реклама
Бургер менюБургер меню

Hüseyin Rahmi Gürpınar – Efsuncu Baba (страница 2)

18

“Söyle ki bileyim…”

“Eski Osmanlı şuarasının merakıdır. Her şarkıya bir eşek bağlarlar… Bunun da birçok meselasını getirdi. Okuyayım da dinle:

(Eşek) çeşmin hazretinde bıngır bıngır ağlayor, Langa’nın bostan dolabı matem ile çağlayor.

Sonra efendim:

(Eşek) elemi çekme gönül nafile şeydir.

ve

Hep ah edip zırlarsın gönül eşeğim durmaz.

Ve daha böyle eşekli beyitler bin tane vardır. Hepsini bir araya toplasan koca bir kervan olur. Ahurlar almaz… Zo bu ne meraktır? Ne gustodur? Artin Ağa ile çok düşündük. Şuara lafına hiç akıl erer ahbar? Herif anzorotu yutmuş. Kafayı tutmuş, fikrine ne ki geldiyse laftır deyi meydana koymuş. Sen ben söylesek kimse kulak asmaz. Lafımıza on para veren olmaz. Agop’u Kirkor’u kim alır? Kim satar? Dinle beni ki biraz edep olasın.”

“İşte dinleyorum. Sen de lafa bir başladın mı kafa patlatırsın. Ne ise devam ol… Dinleyorum…”

“Artin Ağa’nın defterini başından dibinicek mütalaa ettik. Eski derin Osmanlı şuarasının gustolarını aradık. Evelki zamanın beyitleri hep ‘divane âşık’, ‘aşüfte karı’, ‘kambur felek’ ve içlerinden arak, bade, şarap; hayvanlardan eşek, bülbül, ahu, ceylan, yılan; çiçeklerden gül, sümbül, yasemin, lâle ile doludur. Öyle şimdikiler gibi şampanya, gazoz, körasu, şartröz, viski, konyak, bira ve kokulardan kamelya, leylak, çayırkokusu, atkeston, lüben falan bilmeyorlar…”

“Her zamanın şair şuarası lafın vaktinin gidişine uydurur. İşte asıl kurnazlık da buradadır.”

“Şimdiki zamanede öyle dipsiz, kıyak, derin şuara var imiş ki seksen kulaç aşağı insen lafın dibi bulunmaz imiş…”

“Bu yenilerden fikrine hiçbir şey sındıramadın?”

“Bunların dediklerini kendilerinden başka kimse ağnamaz imiş…”

“Artin Ağa ile siz bunları deftere çekip gustoya koysanız olmaz?”

“He biraz uğraştık. Lakin bizim hesaba, bizim kantara gelmeyor. Bunların köfteleri bizim havalardan makam tutmayor… Akordaya uymayor. Yalnız alafranka tonaya gelor. Bu yeni şair şuaranın içinde öyle cakalı söz doğuranları var imiş ki Frenklerin meşhur şuarası Köse’dir Müse’dir? Gugo’dur, Hügo’dur? Nedir işte bu kıyak herifler mekabirlerinden5 kalkup da bu beyitleri okuyacak olsalar hayran kalup şaşarlar imiş ki acep bu lafları eden biziz yoksa Türklerdir? Ayırt edemezler imiş… O kadar engine, derine varmışlar, dibe oturmuşlar…”

“Boş laf etme Agop! Bilirsin maymundan büyük ayı vardır… Dünyadır bu, her aygırıdan daha aygırı, her dipsizden daha dipsiz bulunur… Engine çıkıp, derine varıp da ne yapacaklar ki? Torik avlayacaklar?”

“Ahbar bu nazik işin içine bir de torik sokar isen eh altık laflar tuzlu lakerdaya döner…”

“Toriği beğenmedin ne nev balık istersin?”

“Biçimsizlenme zo! Böyle yüksek laf ederek toriğin, palamutun ne sırası vardır? Söyle bakayım, Artin Ağa’dan geçtiğin bu meyhane şarkısı hangi makamattandır?”

“Uşak…”

“Uşağa beğenmem. Aşağı havadır…”

“He ben de bilirim. Mekamatın etbaı takımındandır. Bayağı şeydir. Fakat eşekli şarkıya da uşak makamı uyar, öyle değil mi?”

“Ağır aksar daha yaraşıklı düşemez?”

“Sen her şeyi ağır aksar sanırsın? Mısır merkebi vardır ki beygiri ardında bırakır.”

