реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Şıpsevdi (страница 3)

18

O yüksek yakalığın altında, çoğu zaman plastron boyun bağının üzerindeki yerini tayin etmek saatler almış iri kravat iğnesi, elinde oku, çıplak bir aşk sembolü kabilinden mitolojik bir nesnedir. Yanılıp da bu iğnenin zarifliğinden bahsetseniz, “Mon cher, voulez-vous écouter l’histoire de mon épingle?” (“Dostum, iğnemin hikâyesini dinlemek ister misiniz?”) cevabı hazırdır. Bu iğne, sivri ucuyla Paris’teki aşk başarılarının birer önemli hatırasını eşeler, çıkarır. Söz, dinleyenin dayanıklılığına göre, uzar gider.

Çevresi şeritli, önü açıkça, rengi elbiseninkiyle zıt bir yelek… Üst cebinde ayarının derecesi şüpheli bir sarkma kordon, ucunda tarihî macerası gayet meraklı, önemli, çok az rastlanır bir para…

Şıkın üzerinde ağızlık, tabaka, gözlük, yüzük nevinden, hatta gömlek ve yelek düğmelerine kadar nesi varsa, bunlar da kendi gibi acayip ve sürekli birer macera sahibidir. Tarihçe veya sanatça özel bir önemi, hatırası olmayan hiçbir şeyi üzerinde taşımaz.

Sağ elinin şehadet parmağı kökünden tırnağına kadar taşlı, taşsız, oymalı, harfli halkalarla süslüdür. Bunun sebebi sorulsa hep Paris’teki sevgililerinin yalnız o parmağa takılması şartıyla bunları birer muhabbet hediyesi olarak vermiş olduklarını söyler.

Kılık kıyafetçe belki Meftun’un birkaç benzeri bulunur. Ama ahlakındaki gariplik, âdet ve hareketlerindeki acayiplik bakımından bir benzerini bulmak imkânsızdır. Şövalyelikte Cervantes’in Don Kişot’u neyse Doğu alafrangalık âleminde de Meftun Bey işte odur. Gariplikte kahramanımız bir yaratılış harikası, bu hikâyesi ise sanki Fransızların fantezi dedikleri hayal eserleri gibidir. Bundan kimseye bir küçümseme ve alay payı fırlamaz.

Sözü burada ne uzatalım? İleriki sayfalar bu antika adamın kendisini anlatmak için yazılmıştır.

Meftun, Frenklere tapma hastalığına yakalanmış bir deli midir? Hayır. Göreceğiz ki o da değil. Bazı sınırlı zamanlarda akıllılık anları görülmesine bakılırsa seyrek nöbetli sıtma gibi, aklı gelir gider takımından olması daha kuvvetli bir ihtimaldir.

I 11

Aksaray Caddesi’ndeki sel ızgaraları hakkında eski bir rivayet, âdeta birkaç yılda bir büyük fırtına ve yağmurlarla beraber yenilenen bir efsane vardır. Vaktiyle yağmurun, selin pek taşkın olduğu bir günde, bu sel bacalarının biri, binicisiyle birlikte bir eşek yutmuş. Bu havadisin gürültüsü gazetelere kadar yayıldı. Sansür, halkın anlayışını aşağılaştıran, ahmakların hoşlanacağı böyle haberlerin yayılmasına aldırmazdı. Rivayeti çıkaranların bu konuda dayandıkları belgeler nedir? Koca eşek, üstündekiyle birlikte ızgara aralıklarından nasıl süzülüp geçmiş? Bu konuda inandırıcı bir açıklık yok. Yalnız Aksaray tramvay durağında Nalıncı ve Şekerci sokaklarının başlarındaki ızgaralar, yağmur sularını toplamak ve uzaklaştırmaktan daha başka hizmetler görerek de dikkati çekiyorlar. Bu baca ağızları, fakir halkın âdeta bülbüllü, sümbüllü, hoş kokulu bir havuzbaşı eğlence yeridir. Yaz günü uçan haşeratın her çeşidi buralarda vızıldar. Rutubetten etraflarında yosunlar, çimenler yetişir. Bu has bahçelerin güzelliğinden en çok faydalananlar tramvay işçileridir. Yazın insanı kesen sıcak günlerinde, Eminönü’nden Aksaray seferini tamamlayınca, o beş altı dakikalık hizmet arası sırasında tramvay ispirleri12 bu ızgaralı sokakların başlarındaki sıra ağaçların gölgesine yahut çeşmenin gölgeciğine sığınırlar. Bu ferahlatıcı havuzların hemen yanına iskemleyi atıp acele bir dinlenme kahvesi içerler.

