реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Şıpsevdi (страница 20)

18

Zarafet’in bu keşfine küçüğü büyüğü hep bir ağızdan birer kahkaha kopardıkları sırada bilmecenin delalet ettiği gizli kelimeyi, bu mühim sırrı Hasene daha ziyade gizlemeye dayanamayarak “Zarafet dadı, dondurma, dondurma!” diye haykırdı.

Meftun, gülmekle karışık acayip bir hiddetle başını sallayarak:

“Hanımlar, bir zeytin çekirdeğinden ne kadar münasebetsiz lakırtı bulup çıkardınız. Fakat içinizden hiç asıl suale doğru cevap veren yok…”

Lütfiye, Lebibe, Rebia, Vesile hanımların hep birden çeyrek mecidiyeyi hak etmek için zeytin çekirdeğinin ağızdan çıkarılış şekli hakkında sofra terbiyesine değil, akla izana bile pek uygun düşmeyecek acayip usuller saymaya giriştikleri sırada Raci, bir dereceye kadar münasebetli bir cevap vermek üzere dedi ki:

“Ağabey, kılçık ve kemiğin deminden tarif ettiğiniz çıkarılmış şeklini zeytin çekirdeğine de tatbik edebiliriz.”

Meftun: “Hayır, olmaz. Zeytin çekirdeği ağızdan el değmeden çıkacak.”

Raci düşünerek:

“Anlayamadım. El değdirmeden çekirdek ağızdan nasıl çıkar? Bu bilmeceye akıl erdiren varsa söylesin…”

Rebia cebinden bir fındık çıkarır. Ağzına atar. Sonra koca ağzını büzüştürüp bir delik şeklini vererek olanca nefesiyle fındığı ta karşıya, Meftun’un suratına doğru püskürür. Anlayışını ispat etmek için gösterdiği bu hünerliliğin ardından iki elini havaya kaldırarak Meftun’a:

“Dayı bey, bak elimi dokundurmadan bu fındığı ağzımdan nasıl fırlattımsa zeytin çekirdeğini de öylece çıkarırım.”

Meftun sıkıntısından terlemeye başlar. Mendiliyle yüzünü silerek:

“Şu hareketine teessüf ederim Rebia. En basit terbiye kaidelerinden yoksun sizin gibi insanlara ben de kalktım sofra terbiyesi öğretiyorum.”

Ablasının ağzından bir mermi hızıyla çıkan fındığı bulup yemek için Hasene de fırlatılışın ardından saldırmıştı. Fakat aradığını bulamayınca “Anneee, fındık nereye gitti? İsteriiim…” vızıltılarına girişti.

Meftun birkaç “lahavle” çektikten sonra:

“Büyüğüne söz anlatalım derken şimdi de küçüğü başladı. Teyze, sen bu kızları hiç terbiye etmedin mi?”

Teyze: “Nasıl etmedim. Vallahi dayaktan benim avuçlarım, onların vücutları nasır bağladı. (biraz kızgın) Fakat şimdi seni rahatsız edecek büyük bir terbiyesizlikte bulunmadılar. Rebia fındık attı, küçük de bulup yemek için fındığın arkasından koştu. Siz onun kadarken ne terbiyesizlikler yapardınız. Söyletme beni…”

Meftun: “Ağzına fındık alıp da karşısındakinin suratına fırlatmak Rebia yaşta bir kız için terbiyesizlik değil midir?”

Teyze: “Kabahat kimde? Onda mı? Sizde mi? El dokundurmadan zeytin çekirdeği ağızdan başka nasıl çıkar? Tarif ediniz de biz de işitelim… Hokkabazın yuvarlağı gibi çekirdek kayboluvermez ya…”

Meftun: “Azıcık sabrediniz efendim. Tarif edeceğim. Çatalı ağıza yaklaştırmalı. Zeytin çekirdeğini yavaşça, gizli denecek bir ustalıkla dudaklarınızın arasından nezaketle çatalın üzerine bırakmalı. Oradan da aynı ihtiyatla, yani kimseye bir şey sezdirmeksizin tabağın içine indirivermeli…”

Teyze Vesile Hanım: “Aman ne zor iş bu? Çekirdeğini çıkarmak bu kadar güç olduktan sonra ben de alafranga sofrada zeytin yemeyiveririm. Zaten evde yiye yiye bıktık da… Çoluk çocuk yeriz. Çekirdeklerini de çatır çutur önümüzdeki tabağa atıveririz. Çocuklar bazen parmaklarının arasına sıkıştırıp birbirlerinin gözüne sıkarlar. Ya babalarından ya benden birer tokat yerler.”

