Халит Зия Ушаклыгиль – Aşk-ı Memnu (страница 14)
Eğlenmek… Bu kelimenin manası da Behlûl’de değişikliğe uğramış idi. O hakikatte hiçbir şeyden eğlenmezdi. Bütün eğlence yerlerine koşardı, bütün gülünecek şeyleri arardı, ihtimal herkesten ziyade gülerdi fakat eğlenir miydi? Eğleniyor görünürdü, onun için eğlenmek, eğleniyor görünmek demekti. Bütün gülüşlerinin, eğlenişlerinin altında saklı olan bir can sıkıntısı vardı ki onu daima bir zevkten diğerine sevk ederdi. Geceyi Tepebaşı’nda bir opereti dinleyerek geçirdikten sonra ertesi gün Erenköy bağlarında bir siyah çarşafın peşinde dolaşırken görülürdü; bir pazar günü Konkordiya kadın şarkıcılarından birini araba ile Maslak’a kadar götürür, bir cuma günü Çırçır Suyu’nda saz dinlerdi. İstanbul’un hiçbir eğlence yeri yoktu ki Behlûl oradan bir zevk hissesi almasın. Ramazanda akşamları Direklerarası seyranına devam eder, kışın Odéon’un balolarında ortalığı neşesinin velvelesine boğardı. Henüz mektepte iken kendisine muhtelif dostluklar edinmişti. Mektebin her unsurla karışık hayatı içinde başlayan bu dostluklar mektepten çıktıktan sonra çoğalmış, ona memleketin bütün muhitlerinde selamlanacak çehreler, sıkılacak eller vücuda getirmiş idi.
O kadar çok adam tanır, muhabbetini o kadar muhtelif çehrelere taksim ederdi ki bunlardan bir tanesine biraz fazla bir bağlılık hissesi ayırmaya vakit bulamamıştı. Onun için lazım olan şey, Beyoğlu’ndan yalnız geçmemek Lüksemburg’a giderse kendisini dinleyecek bir muhatap bulmak, Kâğıthane’ye gidecek olursa arabada bir kişi kalmamaktı. İnsanlara bu yolda hizmetler, bu tarzda lüzumlar için yaratılmış nazarıyla bakardı; hiçbir zaman refakat edebilecek birisine tesadüf edememek vuku bulmamıştı.
Onu herkes sever, herkes arardı. Öyle kahkahaları vardı ki en derin sıkıntılara galebe çalarak yanındakine neşe verirdi; öyle nükteler, mazmunlar yağdırır ki bunlar geçtiği yerlere fikrinin israf olunacak çiçekleri kabîlinden serpilir, toplanır; memleket içinde gezerdi. Bir vaka olsa, bir yeni şey işitilse arkasından Behlûl’ün zarif bir sözü, hoş bir latifesi anlatılırdı.
Her vesile ile anlatılacak hikâyeleri vardı; bir kitapta okunmuş bir sahife, bir gazetede tesadüfen görülmüş bir fıkra Behlûl’e bir anlatma ortamı olurdu. Onu dinlerler ve mutlaka gülerlerdi. Nazarında kendisini bütün dinleyenler, dinlediklerine gülenler bir alay ahmaklardan başka bir şey değildi; asıl eğlenen kendisiydi. Etrafındakilere kendisinin zevki için ancak böyle lüzum görüldükçe kullanılacak aletler kadar ehemmiyet verirdi.
Başlıca merakı herkes tarafından taklit edilmekti. Bir sınıf gençlerin giyiniş ibresi hükmünde idi, ufak tefekler hakkında onun reyine bir nefis zevk düsturu hükmünde müracaat olunurdu. Kokular, kravatlar, bastonlar, eldivenler, bütün o lüzumsuz fakat o nispette mühim şeyler için Behlûl’de taklit olunacak mutlak bir yenilik vardı.
Bu adamın ahlak hüviyeti nasıldı?
