, kimse olmasın, matmazelin eski potinlerini çekiniz, hepinizi çiğneriz!” diye bağırıyor, kahkahadan sinirleri gevşeyerek artık çekemeyen Nesrin “Aman paşam, güldürme de işimizi bitirelim.” diyor, fırsattan istifade ederek soluyan Şayeste, Nesrin’e çıkışarak “Çılgın kız! Gülecek ne var? Gülünecek zamanı buldun ya…” itabıyla bir mana kastediyordu.
Bülent ter içinde idi. Şayeste bir iskemleyi, Nesrin yazıhanenin gözlerini yüklenerek yürürlerken, o Beşir’in sürükleye sürükleye götürdüğü perdenin bir ucundan yapışarak “Yol verin, hamallar geçecek, bir tarafınıza çarpmasın!” nidalarıyla koşuyordu.
Bülent’in bu gürültüleri arasında Nihal birden sıkıldı, Mlle de Courton’a “Gidelim… Gidelim artık buradan!..” dedi.
Buradan, bu evden kendisine hıyanet eden birisinden firar edercesine uzaklaşmak istiyordu.
On beş günden beri adada idiler. Burada her şey unutulmuş gibiydi fakat Mlle de Courton, Nihal’de gizli bir hissin, yavaş yavaş tırnaklarıyla içini kazıdığını, çocuğun bahsetmek istemeksizin bir şeyi beklediğini her vakitten ziyade artan duramazlığından anlıyordu. Bugün yine Bülent’in zorlamasına dayanamayarak sabahleyin bir merkep seyranı yapıyorlardı. Adayı büyük bir halka içinde sıkan yolu dolaşacaklardı. Merkebe binmekten nefret eden Mlle de Courton ile Nihal, hala hanımın tek atlı, iki tekerlekli arabasında idiler; Bülent’le Beşir onlara yetişebilmek için çığlıklarla merkeplere biraz daha sürat vermeye çalışıyorlardı. Beşir’in kırmızı fesiyle çehresinin üstünde şimdi tozdan beyaz bir bulut vardı. Bülent’in fesinden taşan ince kumral saçları terden alnına, şakaklarına yapışıyordu, tombul yanakları al al yanıyordu.
Merkep süvarilerini pek geride bırakmamak için arabayı yavaş yavaş idare ediyorlar, arkalarında Bülent’le Beşir’in seslerini, merkeplerinin minimini ayak gürültülerini işitiyorlardı. Ara sıra Beşir arkada kalıyor, erkekliğini kaybetmiş Habeşlere mahsus ince ve narin sesiyle “Beyim, çok koşuyorsun, düşeceksin, beni bekle!” diye bağırıyor, o zaman Bülent ablasına sesleniyordu:
“Durunuz, bir parça dursanıza, işte benimkini zapt edemiyorum.”
Mlle de Courton Nihal’in elinden dizginleri kaparak, tek tük geçenlere yol bırakmak için kenara çekerek arabayı durduruyordu. Yine böyle durmuşlar, ta arkada, uzakta küçük bir arızaya uğrayan merkep süvarilerini bekliyorlardı. Galiba Bülent’in kamçısı düşmüş idi, Beşir inerek onu arıyordu.
Adanın üstünde sıcak bir gün hazırlanıyor; etrafta, ufkun müphem maviliklerinde yavaşça bir sis uçuyordu. Uzakta İstanbul, minareleriyle, camilerinin kubbeleriyle, tepelerinin yeşil ağaç kümeleriyle köpükten bir deniz içinde titriyor gibiydi.
Sabahtan beri aralarında nadir kelimeler konuşulmuş idi. Nihal başını çevirmiş, Beşir’in şimdi boş kalarak yavaş yavaş ilerleyen merkebine bakıyordu. Birden, on beş günden beri birinci defa olarak Mlle de Courton’a sordu:
“Ne vakit gideceğiz?”
“Ne vakit isterseniz çocuğum!”
Nihal ihtiyar kızın yüzüne baktı, ilk önce hayretini zapt edemedi: “Ah!..” Sonra biraz durarak ilave etti: “Demek artık bitti mi?”
Nihal, hayatı sınırlı bir daire içinde geçen, hayattan ancak babasıyla mürebbiyesinin, kitaplarıyla dadılarının söyledikleri kadar malumat alan, bilgiç eş dosta malik olmayan genellikle on iki yaşında çocuklardan fazla bir şey bilmezdi. Hayata dair bildikleri bütün tesadüfle işitilmiş, sokakta araba ile geçerken görülmüş şeylerden küçük muhakemesinin karışık sonuçlarıyla sınırlanmıştı.
Eve bir kadın geleceğini anlar anlamaz bunun esas mahiyetini düşünmeksizin sırf hissî, sırf sinirli bir eza duymuş idi; bu meselede muhakemesinin hiçbir tesiri yoktu. Bu his en doğru olarak kıskançlık tabiriyle özetlenebilir idi: O; gelecek kadından her şeyi, hele babasını, Bülent’i, daha sonra Beşir’i, bütün ev halkını, evi, eşyayı hatta kendisini kıskanıyordu; bu sevilmiş şeylerin içine girmekle o kadın bunları çalacak, elinden alacak; evet, nasıl, pek iyi çözümleyemiyor, açıklıkla düşünemiyor fakat ruhu hissediyordu ki o geldikten sonra kendisi şimdiye kadar sevdiklerini artık sevemeyecekti.
Bu söz çıktıktan sonra yanında fazla lakırtı etmemek için ev halkı kendisinden kaçıyor; o, Şakire Hanım’ın odasına girerken önüne diz çökmüş bir şeyler anlatan Şayeste birdenbire susuyor, Nesrin ikide birde göğüs geçirerek “Of!” diyor, bütün bu etrafındakilerden bir gizli mana yayılıyordu. Demek bir şey olacaktı ki o anlayamıyordu hatta Cemile’nin bile yuvarlak çehresinde parlayan gözleri bu küçük kızın Nihal’den ziyade bilgisi olduğunu gösteriyordu.