реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Şıpsevdi (страница 19)

18

Meftun, bu sualine cevap almak için etrafı dinlerken gene bir horultu işitir. Kızgınlıkla sorar:

“Horultu var! Gene büyükanne mi uyudu?”

Büyükanne Şekure Hanım telaşla:

“Hayır evladım. Bu sefer uyuyan ben değilim. Kıza tembih ettim. Dalarsam hafifçe çimdikleyiver dedim. Ara sıra uyur gibi oluyorum. Yanımdan çimdiği basınca gözlerim fal taşı gibi açılıyor. Ne kadar inatçı uyku bilmem ki, biraz sonra gene bastırıyor. Bereket kız çimdiği hemen yetiştiriyor. Sağ kalçam çürük içinde kaldı.”

Meftun: “İstoper…”

Kadınnine: “İstorper nedir?”

Meftun: “Yani artık sus demek istedim.”

Kadınnine: “Soruyorsun da cevap veriyorum. Deminden beri lakırtı söylediğimiz var mı? Hep seni dinliyoruz. İşte onun için uykum geliyor ya. Lakırtılarını da pek iyi seçemiyorum. Bir tarihte kütüphanenin birine kuş konmuş. Yok İngiliz böyle demiş, Fransız şöyle söylemiş… Bilmem hangisi ne halt etmiş… Neme lazım benim!”

Meftun: “Kadınnine, rica ederim artık sus!”

Kadınnine: “Susarım ama sen de dinlenecek iyi bir masal söyle…”

Meftun: (etrafa sorarak) “Kimdi o horlayan?”

Rebia: (gülerek) “Orada, pencerenin kenarında Zarafet Abla uyuyakalmış da…

Meftun: (gözlerini açarak) “Zarafet!”

Zarafet: “Afandim?”

Meftun: “Uyuyor musun?”

Zarafet: “Bir parçacık içim geçti de…”

Meftun: “İçin nereye geçti?”

Zarafet: “A, nereye geçece? Gene kendimin içine geçti! Buyuk hanimin uykusu geldiği vakit içim geçiyo demeyo mu? Benim de geldi, öyle dedi. Ama nereye geçti, ne bileyim ben? (eliyle göğsünü yoklayarak) İşte içim gene kendi içimde duruyor!”

Meftun: “Deminden beri söylediklerimi dinlemiyor musun?”

Zarafet: “Dinliyorum küçük bey, kulakları sende.”

Meftun ellerini ovuşturup gene anlatmaya başlayarak:

“Bu mühim meseleyi halletmek için asperj yemeye mahsus bir maşacık icat ettiler. Kuşkonmaz yenirken sofradakilere şimdi birer tabak içinde bu maşadan takdim ediliyor. İnsan sofrada her lokmayı hususi kaidesine göre yemek isterse bazı ufak tefek güçlüklerle karşılaşır. Ama bilmediğimiz şeyi öğrenmek ayıp değildir. Himmetleri var olsun, ‘Savoir-vivre’ yazarları, yani görgücüler bu sofra meselesinde her noktayı lüzumlu incelikleriyle izah etmişlerdir. Bunları öğrenmek için bize kalan zahmet o kitapları açıp aradığımız bahisleri sayfalarında bulmaktan ibarettir. Balık yahut et yerken ağzınızda bir kemik veya kılçık parçası kalsa ne yaparsınız?”

Herkeste ince bir fısıltı… Kimsede cevap verecek bilgi yok. Meftun, soran bakışlarını bir baştan bir başa dinleyiciler üzerinde gezdirdikten sonra: “Böyle basit meselelerde neye apışıp kalıyorsunuz? Hani ya cevap? Lebibe, sen söyle bakayım. Ağzında kalan kemiği yahut kılçığı ne yaparsın?

Lebibe, bir iki defa yutkunup gözlerini süzerek:

“Ne yapacağım? Ağzımdan çıkarır, sofraya bırakırım.”

Meftun, azarlar bir sesle:

“Aferin matmazel!.. Bu hareketini görenler senin terbiyen hakkında ne fikre kapılırlar? ‘Voilà une demoiselle mal éduquée!’70 demezler mi? Bu kadar sade bir şeyi Zarafet’e sorsam o bile senden iyi cevap verir… Zarafet sen söyle bakalım, kemikleri ne yaparsın?”

Gene hemen içi geçmek üzere bulunan Zarafet, yarı anlayabilmiş olduğu bu suale cevap verebilmek için gözlerini ovuşturarak: “Kamikleri mi soruyorsun? Ne yapacağım, kaynatır, suyunu alırım!”

Meftun: (hiddetle) “Abla! Galiba senin gene için geçmiş…”

Zarafet, uyumadığını ispat için gözlerini lüzumundan fazla açarak:

“Yoo, ban uyumuyo… Kamikleri sordun… Kaynatir suyunu alırim dedim. Ziyankârlık günah değil mi ayo? Kamiklerini sokağa atacak değil a… Elbette kaynatirim…”

Meftun, ahmak bir çocuktan aldığı münasebetsiz bir cevaba canı sıkılmış bir mektep hocası kızgınlığıyla yüzünü buruşturup Zarafet’ten Raci’ye dönerek:

“Birader, sen söyle bakalım. Kemikleri, kılçıkları ne yaparsın?”