Bu öyle bir sualdi ki Behlûl şimdiye kadar nefsine karşı bile söylemeye lüzum görmemiş, vakit bulmamıştı. Bazı şeylere inancı vardı: Parayı büyük bir kuvvet olmak üzere telakki ederdi, iyi bir adam olmak için güzel giyinmek başlıca bir şart olduğu zannına kapılmıştı; insanlara karşı vazifesinin onlarla mümkün mertebe beraber eğlenmek, memlekete karşı vazifesinin mümkün mertebe mesirelerden istifade etmek, nefsine karşı vazifesinin bu haşarı çocuğu mümkün mertebe sıkmamak noktalarından ibaret olacağında tereddüt etmemişti.
Hayatta hiçbir şeye şaşmazdı, yalnız bu ahlak felsefesine iştirak etmeyenlerin saflığına şaşardı, lehçesinde hayret kelimesini yalnız bunun için muhafaza etmişti. Edison’un yeni bir buluşunu mesela cambazhanede görüle görüle bıkılan bir sanat eseri kabîlinden öteden beri beklenilen bir şey hükmünde telakki ederdi. Hayatta bütün yeni şeyler için onda bir alışıklık, bir aşinalık vardı; sanki onlar eski imiş de herkes vâkıf olmak için kendisinden sonraya kalmışçasına garip addolunanlar Behlûl için eski zaman tarih-i marufiyetine inerdi.
Arkadaşlarını hayretlere düşüren bir vaka anlatılırken o “Bundan adi bir şey olamaz.” hükmünü vererek başını çevirirdi. Hatta Adnan Bey ona “Haberin var mı Behlûl? Firdevs Hanım’ın kızını alıyorum, sana bir şık yenge…” dediği zaman Behlûl’de küçük bir hayret eseri bile uyanmamış, “Ben zaten, bekliyordum.” demişti.
Nihal çıktıktan sonra Behlûl hatasının fena tesirini nefsine unutturmak isteyerek resmi tekrar eline aldı, etrafına baktı, nihayet bir Japon yelpazesinin arasına koymak için karar verdi. Oraya iliştirirken kendi kendisine,
Onların münasebeti hiç bitmeyen bir cenkti. Behlûl, aralarındaki sekiz senelik yaş farkının verdiği salahiyetle bir büyük birader sıfatını alır, Nihal’in bütün çocukluklarını azarlar, ona verilen terbiye tarzının aleyhinde bulunur, bu kızın şımarık bir çocuktan başka bir şey olmayacağını söyler, ona azap vermekten garip bir haz alırdı. Bunlar Nihal’i çıldırtırdı: Keskin bir kelime ile, kaba bir vaziyetle Behlûl’ün hiçbir itirazını karşılıksız bırakmazdı; nihayet kavga başlardı. Bu kavgada Behlûl, Nihal’in hırçınlıklarını istihzalara, karşılık verilemeyecek kahkahalara boğarak galip çıkmaya çalışırdı. Aralarında her vakit halledilecek bir mesele, son verilecek bir kavga vardı.
Bu münasebet tarzı, onları, neticesiz kalmış bir çarpışmada galebe fırsatı bulmak için dakikaların tesadüf lütfunu bekleyen iki muharip sıfatında tutardı. Birbirlerini ararlar; her kavgadan sonra birbirine sokulurlar; önceden gülerek, bütün kavga hatıralarını unutarak başlarlar; sonra, birdenbire, bir kelime, bir nazar, bir hiç sebep olur; Behlûl güya bir çocuğu kızdırarak eğlenen bir adam sıfatından düşmeyerek, Nihal bu sahte taarruz hareketinden daha ziyade kudurarak kavga ederlerdi.
Hâlâ resme bakıyor fakat onu görmeyerek, zihninde hep o meseleyi takip ederek duruyordu. Bir aralık amcasının sözü aklına geldi, kendi kendisine,
“Hurra!..”