Meftun: “Peki, çekirdeği ağızdan güç çıkarılıyor diye sofrada zeytin yemeyiniz. Ya çekirdekli meyvelerde ne yapacaksınız? Mesela kiraz yediniz. Çekirdeğini nasıl çıkaracaksınız?”

Teyze: “Zeytin çekirdeğini nasıl çıkarırsam.”

Meftun: “Hayır, olmaz. Her çekirdeğin çıkarılış şekli başkadır.”

Teyze: “Şimdi sıkıntımdan avaz avaz haykırırım Meftun Bey! Bu Frenkler, hiç işleri güçleri yok da her çekirdek için birer usul mü koymuşlar? Çıkarırım ağzımdan vesselam…”

Meftun: “Baron Staff, ‘Yemek Nasıl Yenir?’ başlıklı bölümün iki yüz yirmi dördüncü sayfasında der ki: ‘Kiraz yahut onun gibi çekirdekli bir meyve yenildiği vakit çekirdekleri tabağa tükürür gibi çıkarmamalı. Tabağa bırakmak üzere ağızdan elle de almamalıdır. Ya ne yapmalı? Meyve yemeye mahsus olan takımın kaşığı ağıza yaklaştırılmalı. Çekirdeği oraya çıkarmalı -bu küçük iş dudaklarla kolayca yapılır- kaşıktan da tabağa bırakmalı. Ailece bu usulü öğreniniz. Bütün bu hareketleri gerçekten zarif bir şekilde yapmanın ustası olursunuz.’ diyor.”

Rebia söze atılarak:

“O Baron Pistan iyi söylüyor. Kiraz yemesini kim istemez? Ama o böyle kuru kuruya olmaz. Meydanda hiç olmazsa bir tepsi kiraz bulunmalı ki nasıl olacağını öğrenelim. Ben ufakken Tosun Beylerin bahçesinden kiraz çaldığımız zaman çekirdek cilalamanın egzersizini yapardık.”

Meftun yarı kızgın, yarı alaycı bir tavırla:

“Şecaat arz ederken merd-i Kıpti sirkatin söyler diye işte buna derler. Değil mi Rebia? Acele etmeyiniz. Bu teorileri sofra başında tatbikatla tecrübe edeceğiz. Amerikalılar üzümün çekirdeğini ayıklamak için bir alet icat etmişler deniyor.”

Rebia: “Neme lazım, kiraz çekirdeği için bir alet icat edilinceye kadar biz cahil mi kalalım?”

Meftun: “Münasebetsiz suallerle bahsi kesmeyiniz. Şeftali, kayısı gibi büyük çekirdekli meyvelerde ne yapacaksınız?”

Bu suale karşı her kafadan bir ses geldi. Kimi şeftalinin zeytin gibi kimi de kiraz gibi yeneceğini söylüyordu. Meftun hepsine birden itirazla:

“Şeftali, kiraz gibi yenmez.”

Rebia, ağzında beliren salyaları yutarak:

“Ağabey, şeftaliyi yemek ötekilerden daha zor gibi görünüyor. Yetişince inşallah her gün birkaç okka almalı da buna çok vakit çalışmalı.”

Şeftaliyi işitince Hasene’nin yüzü birkaç türlü renge girdi. Annesinin eteğinden çekerek şeftalinin hasretiyle dolu olan gözlerini ona çevirip bu meyveden pek istediğini anlattı. Vesile Hanım da daha şeftali çıkmadığı, çıktığı zaman okkalarla alınıp yemesini öğrenecekleri çeşidinden büyük vaatlerle çocuğu yatıştırmaya uğraştı. Beri yandan Meftun devam ediyordu:

“Şeftali, kayısı, elma, armut bahislerine güzel dikkat ediniz.”