Raci, verdiği cevabın maksada uygunluğundan emin olduğunu gösteren bir aceleyle:

“Ne yapacağım? Çıtır çıtır dişlerimle kırar, küçük küçük yutarım.”

“Hoşt oradan, obur! Hiç sofrada kemik yutulur mu? Bunun küçüğü olur, büyüğü olur. Allah korusun, söylediği lakırtıya bak!”

Raci, önceki acelesine karşılık, şimdi büyük bir hayretle:

“Ağabey, siz de pek acayip sualler soruyorsunuz. Ağızda kemik ya yutulur ya çıkarılır. Bunun şu iki ihtimalden başka türlü ağızdan defedilmesine çare var mıdır? Ne yapılır, siz söyleyiniz bakalım?”

Meftun: “Ne mi yapılır? Kemikler, kılçıklar her hâlde ağızdan çıkarılır efendi, yutulmaz.”

Raci: “Kız kardeşim şimdi ağzımdan çıkarırım dedi, bu cevabı beğenmediniz.”

Meftun: “Beğenmem ya… Öyle eme eme ağızdan çıkarılıp da sofranın ortasına kemik bırakılır mı?”

Raci: “Nasıl çıkarılır? İşte bilmiyoruz. Lütfen tarif buyurunuz efendim.”

Meftun: “Elinizi ağzınıza götürüp avcunuzu çukurlatarak kemiği yavaşça alacak, önünüzdeki tabağa kaydırıvereceksiniz. Bu böyle… Sofrada çerez olarak zeytin yediğiniz zaman çekirdeğini ağızdan nasıl çıkarırsınız bakalım? Bunu bilene bir çeyrek mecidiye mükâfat var…”

Parayı işitince hazır bulunanlardan, o ana kadar Meftun’un konuşmasındaki ağırlık tesiriyle bastıran uykuyu yenebilenlerden birkaçı birden cevaba atıldılar. O aralık acı bir haykırma işitildi. Bu ses, kadınninenindi. Şöyle bağırıyordu:

“İlahi elin kırılsın! Sana çimdikle dedimse böyle etimi kopar demedim ya? Tuttuğun yer elinde kaldı zannettim.”

Rebia: “Hem çimdikle diye insana tembih edersin hem sonra darılırsın. Azıcık gözlerini aç da dinle. Ağabeyim bilmece soruyor. Bilene beş kuruş verecek. Belki sen bilirsin de parayı kazanırsın.”

Kadınnine: “A yavrum, insan büyükanasını öyle kıyasıya çimdikler mi?”

Rebia: “Ya başka türlü uyanıyor musun ki?”

Kadınnine parmağını tükürükleyip çimdiklenen yere sürerek:

“Neymiş o bilmece bakayım?”

Rebia: “Sofrada zeytin yediğin zaman çekirdeğini ne yaparsın?”

Kadınnine: “Haydi oradan çılgın! Elinin körü yaparım! Sofrada zeytin yediğin zaman çekirdeğini ne yaparsın? Bu da bilmece mi? Bu lakırtı bile değil. Beni bunun için mi uyandırdın? Bilmecelerin âlâlarını sen benden işit… ‘Sev çiçeği, sevsen çiçeği, sen sevdin, sen bıraktın, beni bir hercai mi sandın? Hay deveciler köçeği! Has bahçenin Piryol çiçeği?’ Nedir o, bil bakayım?”

Meftun öfkelenerek:

“Nedir o hanımnine? Bizim burada konuşmaktan maksadımız masal, bilmece söylemek değildir. Kış geceleri tandır başı yetişmiyor da bize bir de burada mı Piryol çiçeğini anlatacaksın?”

Hasene söze atılarak:

“Bey dayı, bilmece ben de biliyorum. ‘Bilmece, bildirmece, dil üstünde kaydırmaca…’ Nedir o, biliniz?”

Zarafet, kestirdiği uykudan başını kaldırarak kesik kesik güle güle: “Sanki bilmece mi o ayo? Onu kim bilmez, sabun işte…”

Zarafet’in bu bilgisine hep bir ağızdan güldüler. Teyze Vesile Hanım, kızı Hasene’den önce söze atılarak:

“A, Zarafetçiğim, bilemedin işte… Sabun ‘el üstünde kaydırmaca’dır. Kız sana ‘dil üstünde kaydırmaca’ dedi.”

Zarafet düşünerek:

“Dil üstünde mi? A dur ayo, şimdi bilecem… Dil üstünde kaydırmaca, kaymak…”

Rebia biraz yüksek sesle:

“Bilemedi ama yaklaştı. Ha gayret, ha gayret… İşte sana azıcık ucunu çıtlatayım. Buz gibi soğuktur, yağ gibi kayar.”

Zarafet, daha derin düşünerek:

“A bildi, bildi… Kızak, kızak…”