4
Sıcak bir ağustos günüydü. On beş günden beri Mlle de Courton dersleri tatil etmiş idi. Sabahları bahçede uzun uzun birlikte oturuluyor, bunlara ara sıra Adnan Bey’le Behlûl bile iştirak ediyorlardı. Bu sabah kameriyede büyük meşguliyet vardı. Behlûl nihayet Beşir’in kırmızı fesiyle mavi püskülünü getirmişti fakat Beşir’e biraz büyükçe kafasının alışılmıştan ziyade uzayan kıvırcık saçlarıyla fes küçük geliyordu. Saçlarını makinenin sıfır derecesiyle kırkmaya karar vermişlerdi. Beşir iki günden beri makineyi saklayarak bu vazifeyi başka kimseye bırakmak istemeyen Bülent’ten bucak bucak kaçıyordu. Bülent’te o kadar arzu vardı ki nihayet Nihal aracılığa lüzum görmüştü. “Neden korkuyorsun Beşir? Bir tarafını kesmez ki…” demiş idi.
Nihal’in bu sözü Beşir’in bütün korkularını birden söndürmüştü; şimdi orada, yere diz çökmüş, başını Bülent’e teslim etmiş idi. Bülent kahkahadan işleyemiyordu ki… Beşir gıcıklanarak kıvrandıkça, “Aman küçük bey!..” ricalarıyla ensesini kıstıkça Bülent’in gülmekten parmakları gevşiyor, diğer eliyle karnına basarak katılıyordu. Ötede dalgın gözlerle dudaklarında müphem bir tebessümün gölgesi uçarak Mlle de Courton Beşir’e bakıyor, kendisine “Oh! Fransızlar fena bir asır geçiriyor matmazel! Sizi temin ederim ki Fransa’yı terk etmekte isabet ettiniz. Damarlarında biraz asalet kanı dolaşanların bu pisliklere kayıtsız kalabilmesine imkân yok.” türünden sanki temizlik hislerinin isyanına tercüman olan nakaratları art arda söyleyerek Paris’in son gazetelerinden bütün iğrenç tafsilatıyla hikâye olunan bir rezalet vakasını anlatan Behlûl’ü galiba dinlememek için Beşir’e bakıyordu. Behlûl’ün başlıca zevklerinden biriydi: Bütün okuduğu açık hikâyeleri, gördüğü çapkın komedileri türlü ahlak mütalaalarıyla art arda söyleyerek ihtiyar asilzade kıza anlatır, onun azabından, sarı çehresini tabaka tabaka istila eden namus kızıllığından eğlenirdi. Kameriyenin kenarında, sedirin üstünde Nihal, Cemile’ye yeni öğrenilmiş bir el işi göstermeye çalışıyordu. Nihal’in tabiatı idi: Doğrudan doğruya öğrenmeye sabrının yetemeyeceği şeyleri Cemile’ye öğretmeye çalışarak öğrenmiş olurdu. Bu, gayet ince, muhtelif renkte kurdelelilerin nohut kadar boncuklarla tutturulmasından müteşekkil bir örgü idi ki, Mlle de Courton son gelen kadın işi risalelerinden birinde bulmuş idi. Bu örgüden bir sigara iskemlesi için örtü yapılacaktı; Nihal bir yandan yapmaya çalışıyor, bir yandan Cemile’ye ders veriyordu. “Şimdi…” diyordu, “sarı ile kırmızıyı ekledik, boncuğu geçirmeli, sonra bunun yanına mavi ile yeşil koruz…” Sonra karşıdan Mlle de Courton’a hitap ediyordu: “Değil mi matmazel? Sarı ile kırmızıdan sonra mavi ile yeşil?.. Oh!.. Hiç de iyi olmuyor, ben usanmaya başladım bile; şu sırayı bitirdikten sonra Cemile’ye vereceğim.”