Hüseyin Rahmi Gürpınar – Melek Sanmıştım Şeytanı (страница 3)
Gönlünü hoş etmek için Servinaz’ı ateşsiz dudaklarımla birkaç kere öptüm. Belki bu sonsuz bir ayrılıştı. Hemen bu suçlu zifaf odasından kaçtım.
Ayrılırken bu kızda gördüğüm hâl dikkatimi çekti. Onda benimkini andırır pişmanlık yoktu. Tersine, neşeli görünüyor, gülüyor, bırakmamak ister gibi bana sarılıyordu. Tuhaf bir merakla zihnim gıcıklandı. Onun böyle sevince benzer ilgisizliğinden akla iki ihtimal gelebilirdi. Ya bu kızda düştüğü hâlin acıklılığını anlayacak kafa yoktu yahut ki bana karşı oynayacağı bir oyun vardı. Belki de benim sandığım kadar masumcuk değildi. Onun bu sevincine bir de şu anlamı veriyordum: İkimiz birden evden kovulursak, birbirimizle evleneceğimizi sanarak üzüntü yerine sevinç duymak… Her hâlde bu acı durumda ondaki bu sevincin hayra yorulacak bir yanını bulamıyordum.
Odama döndüm. Düşünüyordum. Bu cinsel başarıdan sonra beynimde bir ruh lezzeti yerine derin bir düşünce azabı kalmıştı. Önce benliğimi şiddetle sarmış olan bu ruh hâlinden onun tamamıyla tersi bir duruma düşmüştüm. İlk zamanda çekiciliğine atıldığım bir tanrıçadan şimdi kaçmak istiyordum. Onunla ilk ve son temasımı meydana çıkaracak olumlu her izi yok etmek çarelerini arıyordum. Kızın odasında mendil, çorap vesaire benim olduğu inkâr olunamayacak bir şey bırakmış olmayayım. Kendimi yokladım, nem varsa yine üstümdeydi.
Rahmetli babam, kadın düşkünü bir adamdı. Bana servet yerine birkaç öğüt bırakmıştır. Öğütlerinden biri şuydu: “Oğlum!” derdi. “Şayet evlenip de karının üzerine çapkınlıkta bulunursan, anlaşılınca suçunu kesinlikle inkâr et. En açık kanıtlar karşısında bile yılma, inkârından ayrılma. Bu aldatılmayla yaralanan kadın tutkulu bir dişi kaplana döner, artık onunla ebediyen geçim ahengi bozulur.”
Bu baba öğüdü belki beni korktuğum sonuçtan kurtarır; gerektiğinde suçumu kesinkes inkâra karar verdim. Karım iki gün sonra eve döndü. Nebile bir kız doğurmuş, Bedriye’nin yüzünde bu kurtuluşun sevinci okunurken birdenbire rengi değişti, sinirleri gerildi, kaşları çatıldı, hemen soruya girişti:
“Servinaz biz gittikten ne kadar zaman sonra eve döndü?”
Yutkunmadan hemen doğru cevap vermek gerekti:
“Siz gittikten iki üç saat sonra.” dedim.
Karı koca biraz dikçe yüz yüze bakıştık. Suçumun izlerini hemen gözlerimden okumasından çekinerek başımı öne eğdim. Bedriye’nin suratı daha fazla ekşidi. Kafasında daha çok ince bir hesap yapar gibi biraz durakladıktan sonra:
“Teyzesinin evinde hastalanmış mı, ne olmuş bu kıza? Beti benzi kireç kesilmiş.”
İlk sorgularda aptalca tutulmamak için cesur bir sesle cevap verdim:
“Ne bileyim karıcığım, ne yüzünü gördüm ne de konuştum.” dedim.
Gözlerime bakarak:
“Onu bıraktığım gibi bulamadım.”
“Onun ne bıraktığın zamanki hâlini bilirim ne de hastalık durumunu… Efendibabanın işlerine iki gece ben baktım. Servinaz odasına kapandı, hiç gözükmedi.”
“Zaten sarartma bir kızdı, şimdi mumyaya dönmüş. Her hâlde bir değişiklik geçirmişe benziyor. Merak ediyorum.”
“Merak ediyorsan kendinden anla, bana ne?”
