реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Şıpsevdi (страница 4)

18

Sinekler, bu ızgara civarındaki kahvelerin önlerinde keyif çatan zevk sahiplerinin üzerlerine saldırırlar ama bunların kimlerden meydana geldiğini söyledik ya… O güzel yerdeki serinlikten, güzel kokulardan istifade edenler tramvay arabacıları, kondüktörleri, kılavuzlarından ibarettir. Bunlar, o koca çizmeli ayaklarını yarım arşın ileriye uzatarak ufak bir yoğurt kâsesi iriliğindeki okkalı kahve fincanlarını höpürdeterek keyif yetiştirirler. Zavallı kahveci on, hatta beş paraya böyle kâse kâse kahve satar ama bunun neresinden ve ne miktar kâr eder, bilinmez.

Sinekler bu ağaların orasına burasına konar. Lakin bunların elleri o kadar nasırlanmış, yüzleri o geçim zahmetlerinin soğuk ve sıcak havasıyla öylesine sertleşmiştir ki sinek gezintisi bunlara vız gelir. Bir şey hissetmezler. Sinekler o köseleleşmiş enselerde, o pösteki-leşmiş yanaklarda, o abanozlaşmış parmaklarda rızıklarını sağlayan taneler toplamak üzere bir iki kolaçan ederler. Fakat hiçbir tarafa diş geçiremezler. Çünkü tramvay idaresi bunlardaki öz suyu o gündelik meşakkatlerle kurutmuş gibidir. Sinekler hiçbir cihete hortum işletemeyince kahve fincanına arsızlanmaya başlarlar. Kenarında bir iki piyasa filan derken ayakları mı kayar, nasıl olur, cup içine düşerler. Bunun kaza olduğuna kimsenin şüphesi yok. Çünkü yaşamaktan bezerek intihara kalkışacak kadar yüksek fikirlerin henüz sineklerde bulunmadığını herkes bilir. İntihar ekseriya geçim darlığı yahut sevginin verdiği üzüntü yüzünden ileri gelir. Avrupa’da, hususiyle İngiltere’de bazı lordlar, kontlar gelirlerinin çokluğuna karşı harcayacak yer bulamamak sıkıntısıyla intihar ederlermiş… Bu rivayetler bize yalan, hatta rüya gibi gelir. Çünkü Doğu cihetlerinde mesele bütün bütün tersinedir.

Zavallı sinek, içinde kahveden ziyade kaynatılmış arpa suyu bulunan o koyu renkli sıcak havuza düşünce kendini kurtarma ümidiyle vızır vızır en keskin yardım naraları atmaya başlar. Maalesef boru sesiyle işitme inceliğinden kendinde eser kalmamış olan tramvay ispiri bu vızıltıyı duymaz. Kazazede, son ümitsiz gayretiyle debelene debelene canını kurtarmaya çalışırken birinciden büyük bir kazaya uğrar. İspir, fincanı höpürdetir. Çok defa sinekçeğiz ilk nefeste gırtlağa iner. Oradan, uğurlar olsun, ikinci istasyonda mideyi bulur. Arabacı, kahve yudumu içinde yabancı bir madde olduğunu pek nadir hisseder. Dilinin ucuyla boğulanı dışarıya çıkarır. Parmağına alır. Kazazede siyah yahut yaldızlı, parlak neviden midir? Sakırga mıdır, nedir? Hüviyetini incelemeyi hiç merak etmeksizin bir fiskeyle biçareyi karşıya fırlatır. Fakat o sinekte de artık hayır kalmaz.

Bu boğulma olayı bir fincanda bazen iki üç defa tekrarlanır. Ama müşteri aynı kayıtsızlıkla sinekleri ya yutar ya çıkarır. O kadar küçük bir şeyden tiksinmeye düşmek münasebetsizliğinde bulunmaz. Bu hâli pek tabii görür. İğrenmeye kalksa kimi mesul tutmalı? Havadaki sinek, fincana düşmüş… O kahveyi mundar saymak lazım gelse kahve içmekten vazgeçmekten başka çare kalmaz. Çiftini on paraya ufak kâse büyüklüğündeki fincanlarla kahve içip de her sinek düştükçe fincanların içindekini yenilemeye kalkışmak pek insafsızlık olur, değil mi? Ama herif içine arpa katıyormuş. Arpa bedava mı? Onu yemeye hak kazanabilmek için tramvay beygirleri ne azap, ne yorgunluk çekiyorlar! Kira hayvanları hep bu lezzetli nimeti yemek hayaliyle nal parçalıyorlar da biçarelerin içinde sahiplerinin avuçlarından bunu koklayabilenler akranları arasında talihli sayılıyorlar.