Akşama doğru bu sokakların ağızları balıkçı tablaları, yemişçi, sebzeci küfeleriyle birer pazar, birer yiyecek sergisi hâlini alır.

Bu ızgaraların en büyük faydası, oradaki bütün esnafa âdeta çok büyük bir takatuka hizmeti görmeleridir. Bunların birer sel süzgeci olduğu unutularak temizlik arabalarının biraz uzunca süren gelişlerini bekleyemeyecek kadar aceleci olanlar, elleri değdikçe süprüntülerini getirirler, bu ızgaranın üzerine boşaltırlar. Aralıklardan sığan parçalar aşağı gider, sığmayanlar demir çubukların arasına sıkışır, durur. Bunlar, güneşin sıcaklığını içer. Arada bir dükkânlardan dökülen çirkefler, nargile ve kahve çömleği suları, berber leğenlerinin içindekilerle ıslanıp tazelendikçe ortalığı dayanılmaz bir koku sarar. Orayı, kara bulut gibi, irili ufaklı bir sinek alayı istila eder. Izgaranın yanından bir insan veya hayvan geçince bal ve eşek arıları da dâhil olmak üzere tatarcık, sakırga, kenesine kadar içinde kanatlı haşerattan her çeşidi bulunan bu alay, ürkerek, inceli kalınlı, türlü vızıltılarla bir kere havalanır. Birkaç kısma ayrılır. Birtakımı az ötedeki manav dükkânına, öteki kısmı da aşçıya, çapulculuk için dağılırlar. Bir haylisi de o has bahçelerde kahve içen müşterilerin başına bela olur. Manava gidenler, meyvelerin çürüklerini seçerek üstlerine üşüşürler. Aşçı dükkânına hücum edenler arasında pisboğazlık gibi onları aceleye sürükleyen bir kötü huy yüzünden hoşaf kâsesi, terbiyeli çorba tenceresi, bazı yemek salçaları içine düşüp kazaya uğrayanlar bulunur. Mayhoş ve serin hoşafa düşenler, havada kalan ayaklarıyla tek kanatlarını titreterek dokunaklı, keskin feryatlarla yardım istemeye başlarlar. Vızıltı hayli uzar. Fakat hain aşçı, boğulanların yardımına koşmaz. Zavallılar o şekerli, kızıl deniz içinde debelene debelene kalıbı dinlendirirler. Asıl acınacak hâlde olanlar çorba tenceresine düşenlerdir. Onların vızıltıları çok sürmez, çabuk haşlanırlar. Aşçı, müşteriye çorba vermek için kepçeyi daldırınca o kaynar yüzeyden derinliklere karışırlar. Görünmez olurlar. Zavallıları artık aşçı değil ya, çorbayı içen müşteriler bile aramış olsa bulamazlar. Tencerenin üstü sinekten kara bulut hâlini alınca aşçı çırağı her bir teli gene sinek tersinden görünmeyen sinekliği eline alır. Kapakları açık yemekler üzerine şiddetle bir sallar. Sinekliğin perişan zülfü, yemek salçalarına girer, çıkar. O kara bulut, bir uğultuyla havalanır. Bir kısmı dükkânın tavanına, başka yerlerine dağılır. Birtakımı da kapıdan, pencereden sokağa uğrar. Kapının dışında, aşçının ara sıra fırlatacağı kemiklere özlemiş bakışlarını bağlayıp bekleyen, en azılısından en acizine kadar, rütbelerine göre dizilmiş köpekler vardır. Bu sinek alayı önlerinden geçerken köpekler, boyunlarını uzatırlar. Ağızlarını kapan gibi açıp kapayarak pek yakınlarından geçenleri avlarlar, “hapıcık” yaparlar. Köpeğe sinek lokması ne kâr eder? Bu avcılık onlara, insanların karides, ayçiçeği, kabak çekirdeği yemeleri gibi, küçük bir eğlencedir. Köpek, avını ağzına attıktan sonra kısmetin küçüklüğünü, dişlerine hiçbir şey dokunmadığını anlatmak için küçümser bir yüz buruşturması içinde gözlerini kısarak çiğner. Av ne kadar küçük olursa olsun “Küll-i dâhilün yenfa.”13 hükmünü yayan, bulduğuyla geçinmeye alışık bir filozof olduğunu göstermek için yanından geçen ufak tefek sineklere karşı hiç de tenezzülsüzlük tavrı takınmaz. Hep ağız açarak tutmaya saldırır. Fakat kısmet bu… Her zaman kolaylıkla ele geçmez. Boşuna çene salladığı da çok olur.