“Sordum, bir şeyim yok diyor. Fakat verdiği cevapta öyle bir dalgınlık hâli var ki bu inkârın arkasında bir sır gizlediğini insan sezer gibi oluyor.”
“Öyleyse sor, sıkıştır. Merakını halledinceye kadar uğraş. Bu benim uğraşacağım bir iş değil.”
Karım kinayeli bir sesle:
“Gün doğmadan neler doğar!”
Bedriye’nin bu son dokunaklı sözünü anlamazlıktan gelerek sesimi kestim. Çünkü bu konu üzerinde uzun konuşmayı tehlikeli buluyordum. Bir gece önce işlemiş olduğum suçun azabı ağırlığıyla zihnim bulanıktı. Ağzımdan kaçıracağım sallapati bir sözle foyamı ele vermiş olabilirdim.
Rahmetli babam gerçekten kadın sarrafı bir adammış. Çok karı almış bırakmış. Ben yasaya göre aldığı dördüncü karısından olmuşum.
Derdi ki: “Kocasının sadakatinden kuşkulanan en ahmak bir kadın bir dişi dâhi kesilir. Bu mesele üzerindeki hissi o kadar ince, uyanık, o kadar keskindir. Üzerine şüphe gözünü açtığı ayalinin hiçbir hâli onun dikkatinden kaçmaz. En ehemmiyetsiz, en manasız hareketlerinden onun aleyhine deliller çıkarır. Eve gelişi gidişi, yatışı kalkışı, konuşuşu, yiyişi, içişi, her davranışı onun suçunu belirten şekiller alır.”
Bedriye, Servinaz’ın solgunluğunda alabildiğine abartmaya kaçıyor sanırım. Kendileri evde yokken kızın Beykoz’dan tesadüfi dönüşünde geceyi bir dam altında yalnız geçirmiş olduğumuzdan kuşkulanıyor, bu noktadan konuyu parmağına doluyor. Artık bu böyle sürüp gidecek.
Servinaz’ın döşeğinde yattığım gecenin üzerinden üç ay kadar geçti. Karım sırası düştükçe acı, anlamlı sözleriyle beni iğnelemekte fırsat kaçırmıyor. Ben en hayırlı yolu susmak ve dayanmakta buluyorum. İnsafla düşünülürse ben suçluyum, o haklı. Kabahatimin ağırlığı altında vicdanca ezilirken onun haklı sitemlerine karşı şiddetle karşılık vermek şirretliğinde bulunmakta pek ileri varamıyorum. Ancak ara sıra sabrım taşıyor. Bu dayanmam Bedriye’nin üzerinde ters bir etki yapıyor. Artık azıttıkça azıtıyor. Kıskançlık damarları şaha kalkmış bir kadının densizliği önünde susarsanız artık o size azap vermekte sınır ve insaf tanımıyor. Bu dayanıklılığım içimde sinsi sinsi tüten bir volkan hazırlıyor. Tahammül kararım olduğu hâlde bu yanardağ iradem dışında alev saçacağa benziyor. Karıma karşı duyduğum insafın o bana bir zerresini göstermiyor. Gitgide kendime acımak gerektiğini de duymaya başladım. Nedir bu iğneli fıçıda geçirdiğim hayat? Başka erkeklerin el ve yüz yıkayarak cezasız seviştikleri bu adi iş neden böyle benim ensemde boza pişirecek bir tehlikeli durum hâlini alıyor?
Bedriye hâlâ meseleye doğrudan doğruya girişmiyor. Başka şeyler tutturarak, dolayısıyla beni zehirlemeye uğraşıyor. Kaynanam biraz rahatsız. Çağırdıkları doktorun reçetesini Divanyolu’nda bir eczaneye bırakmıştım Akşamüzeri eve dönerken ilacı almayı unutmuşum. Karım her gün dırıltı çıkarmak için konu hazırlar. O gece de bunu tutturdu. Yüzünde sinirli çizgiler beliren bir sertlikle:
“Hani ya annemin ilacı? Çabuk ver, kadın rahatsız…”
Ben biraz süklüm püklüm, özür dilemeye çalışarak:
“Karıcığım affedersin, nasılsa aklımdan çıkmış, dönerken ilacı almayı unutmuşum.”