Arabacı üç beş dostuyla bir iki söz edip birkaç sinek yutuncaya kadar hareket etme nöbeti gelir. O kirli kahvenin içilme müddeti, bu adam için, tramvay ispirliği gibi kuvvet tüketen bir işin bitmez tükenmez seferleri arasında nasıl gönül okşayıcı bir fasıla teşkil eder, bilseniz! Zavallı, ayağa kalkar, dirseklerini kıvırıp kollarını uzatarak bir iki gerinir. O kısa dinlenme ve o acı kahveyle yeni bir seferin meşakkatlerine göğüs gerebilmek için gerekli kuvveti kazanır. Ağır, bir bakıma gururlu adımlarla yürür. Kendine ait yere çıkar. Boynundaki borusunu düzeltir. Kırbacını yoklar. Terbiyeleri eline alır. Kulağı kondüktörün çalacağı düdüktedir. O koca oda kadar araba, öndeki dört hayvanın gayreti, bu adamın himmetli kırbaçlarıyla o yokuşları çıkıp inecektir. Bu beş mahluk birbirleriyle o derece kaynaşmıştır ki aralarında hususi sesler ve işaretlerden yapılma bir çeşit lisan peyda olmuştur. İcabında kamçının o şakırtılı ucu belagatli ve tesirli cümleler söyler. Dikkat edilse hayvanların da aynen arabacı gibi, hareket için öttürülecek düdük sesini bekleyerek kulak kabarttıkları görülür.

Düdük ötünce beşi birden gayretle vazife görmeye girişirler. Geçim derdi o adamı bu hayvanların gördüğü işin başına geçirmiş. Biri sürecek, ötekiler çekecekler. Kaderin hikmeti bunları işte ortak etmiş. İspir yaşamak, belki birkaç çocuğunu da yaşatmak için kırbacı eline almış, o esirliğe mahkûm hayvanları yürütüyor. Ekmek parası sağlamaya uğraşıyor. Düdük ötünce bunun yürümeyi emrettiğini beşi de biliyor. Ama beygirler, gezgin bir eve benzeyen o koca arabayı akşama kadar belli bir yere niçin getirip götürdüklerini biliyorlar mı? Bu hayvanları bırakalım da kendimizi düşünelim. Başlangıcından sonuna kadar bu yaşama güçlüğünü niçin çektiğimizi biz biliyor muyuz? Varlığımızı, yokluğumuzu baştan ayağa kuşatan yaratılışın halli güç sırlarından hangi birini halledebiliyoruz? Tahammül derecemizi sormaksızın bizi beladan belaya götüren kaderi ispire, zayıf sırtımızdaki hayat yükünü tramvaya benzetirsek bizim de o hayvanlardan hiç farkımız kalmaz.

İnsanlar bir düşkünlüğe, bir üzüntüye uğradıkları vakit olanca öfkelerini kendilerinden aşağı durumda bulunan zayıf kimselerden çıkarmak, güçleri erdiği mahlukları o kızgınlık ve düşmanlıkla insafsızcasına ezmek yaratılışındadırlar.

İspirin dişi, başı ağrıdığı, bir şeye canı sıkıldığı, manen ve maddeten ızdırap duyduğu günler kaderine karşı kızgınlığını beygirlerden çıkarmak ister, o gün kamçıyı fazla vurur. Zavallı hayvanlar, çekme vazifelerini her günkü gayretle yapmaya çalıştıkları hâlde, o gün dayağı niçin fazla yediklerinin sebebini anlayamazlar. Akıl ve anlayışça kendi aşağısında gördüğü bazı kimselerin nasıl olup da talihin müsaadesiyle refaha eriştiklerinin sebebini de ispir anlayamaz.