Konuşmacı, şu dört meyveyi sayarken her birinin söylenişinde Hasene ayrı ayrı annesinin eteğinden çekerek bu meyvelerin yemesini öğrenmeye çalışıp çalışmayacaklarını soruyor ve her sorduğuna tasdik cevabı almakla biraz çarpıntısını yatıştırıyordu. Meftun devamla:

“Hep meyveler, kendilerine mahsus çatal ve bıçakla soyulup yenir. Bunlar bütün yahut yarım olarak herkesin önüne getirilmişse yeniden parçalara ayrılır…”

Rebia dilini tutamayarak:

“Ağabey, sofrada hiç insana yarım armut, yarım şeftali verilir mi?”

Meftun: “Evet, yarım olarak da verilebilir. Çünkü Frenklerin armutları, şeftalileri gayet iridir. Şeftalileri âdeta portakal büyüklüğündedir.”

Büyük hanım gözlerini biraz açıp çimdiklenen tarafına eliyle bir parça salya daha sürdükten sonra:

“Aman oğlum, Meftun, insanı imrendirme öyle. Mademki oranın şeftalileri, armutları böyle meşhurmuş, insan gelirken, büyükanneme hediye diye birkaç tane getirmez mi?”

Rebia: “Ağabey, orada beşbıyık var mı? Muşmulayı sofrada nasıl yerler?”

Büyük hanım hiddetle:

“Aman, hiç böyle kız görmedim. Yemişin bile bıyıklısını sorar.”

Meftun: “Rica ederim. Şimdi münasebetsiz sözler karıştırmayınız.”

Rebia kızgın bir tavırla kaşlarını kaldırarak büyükannesine:

“Bıyıklısı için değil, muşmula haminnemin kendine dokundu da onun için…”

Hanımnine: “Muşmula bana ne dokunsun? Artık ben üç otuzunda mıyım? Hele postalın71 sözüne bak… Sen benden çıkmadın mı? Ben muşmula olunca acaba sen ne olursun. Haydi oradan, muşmulanın torunu kocayemiş!..”

Meftun: “Lahavle… Artık bitirin canım. Şimdi Rebia da öfkelenecek, böğürtlen diyecek, sen de ona dam koruğu cevabını vereceksin, iş uzayacak…”

Kadınnine: “Öyle diyeceğine oğlum, kalk da kızın ağzına bir tokat vur. Baksana yelloza, muşmula deyince ben üzerime alınırmışım. Haydi oradan, mezarlık kozalağı, kara kız!”

Meftun: “Mezarlık kozalağı mı? Bak işte bu aklıma gelmediydi. Hanımnine, sen bitkilere ve ağaçlara ait epey hakaret lakırtısı da biliyormuşsun.”

Hanımnine: “Bilirim zahir, bayır turpu…”

Lütfiye Hanım: “Anne, nedir o artık… Sen de vakit vakit çocuklardan daha çocuk oluyorsun.”

Kadınnine: “Aman sus sen de oradan bal kabağı!”

Vesile Hanım: “İşte artık çenesi açıldı. Çocuk değil ki ağzına bir tokat indir de sussun.”

Kadınnine: “Oradan lafa sen de mi karıştın, viranelik ısırganı?”

Meftun: “Hanımninem uyuduğu zaman uyandırmak için rica ederim artık çimdiklemeyiniz. Çünkü ısırganlarla, baldıranlarla bahsi karıştırıyor.”

Kadınnine: “Dokunmayınız da uyuyayım besbelli… Söylediğin dinlenir şeyler değil ki… Zeytin çekirdeği, kabak çekirdeği, hepsini bir araya toplasan bir incir çekirdeği doldurmaz. Sofrada şeftali nasıl yenirmiş? Lakırtıya bak! Senede bir defa bu evde şeftali ya alınır ya alınmaz. Şimdiden sonra onu nasıl yiyeceğimizi mi talim edeceğiz?”

Meftun: “Hanımnine, rica ederim, istirham ederim, yalvarırım…”

Kadınnine: “Sustum, sustum işte…”

Meftun: “Ne diyorduk? Şeftaliyi parçalara ayırıyorduk. Mesela önümüzde bir şeftali var. Onu çatal bıçakla evvela ikiye, sonra dörde bölersiniz. Sonra çatalı sol elinize alıp şeftalinin dörtte birinin üzerine batırır, bıçağı da sağ elinizle kullanarak…”

Vesile Hanım: “Sözünü kestim. Affedersin oğlum. Anlayamadım…”