Bu cevabım karşısında birden parladı:
“Ne demek unutmuşum? Annemin hayatıyla ilgili böyle tehlikeli bir anda ilaç unutulur mu?”
“Hanım, bir daha affedersin, elimde olmayan bir suç, dalgınlık hâli bu…”
“Dalgınlık hâli! Güzel özür. Söyle, aklın nerede? Önceleri bu kadar dalgın değildin. Senin kafanda bir bora esiyor. Gönlünü, zihnini dolduran zararlı şeyler arasından ailen için küçük bir yer ayırmayacak bir hâle geldin. Âdeta aptallaştın Hüsnü…”
“Ben yeni aptallaşmadım. Anadan doğma aptalım zaten! Her hâlde zekâsıyla övünülecek bir koca olmadığımı biliyorum.”
“Ya anneme bu gece bir hâl olursa? Senin aptallık özrün bu felaketi örtebilir mi?”
Elimde olmayarak ağzımdan bir kahkaha fırladı. Öfkeden karımın benzi atarak:
“Ne gülüyorsun Hüsnü? Annemin ölümünün seni bu kadar neşelendireceğini tahmin etmezdim doğrusu…”
“Annenin ölümüne değil senin işi bu kadar büyütmene gülüyorum. Korkma ölmez, ne bu gece ne yarın gece. Ne bu sene ne de öbür sene…”
“İşte hayırlı damat bu kadar olur. Bu sözleri beyninde esen sam rüzgârının bilinç bozukluğu söyletiyor. Artık senin kalbinde suyu çekilmiş kuyular gibi aile muhabbeti kupkuru kurumuş.”
“Her şeyde olduğu gibi annen, sağlığı için de işi büyütür. Pire ısırsa akrep sokmuş gibi yaygara koparır. Sen de işi büyütmede anana taş çıkartırsın. Kalçasına sızı girmekle insan bir gecede ölmez. Koca saygısında senin gönlün benimkinden daha çok kuru. Ağzına geleni hemen savurmakta hiçbir zarar görmüyorsun. Benim tahammülüme de o kadar güvenmemelidir. Her şeyin bir sınırı var.”
“Hah hah hah, gevelediğin baklayı ağzından çıkar, içindeki dert meydan görsün.”
“Benim ağzımda bakla, fasulye yok.”
“Bir gün patlayıverecek bir sır var. Bu ifşa gününe kadar sen de benim dayanacağıma inanma.”
“İnanmıyorum hanım, ne yapacaksan yap bakalım.”
“Yapacağım, hem de senin istediğinden âlâsını.”
“Peki, dört gözle bekliyorum.”
Karılık kocalık bağımız hemen kopuverecek kerteye gelir. Bedriye’nin sinirleri boşanır… Bir ağlama tutturur. Ben de bir köşede somurturum. İkimiz de tehlike önünde ileri vardığımızı anlayarak pişmanlıkla susarız. İşte artsız arasız böyle sağanaklar geçirerek yaşıyorduk.
Karımın evde bulunmadığı bir gündü. Ayşe Kadın göğsünden bağlanmış şalvarı, renk renk yemenilerin tandıra çevirdiği koca kafasıyla karşıma dikildi. Duruşunda bir başkalık anlatır gariplik vardı. Bir süre beni süze süze düşündü. Önemli olduğu kadar ağır bir şey söylemek için cesaret toplamaya çalışır şaşkın bir ses ve kaba söylenişiyle “Beyefendi!” dedi. “Bana destur verirseniz size bir şey diyeceğim.”
Hiç hayra yormadığım bu başlangıç üzerine “Peki!” dedim. “Destur veriyorum, ne diyeceksen de bakalım.”
Söyleyeceği sırrı bir işiten olup olmadığını anlamak ister bir hâlle etrafa göz gezdirdikten sonra bir kulağıma doğru eğilerek “Servinaz karnını doldurmuş, doldurmuş!” dedi.
Yanı başımda bir bomba patlamış olaydı beynimi bu kadar altüst edemezdi. Gırtlağımda bir gıcık düğümlendi, bir dakika kadar ağız açamadım. Karı ne diyeceğimi bekliyordu. Susmak tehlikeliydi. En sonunda “Yanlış bir şey olmasın, bu işin doğruluğundan emin misin?” diyebildim.