İspir, bu beş on dakikalık istirahat fasılasına kavuşmaktan gene de bahtiyardır. Zavallı biletçi için hiç nefes alacak vakit yoktur. O biçare, tramvay durunca doğru idare şubesine, hesap memurunun karşısına gider. Bu hesap, ahiret hesabından daha güçtür. Çünkü ahiret hesabı ne kadar ince olursa olsun, bir tek defa sorulacaktır. Bu, her gün, hem de tekrar tekrar sorulur. Çantada bulunan para satılan biletlerin sayısıyla karşılaştırılacak. Bu ince hesap kontrol memurlarının cetvele al, mor, hasılı renk renk kalemlerle teftişi gösteren işaretlerine uygun düşecek… Çıkacak noksanı keseden ödemekten başka çare yok.

İspir, yalnız idare ettiği hayvanlara meram anlatacak. Zavallı biletçi, her seferde sayısını kestirmek kabil olmayan garip tabiatlı, meram anlamaz birçok adama söz dinletecek, nefes tüketecek.

İspir kahvesini içmekle, biletçi hesabını vermekle uğraşırken hayvanların idrarından meydana gelen gölcüklerden uçan ağır kokuların, sineklerin içinde, güneşin altında dinleniyor gibi duran tramvaya tek tük müşteri binmeye başladı: Evvela iki kadın bindi. Bunlardan biri erkeklerle kadınlar tarafını ayıran tahta bölmenin kirli keten perdesini indirerek “Her zaman da bu perdeyi açık bırakırlar. Ne zaman tramvaya binsem mutlaka elimle ben kaparım. Bu tramvaycılar ne tembel adamlardır. Yalnız tırınk tırınk para almasını bilirler. İş görmesini değil… Bunlar maliye kâtipleri gibi veresiye çalışmazlarmış, aylıklarını peşin alırlarmış. Bizim mahallede bir biletçi var, karısına bir kâtipten daha iyi bakıyor. Evceğizini bilsin, getirsin, götürsün de varsın biletçi olsun. Ne var? Sanki ben kızı mümeyyize verdim de ne oldu? Senede dört defa aldığı aylığı tıraş parasıyla fotininin lostrasına yetişmiyor. Bizim paşalar bu tramvay direktörleri kadar olamıyorlar. Bak o nasıl ediyorsa ediyor, hep bu çalışanların aylıklarını zamanında veriyor… Hanım, duydun mu? Bizi idare etmek için buraya Frenk getireceklermiş.”

“Aman sus kardeş… Kıyamete alamet… Deccal çıkacak diyorlardı. Sakın bu, işte o gelecek Frenk olmasın?”

“Yok canım, Deccal meccal değil… Bihikmetillahi Teala, bizimkilerin aklı işe bir türlü Frenkler kadar eremiyormuş…”

Birinin kucağında kundak, iki kadın daha bindi. Bu Deccal bahsine iştirak ettiler. Beş dakikada söz sekiz on kalıba girdi. Hiçbiri dinlemiyor, hepsi söylüyordu.

Orta yaşlı, fakat yaş nispetine göre yaraşığı aşar derecede süslü bir hanım, pek ziyade modaya uyma merakıyla süslenmesini garip görünecek dereceyi de aşırarak gülünç bir hâle getirmiş bir taze… Bir Rum hizmetçi matmazel, bezenmeye özenmiş lakin şık olmaktan ziyade tuhaf olmuş guguruklu bir zenci kadın… Lekelenmiş, tarazlanmış, vücuduna küçülmüş pembe atlas elbiseli dört beş yaşında bir kız çocuğu, ellerinde bohçalar, kutular, paketlerle tramvaydan çıktılar. Bunlar binip ellerindekileri oraya buraya yerleştirdikten sonra dışarıdan, beyin redingotu vücuduna uzunca gelmiş, başındaki illeti örtmek için kulaklarına kadar koca bir fes giymiş sünepe bir uşak, hanımlara birtakım eşya daha verdi. Tramvaydaki kadınlardan biri: “A, a, kuzum bu ne kadar eşya? Bunlar nereye sığacak?”