Hüseyin Rahmi Gürpınar – Mürebbiye (страница 3)
Bir sabah Anjel, karnındaki çocuğu ile Bodler’in oturduğu yere dayanır. Adam yazarlardan ise karı da nazeninlerden, ikisi de ince birer sanat sahibi. Beriki kurnaz ise öteki de fettan. Biri kalemiyle halkı aldatıyorsa öbürü de diliyle âlemi kandırıyor.
Anjel, yazarı, mühim bir kitap yazmakla uğraşırken bulur. Bodler eline kalemi almış -hangi yanlışı, hangi iftirayı, hangi haksızlığı yazmaya kalkışsa yazmam demeyen o kalemi- parmakları arasına sıkıştırmış. Kendisi adamlıktan, insanlıktan çıkmış, göklere yükselmiş, oradan kuş bakışı bir hor görürlükle bütün insan rezaletleri ve kötülüklerini parlak renkler, düzgün sözlerle tasvir ediyor.
Ne duyarlıkta ne dalaverede ikisinin birbirinden bir çekirdek geri kalmadığını söylemiştik ya… Anjel, vereceği haberi müjde olarak vermek ve ona karşı alacağı cevabın da kabulden başka bir şey olmayacağına şüphesi olmadığını göstermek, hiçbir zaman ümitsizlik eseri sezdirmemek üzere tam bir saflık gösterir bir çehre ile söze başlayıp der ki:
“Bonjur Aleksandr Düma! Ne yapıyorsunuz? ‘Trua Musketer’i7 mi yazıyorsunuz? Kalkınız, istikbal ediniz. Matmazel Mari Katerin geldi. Size bir ‘La Dam o Kamelya’8 yazarı takdim edecek.”
Fransa edebiyatını bilmeyen okuyucularımıza, Anjel’in kendine Matmazel Mari Katerin adını vermesi, Bodler’e Aleksandr Düma demesi pek garip ve belki de manasız gibi görünürse de Mari Katerin denilen kadının “Üç Silahşor” hikâyesi yazarı meşhur Aleksandr Düma’nın metresi olduğu ve “La Dam o Kamelya” romanının meşhur yazarı Dümazade’nin dahi bu kanunsuz münasebetten dünyaya gelmiş tabii bir çocuk9 bulunduğu Bodler’ce bilindiğinden Anjel’in bu yersiz sözlerinden maksadının ne olduğunu ilk anda pekâlâ anlamış ve tutturduğu bu yoldan karının içinde boşaltacak daha birçok şeyler bulunduğunu hissetmişti.
Fakat iki kişi arasında görülecek anlaşma kolaylığı bazı derece fikir yakınlığına da bir işaret olacağı cihetle Bodler bu çabuk anlayışı karıya anlatmış olsa çocuğun babalığını yüklenmiş sayılacağından Anjel’in söylediği o muammadan güya hiçbir şey anlayamamış gibi şaşkınlık göstererek:
“Matmazel Mari Katerin kim? Bu odada Aleksandr Düma nerede? Onun oğlu kime takdim olunuyor? Önümdeki eserin ‘Trua Musketer’e benzetilmesine ne münasebet var? Şimdiye kadar çok bilmece işittim fakat her kelimesi başka bir bilmece olan bu söylediğiniz kadar çapraşığına hiç rastlamadım!”
Anjel safça bir kahkaha salıvererek:
“İkramiyesi büyük olan bilmeceler biraz karışık olur. İşte bu da öyle.”
“Acayip, bunun ikramiyesi de mi var?”
“Evet var… Torba içinde durduğu yerde kendi kendine büyüyen bir ikramiye!”
“Hayret matmazel! Hayret!..”
“Bunda hayret edecek bir şey yok. Dur sana bilmeceyi halledivereyim de ikramiyeyi aramızda paylaşalım: Aleksandr Düma, sen, Mari Katerin ben. Dümazade de karnımda. Bilmecenin sandığın kadar karışık olmadığını şimdi anladın mı?”
“
“Adam sen de… Biz yalan söylemek için her sene nisanın birini bekleyecek takımdan mıyız? Bu şarta uyacak olsak ikimiz de aç kalırız.”
