Hüseyin Rahmi Gürpınar – Mürebbiye (страница 2)
Anjel, doğdukları zaman nüfus kütüğüne yalnız annelerinin adıyla yazılan nikâhsız çocuklardan idi. Sefahat sonunda olan bu gibi çocukları çok defa babaları kabul etmediği gibi anaları da tehlikesinden korkarak düşüremedikleri için istemeye istemeye doğurduklarından analarının istekleri dışında dünyaya gelen bu çocuklar iyi ve kötüyü ayırabilecek yaşa gelip ortada bir “baba” bulamadıkları zaman insanlar arasındaki bu mevkisizliklerinden çıkan bütün felaketlerini analarından bilirler. Her bahtsızlıklarının tek sebebi olarak meydanda yalnız onu görürler. Anasına karşı olan bu düşmanlık duygusu Anjel’de de vardı. Fransa’da beraber bulundukları zaman bazı günler saç saça baş başa dövüşürlerdi. Anjel, annesini “Babamın adını söyle.” diye sıkıştırırdı. Anasının, o zavallı kadının ise dünyada bilmediği, düşünüp düşünüp de bir türlü kestiremediği bir şey varsa o da kızının hayatına sebep olan kimse idi. Anjel’in zorlamasından pek ziyade bıktığı günler kadıncağız birkaç düzine erkek adı saydıktan sonra, “Kimin kızı olduğunu ben ne bileyim? İşte bunların içinden babanı ara da bul!” diye haykırırdı.
Anjel, Paris’in fuhuş süprüntülüğü içinde fışkıda yetişen mantar gibi olgunlaşmaya başlayınca daha kadınlık çağına girmezden birçok zaman önce o da anasının yoluna saptı. Henüz küçüktü. Fakat fahişelikte anadan doğma istidadı yüzünden o işte anasından usta çıktı.
Paris’in rezalet alışverişi pazarında epey zaman dolaştıktan sonra sonunda bir gün o da anasının uğramış olduğu kazaya uğradı, yani gebe kaldı. Birkaç ay evvel “aman”4 tuttuğu Mösyö Andre adında bir herife giderek karnındaki çocuğun babasının kendisi olduğunu iddia etti. Fakat Andre bu iddiayı şiddetle reddetti. Bu kabul etmeyiş karşısında Anjel kameti azıştırdı.5 Kızın çok yaygara ettiğini görünce Andre son derece öfkelenerek “Ben seninle serbest bir hâlde yaşadım. Bu yaşamadan çıkacak bütün iyilik ve kötülük sana aittir matmazel! Söylediğin çocuk üzerinde babalık iddia etmek istesem bile öteki amanlarınızdan birinin hakkını almış olmayacağımdan emin değilim.” cevabım verdi. Karşılık gördüğü şirretliğe hiç ehemmiyet vermeyerek “matmazel” cenaplarını kapı dışarı kovdu. Anjel, çocuğun babasının Andre olduğunu biliyordu. Ama herif babalığı üstüne almadıktan sonra çocuk anasının bu bilgisi ne kadar gerçek olursa olsun para eder mi?
Kapı dışarı ümitsiz surette kovulduktan sonra matmazel düşünür. Çocuğu Andre’ye kabul ettirebilmek hususundaki zorlukları teker teker aklından geçirir. Artık Andre’den bir iş çıkmayacağına, işi bir başka kalıba dökmek lazım geleceğine karar verir. Anjel bu işte kendi vicdani kanaatine göre doğru bir harekette bulunmuştur. Fakat bu gibi işlerde doğrulukla iş yürür mü? Bu gibi zor hâllerde en doğru hareket maksada eriştirebilecek olan harekettir, işin içinde ne kadar yalan dolan, eğrilik büğrülük olursa olsun, siz işin sonundaki maksadın elde edilmesine bakınız. “Gerçek” işte odur. Anjel, karnındaki çocuğa bir baba aramıyor mu? Maksat işte o babayı bulmak ve çocuğu o babaya kabul ettirmektir. İş çok sade. Bir maksat, bir neticeden ibaret. Bir kere bu mesele şu iki basit temel üzerine kuruldu mu bunu halletmek için yapılacak hileler, yalanlar ikinci derecede kalır. Anjel, Andre’ye gitmeden önce bu inceliği düşünememiş olmasına hayıflanır. O kovulmanın sonu olarak kazandığı tecrübe üzerine kendi kendine,
Çocuğunun babalığına uygun bulduğu bu zat meşhur yazarlardan Mösyö Bodler6 adında biriydi. Hiç yazar olup da hassas olmamak, hassas olup da insaflı bulunmamak, insaflı olup da gereken şeyi yapmaktan çekinmek kabil midir? Hem yazarlar dalgın adamlardır. Hele romancı, tiyatrocu kısmını aldatmak kolaydır. Bunlar eserlerinde her gün bin türlü yalan yaza yaza yalanı sahiden, olanı olmayandan, gerçeği zıddından fark edemeyecek hâle gelirler. Bütün hayat manzaralarına roman diye bakarlar. Her yalan dolu işi hakikat şeklinde göstermeye, her gerçeği roman yoluna sokmaya uğraşırlar. Yalanın sözle olanı bir ahlak edepsizliği sayılırken kalemden çıkanı hüner sayılmak, kitap şeklinde para ile satılmak medeniyet terakkisinin yazarlara verdiği garip bir imtiyazdır. İşte Mösyö Bodler de yazdığı yalanlara kendisi gülüp âlemi ağlatan bu çeşit kalem sahiplerinden idi.