Köpeklerin iştahlı dişlerinden kurtulan sinekler gene ızgaralar tarafına ve bu gönül açıcı bahçelerde kahve içen müşterilere dağılırlar. Tabiat sineklere, mikroplara kolay beslenme bakımından bağışladığı saadeti öteki yaratıklardan pek azına nasip etmiştir. İnsanlığın hırsızlık hakkında koyduğu şiddetli kanunlardan bu haşerat muaftır.

Çünkü aklı erenlerden hiçbiri yürürlükte olan kanunları bunlara kadar yaymak ve tatbik etmek imkânını keşfedememiştir. Bu seçkin mahluklar için bütün aşçı, sütçü, tatlıcı, manav dükkânlarından erzak toplamak mübah gibidir. Müşterilerin gönüllerini bulandırmamak için bu esnaftan bazıları şişe kapanlar, eczalı kâğıtlar, tozlar gibi yok edici vasıtalarla bunları öldürme yolunu düşünürlerse de çoğu bu konuda kayıtsız bulunur. Çünkü bu haşerat tatlıdan, ekşiden, nefis yiyeceklerden ne kadar ziftlenseler yedikleri şeyler tartıda, ölçüde hiç belli olmaz. Mesela bir üzüm küfesini beş yüz arı, sinek istila ederek birkaç saat tıkınsalar, üzümcü tartıda gene bir şey kaybetmez. Gayet ustalıklı yalar yutarlar. İşte bunun için esnafın çoğu bunların üşüntülerine pek aldırmazlar. Hücumlarından pek bezgin hâle gelirlerse bir iki defa sineklik sallamakla da yetinirler. O anda tartıda, ölçüde bir eksilme görülmüyor ama bu kanatlı haşerat her çeşit çöpten, pislikten kalkıp yenecek şeylere konarak bazı hastalıklara sirayet vasıtası oluyorlar. Bundan sağlık için birçok tehlike peyda oluyor. Bu fenalıktan esnafın haberi yok. Bu çeşit mahlukların kayıt ve inzibat altına alınması kabil olamadığı için bunlar dünyada her şeyin tadına bakmak gibi tabii bir imtiyazla her tarafta dolaşır dururlar. Bazen kaynar çorba tenceresinde can verenler, köpeklerin ağzına düşenler, başka kazalara uğrayanlar da olur ama bu hadiseler devede kulak. Benzerlerine tesir edecek bir ibret derecesinde sık görülmüyor.

Sözün ipini başka vadilere kaçırmadan şunu faydalı bir tembih olarak arz edelim ki bilginlerin sözüne göre mikroplar, geçim kolaylığı bakımından, sineklerden daha talihliymişler. Çünkü sinek, arı, karınca nevinden haşerat paylarına düşen erzakı ele geçirmek için etrafı dolaşarak bunları toplamaya uğraştıkları, yani bir dereceye kadar geçim derdine bağlı kaldıkları hâlde mikroplar, bulundukları yeri yiyerek araştırma zahmetine katlanmadan yaşarlarmış. Allah korusun, böyle üşüşüp yedikleri yerden hayır kalmazmış. Tanrı kullarını bunların şerrinden korusun, âmin.