Anjel tavrını biraz ciddileştirerek sözüne devam etti:
“Aman Bodler, sen de ne şakacı adamsın! Senin gibi cin fikirli bir adamın böyle geç laf anlar görünmesi ne kadar tuhaf oluyor. Yazarlar zevzek olurlar ama sen de onların en zevzeğisin. Gebe bir kadını bu kadar üzmek iyi değildir.” diye çocuğun raporunu korsajının arasından çıkarıp Bodler’e göstererek davasını ispat etmek için de hazırladığı delilleri hemen sıralamaya başlar.
İş, böylece bilmecelikten gerçekliğe geçince Bodler cenaplarının da yüzü o eski latifecilikten acı bir sertliğe döner. Bodler, o yolda kadınlardan her gün biriyle münasebette bulunmakta ise de bu nazeninler tarafından “Bunun babası sensin!” diye kendine bir çocuk takdim olunacağını en olmaz bir ihtimal suretinde bile aklına getirmezdi.
Anjel, Bodler’in yüzündeki derin kırışıklardan kafası içinde ne gibi hodbince fikirler kaynaştığını hemen anlayarak açılacak çekişmede herife meydanı dar bırakmak için hemen söze gene kendi atılıp dedi ki:
“Mösyö!.. ‘Tabii Evlat’ adındaki eserinizde, geçindirme zorluğundan dolayı kanunsuz evladını boğan anaları, kadınların insan neslini aralıksız devam ettirmeye yarar birer canlı tarla olmak itibarıyla kutsiyetleri dışında bunları sırf nefis lezzeti ile seven, kazara bunlardan bir çocuk meydana geliverince bunu tabiat kanununa aykırı, zararlı bir hâl olarak sayan inkârcı evlat babalarını korkunç bir muhakemeye çekmiş idiniz. Bugün siz de öyle mevkide bulunuyorsunuz. Bakalım evladınız hakkındaki kararınız, anasına yapacağınız muamele, kendi hakkınızda gene kendinizin vereceği vicdan hükmü ne olacaktır? Bunu anlamaya geldim.”
Tereciye tere satmak gibi garip bir fikre düşen Anjel’e karşı, yazar o ekşi suratıyla der ki:
“Matmazel!.. Bu sözlerinizi işiten sizi namuslu bir kocadan dünyaya evlat yetiştirmek gibi takdir edilecek bir niyetle pansiyondan yeni çıkmış toy bir kızcağız sanır. Kadınlığı, ‘insanlık tarlası’ sayarak düşünmek fikri size karnınız şişmeye başladıktan sonra mı geldi? Çünkü daha evvelden sizde böyle bir çocuk severlik hâli yoktu. O kadar yoktu ki birbirimizle bağdaştığımız zaman ne sizde ana olmak isteği ne de bende baba olmak merakı bulunmadığına ikimiz adına da yemin edebilirim.”
“Pekâlâ mösyö! Pekâlâ! Sözünüzün arkasından sayıp dizeceğiniz filozofça fikirleri anladım. Nafile yorulmayınız. O çok yüksek fikirleri böyle benim gibi bir kadına karşı boş yere harcamayınız. Bir kitaba yazınız da âleme para ile satınız. Çünkü o sözlerin hükmüyle ne sizin ne de benim hareket etmek ihtimalimiz vardır. Biz aramızda açık görüşelim.”
“Yok… Hani ya… Evvela siz analıktan, babalıktan, tabiat kanunundan filan söz ettiniz de ben de onun için gerekli cevaplarda acele ettim.”
“Ayıp değil ya mösyö! Benim merak ettiğim bir cihet var. Kendisi ahlakın en derin çukurunda bocalayan bir adam âleme ‘moral’11 dersi vermek için nasıl kitap yazabilir? İşte ben de bunu anlamak istiyorum. Biz ‘fiy püblik’12 namını taşıyoruz. Canı isteyen, bizden çekinir, uzak durabilir. Size ise ‘moralist’13 deniyor. Bu nam altında bütün ayıplarınız gizli, örtülü kalıyor. Bu önemli noktayı bana izah eder misiniz?”
Bodler, alaylı bir gülümseme göstererek:
“Mademki açık görüşmek istiyorsunuz, mademki birbirimizi yine birbirimize riyasız, tabii, olduğumuz gibi göstermek icap ediyor… Ben yazarlık mesleğimce olan teorilerimizi size anlatayım. Fakat siz de bana kendi sanat ve mesleğinizce olan ince teorileri anlatır mısınız? Eğer buna razı olursanız sözlerinizi ben de not ederim. Bu notlar mühim bir kitaba temel olur. Böylece esaslı bir kitap vücuda gelir. Bu çekişmemizle boş vakit geçirmemiş oluruz.”