Matmazel Anjel’in yatak arkadaşlığı ettiği hesapsız mösyöler içinde çocuğuna baba olmak üzere Andre’den sonra Bodler’i seçmiş olması bu adamın yazar olması, yazarlığın ayrılmaz bir hassası sanılan hisliliğinden, kalp inceliğinden faydalanmaktan çok başka mühim bir sebepten ileri gelmişti. O mühim sebep de Bodler’in “Sefil Çocuklar -veya- Tabii Evlat” diye beş perdelik bir dramın yazarı olmasıydı. Bu dram, Paris’in tiyatro sahnelerinde yüzlerce defa oynanmış ve her oynanışında seyircilerin gözlerinden çeşme gibi yaş boşanmış, bu eser Bodler’in şöhret kazanmasına sebep olmuştu.
Yazar, bu piyesinde düşmüş anaları, ahlaksız babaları, Fransa’daki halkın beşte ikisini kanun hükmünce şüpheli bir hâlde, insan cemiyetine karşı bağsız hâlde bırakan o canavarları layık oldukları dille meydana koymuş, kanun dışında bu gibi münasebetlerin insanlarca sebep olduğu fenalıkları felsefe, ahlak, hukuk daha bilmem ne fenlerine göre teker teker incelemiş, böyle gizli veya açık bağlar sonunda meydana gelmiş olan zavallı çocukları bazı hayır tesisleri veya kilise kapılarında büyüterek bunların ellerine geçinme vasıtası olarak öldürme, çalma, yankesicilik aletleri verip bütün ömürlerinde türlü fesatlar içinde yüzdürdükten sonra zavallıların sonunda küreklerde, prangalarda nasıl can verdiklerini seyredenlerin dehşetten tüylerini ürpertecek derecede acıklı bir surette anlatmış. Yazar bu eserde gösterdiği edebiyat kudretine ve inceleme ustalığına âlemin ağladığını görünce kendisi de gözyaşlarını tutamamış, Bodler kendi kaleminin belagatine yine kendisi sade bir seyirci olarak ağlamış. Fakat işin asıl ağlanacak tarafı, oyun bittikten sonra birçok seyirci mösyölerin yine metreslerini kollarına takarak tiyatrodan çıkmalarıdır. Galiba Mösyö Bodler de o acıklı piyesin sahneye konduğu ilk geceden kalan bir acıma içinde Anjel ile zevk ve eğlence masasını kurmuş, o gece tiyatrodaki seyircilere gösterdiği sahneye onlarla beraber kendisi de ağlamışken besbelli âlemin bu ağlayışına gene o gece içinde Bodler metresiyle beraber pek çok gülmüş, eğlenmiş. Avrupa’nın bugünkü ahlak ve alışkanlıklarına inceden inceye bir gözle bakılıp düşünülürse buna benzer acayip hâllerde insan şaşacak veya gülecek bir taraf göremez. İşte bu gözle bakılırsa ne yazarın davranışı kusurlu bulunur ne de halkın o hâline gülünür. Bodler o piyesin öğütlerine göre davranmak için değil, para kazanmak isteğiyle yazmıştı. Onu seyretmeye gelenler de oraya ahlak dersi almak için değil, hoşça bir vakit geçirmek için gelmişlerdi. Ama o kadar kişi ağladı denecek. Ağlasınlar… Tiyatroda ağlamak, gülmenin başka bir şekli demektir. Zaten fizyolojide “gülme” ile “ağlama” arasında, bazı hâllerde fark yok gibidir. İkisi de sinir zayıflığından ileri gelir. Eğer ağlamakla ahlak düzelseydi dünyada çocuklardan uslu akıllı kimse bulunmazdı.
Anjel, “Tabii Evlat” yazarının duygu inceliğinden, sinir zayıflığından faydalanabileceğini ümit ile çocuğu Bodler’e mal etmek için ne yolda düşünüp ona kanaat verecek deliller ileri süreceğine, “Ben sana eylülün yirmi dördüncü günü saat üçte Bulvar Dezitalyen’de köşebaşında rast gelmedim miydi? Bir arabaya binip gezmek için filan ormana gitmedik miydi? Hatta o gün orada filan filan madam veya mösyölere rastladıktı. Canım hatırlamıyor musun? Ormanın bilmem kaç numaralı kestane ağacı altında filan filan maddelere dair uzun uzadıya bahisler yürüttüktü, işte o akşam filan lokantada yemek yiyip de geceyi de filan yerde geçirmedik mi?” yolunda birçok sorulu cevaplı sözlerle dolu o kadar ustaca bir konuşma tertip eder ki çocuğun babası Bodler olmak gerekeceği hususunda Anjel’in kendisinin bile şüphesi kalmaz.