“Bu teklifinizi bir şartla kabul ederim.”
“Şartınız nedir?”
“Şartım, yazacağınız kitaptan olacak kazancın konuşmamıza sebep olan çocuğa bırakılmasıdır.”
“Yazarların sandığınız kadar fena adamlar olmadıklarını size karşı ispat etmek için kimin olduğu belli olmayan bir çocuğa bu kazancı bırakırım.”
“Bodler!”
“İşin içinde yalan, hile, desise olmayacağı sizin söylediğiniz şarttan evvel kararlaştırılmış bir şart değil miydi ya?”
“İşte ben de bu ilk şarta uyarak çocuk sizindir diyorum ya. Çünkü sizin değildir desem yalan söylemiş olurum.”
“Sizin meslekte olan bir kadından doğacak çocuk kimsenin değildir. O, ancak sizindir matmazel. Şimdi ettiğim vaadi yerine getirmekten başka çocuğunuza bir ikramda bulunamam. Çocuğun olması işinde benim kadar yardımı bulunan bütün tanıdıklarınız bu kadarcık bir lütuf göstermiş olsalar doğacak çocuk Roçilt’zadeler kadar zengin olur, işte ben payıma düşen fedakârlıktan çekinmiyorum. Çocuğunuz hakkındaki şefkatiniz sizi bundan ileri bir dereceye sürüklüyorsa başka taraflara da başvurunuz.”
Anjel, yazardan çocuk adına çekebileceğinin şu vadedilen miktardan ileri götürülmek ihtimali olmadığını iyice anlar. Onun için vadedilen menfaate kanaate mecbur olur. Yazarın, mesleğinin teorisi için vereceği izahatı bekleyerek susar.
Çekişme sonunun böyle bir uyuşmaya vardığını görünce Bodler bir sigara yakar, bir tane de Anjel’e verir. Sigaraların dumanları yılankavi şekillerle tavana doğru yükselmeye başladığı sırada yazar şu suretle işi izaha girişir:
“Matmazel!.. Kendinize ‘fiy püblik’ yani ‘harcıâlem bir kız’, bize, yani yazarlara da ‘moralist’, yani ‘ahlakiyun’ adını veriyorsunuz. Bu iki sıfatın bir arada söylenmesi iki zıt şeyi toplama gibi görülür ise de bu iki sanata şimdiki moral noktasından bakılınca aralarında görülecek şey büyük bir uzaklık değil, aksine apaçık bir yakınlıktır. Ahlakiyundan olmak için ahlaksızlığı tetkik etmek icap eder. Bir işle fazla uğraşmak, insanın o şeyle senli benli olması sonuna varacağından tehlikeli bir fen denemesinde bulunanların bazen bu deneme sırasında fen yoluna kurban gittikleri görüldüğü gibi, âleme ahlak dersi vereyim derken ahlaksızlık çirkefine düşüp dibi boylayanlar da görülmemiş değildir. Tarih, pek çok büyük yazarların küçüklüğünü ve ahlakçılardan bir haylisinin ahlaksızlığını bize bugün gösteriyor. Bundan fazla eski moralistler ile şimdikiler arasında büyük fark vardır. Hatta ‘moral’ kelimesinin manası bile bütün bütün değişti. Eski Yunanlılarda ‘moralist’ sayılan Teofrast’lar, Plutark’lar, Maksim’ler; Romalıların Çiçeron’ları, Senek’leri, Mark Orel’leri ve daha doğru söylenilmek istenirse bizim (Fransızların) dünkü Montenyi’lerimiz, Roşfuko’larımız, Paskal’larımız, Labruyer’lerimiz bugün hayata geri dönmüş olsalar, bunlardan her biri kendi zamanlarında öğretmiş oldukları ‘moral’in bugünkü peydah ettiği aksi neticeyi görerek şaşırıp kalırlar ve şimdiki morali öğrenmek için yeniden okumak zorunda kalacakları için buna da belki canları sıkılır. Eski ‘moral’ ile yenisini, hele ‘edebiyat’ ile ‘moral’i birbirinden ayırmak lazımdır. Her parlak söz, kaideye uygunluğu yüzünden ‘edebiyat’tan sayılabilirse de edebiyattan olan her şey ‘moral’ olamaz. Eski zaman ahlakçıları pisliğe el değdirmeden bunun ne olduğu hakkında hüküm vermek ve fikir söylemek gibi garip iddiada bulunurlarmış. ‘Natüralizm’ ve ‘eksperimantalizm’ usulleri edebiyatta da kullanılmaya başlayalı beri arama ve yazma yolları değişti. Klot Bernar’ın deneme usulünü fizyolojiye, hekimliğe tatbikinden sonra roman da tetkik usulleriyle tecrübe fenleri sırasına girmek istidadını gösterdi. Fenler iki kısımdır: Birincisi sadece tetkik ile ne olduğunu bulmaya uğraşılanlardır ki tetkik eden kimsenin bundaki fence araştırması yalnız tabiatı tetkikten ibaretti. İkincisinde ise tetkik eden kimse yalnız tabiatı tetkik ile kalmayıp tabiat üzerine tesirler icrasıyla tecrübe usulünü kullanabilir. Böylece astronomi, jeoloji, mineroloji, botanik, zooloji fenleri birinci kısımdan, fizik, kimya, fizyoloji ilimleri dahi ikinci kısımdan savılır. Buna göre biz de romanlarımızda yaşatacağımız kişileri tabiattan birer tip (örnek) olmak üzere seçer, bunların ana babalarından, atalarından miras olarak alacakları bünye, huy ve başka her türlü yaradılış hâlleri ile sonradan içinde yaşayacakları âdetler, ahlak ve yaşama usulünü göz önünde bulundurarak filan şartlar altında doğup ve filan sosyal şartlar içinde yaşayan bir adamın ömrü, rastlayacağı hayat vakalarına göre nasıl geçmesi ve ne gibi neticeler göstermek gerekirse bunu son derece tabiata uygun bir şekilde anlatırız. Eğer bu yoldaki tetkikler ve tabii anlatışımızda ne kadar başarı gösterirsek cemiyetçe bundan mühim neticeler, yararlı hareketler elde edilir. Filan yaradılış ve hayat şartları ile yaşamış bir adamın hayatının sonucu bizce maddi olarak görülse bile, o şartlardan bazılarını değiştirsek işin sonuna da tesir etmesi gerekli değişiklikleri bize keşfettirecek fen işte ‘roman eksperimantal’dir.14 Sanatımızın böyle çapraşık cihetleri bulunduğu için matmazel, tatbik edilebilen bazı işleri kendimizde denemek isteriz. Bu on dokuzuncu hasta asrın ahlakça olan zehirlerini kendimize aşılarız. Bazı tehlikeli hastalıklara çare bulmak için korkunç hastalıkların tohumlarını vücutlarına aşılayan fen fedakârlarından o tesir ile ömürlerinin sonuna kadar sağlıkları, kanları bozuk kalanlar olduğu gibi bizde de o çeşit tecrübe zehirlerinden kurtulamayanlar bulunabilir. Fakat halkça göz önünde bulundurulacak şey söyleyen kimsenin kendisi değil, söylediği sözdür. Kansızlığa tutulmuş bir hekimden kuvvetlenme için reçete alanlar ve o ilaçlardan bazı da fayda görenler yok mudur? Öyle bir hekimin reçetesi kendine iyi gelmez de başka bir bünyeye iyi tesir edebilir. Hekimlerin hasta olmamak, uzun ömürlü olmak gibi öteki insanlardan başka bir imtiyazları yoktur ya! Bunlardan genç, ihtiyar çeşitli yaştakilerin her türlü hastalıktan her gün öldükleri görülüyor. Bu hâlden ne hekimlere yılgınlık geliyor ne de onlara başvuranlara ümitsizlik. İşte matmazel biz, kendinin tutulmuş olduğu aynı hastalığa tutulmuş başka bir hastayı iyileştirmeye uğraşan doktora benzeriz. Bu eksiklik yalnız bizim mesleğimizde değil, öteki mesleklerde de vardır. Bir avukatın, vicdanına aykırı geldiği hâlde, bir cani ve suçsuz için bağış veya mücazat istemesi de buna benzer. Ahlakın en aşağı çukurunda bulunan bir adamın âleme ahlak dersi vermesindeki hikmeti şimdi anlayabildiniz mi?”