“Zo divane olma. Mısır’ın eşeği Mısır’da gider. Sıcak hava ister. Çünküm sertesi beyazdır. Buraya gelirse kulakları öne düşer… Türkçe bilmez; Arapça, İngilizce ağnar…”

2

“Divane dedin de fikrime geldi. Hani buraya gelen ufacık herif üç gündür gözükmeyor… Ne oldu acep?”

“Meraka kalma… ‘Kuyruğunu fikrine getiren, tilkiyi görür.’ derler. Nerede ise bugün yarın zıp deyi karşımıza çıkar.”

“Be ahbar o herif ne biçim budaladır. Ağnayamadım. Pek akıllı bir adam çalımı atmak ister…”

“Zaten her budala böyledir. En en budalalar akıllı kurumu satarlar… Görünüyor ki bu herifin beyni üç yüz dirhem eksiktir…”

“Herifin kafasını kantara urdun ki dirhemile laf edorsun?”

“Zo o, sözün pelesengidir. Bir adama beş paralık aklı yok derlerse bu fiyatı daryenin estimatoru koydu sanırsın?”

“Eh uzatma be kardeş biz yine divanemize gelelim.”

“He he, laf yine oraya gelecek a… Bu divane şu oturduğumuz mağara merdiveninin üst başından görünür. Ayağını birinci basamağa indirmezden evvel uzun uzun düşünür. Sağını atarsın? Yoksa solunu? Buna bir türlü karar veremez. Düşünür düşünür… Nihayet cebinden bir kitap çıkarır. Sanki o günü merdivenden hangi ayağını evvel atmak daha uğurlu olduğunu o kitapta yazor zannedersin. Efendim en nihayet büyük bir cesaretle adımını atar. Beş altı basamak iner. Yine durur.

Etrafına bakınır. Dinler… Dinler… Sanki sanırsın ki boşluk içinden ona laf söyleyen hayaller vardır. Arpa içine dalmış kumru gibi düşünür… Mır mır eder. Haydi babam, bakarsın ki indiği basamaklardan telaşe ile tekrar yukarı çıkar. Yanlış bir iş etmiş olduğunu o zaman ağnarım. İşte böyle iner çıkar. Sabahleyin gelmiş ise müezzin hoca minarede öğleni bağırır. Seninki nihayet aşağı inebilir. Yine çıkar keyf sarfoş gibi yalpalanarak etrafını tuhaf tuhaf dikiz eder. Yine görünmez adamlarla konuşur. Ne dediğini işitmem. Yalnız dudakları oynadığını görürüm. Sonram bu mahzenin duvarlarında bir şeyler okur… Direkleri birer birer sayar. Ağnamak ister ki cümle-i âlemin dediği gibi bin bir tanedir? Yoksa eksiği vardır. Kıyafetlerine bakılırsa akıllı sanılır bazı efendiler de bu hesabı benden sordular. Dediler ki:

‘Usta kazaz, bu direklerin hiç hesabına oturdun? Bin birdir?’ Doğrusunu söyleyim. Hiç saymadım. Anam bana dedi ki: ‘Agop sen Binbirdirek’te yer altında çalışorsun. Sakın aklına uyup da direkleri saymayasın. Uğur değildir.’ Kırk yılda bir kocakarı sözü dinlemek lazımdır, derlerse işte ben de dinledim. Saymadım. Zo ben bu direklerin çetelecisiyim? Gelen geçen sayısını benden sorar, işte görünüyor ki üç yüz dane bilem yoktur. Yedi yüz biri nerede? Tevarihte öyle yazor imiş. Ağnadım ki tevarih denilen düzme kitapta çok boş laflar vardır. Gözlerimizin önündeki bu direklere ‘bin bir’ deyi bir iddia kor ise gözlerimin önünde olmayanlar için ne kantinler atmaz… Bazen buraya Yahudi tercümanlarla beraber seyyah Frenkler gelirler… Hepsi de önlerine birer kitap açarlar. Bu direklerin diplerini karıştırırlar. Oralarını okşarlar. Tepelerine bakarlar. Sonra kitabı okurlar. Tercümana sorarlar. Yahudi onlara öyle martavallar atar ki hoşlarına gelirse avuçla bahşiş toka ederler. Bu bizim kazazcılık da bir zanaattır sankim? Vaktiyle neye Frenkçe öğrenip de bir tercüman olmadık?”

“O Yahudilerden hiç sordun? Evvelden burası ne imiş acep?”

“He sordum. Burası Ceneviz padişahlarının şarap mahzeni imiş…”

“Vay köpoğlu herifler vaktiyle amma da şarap içmişler ahbar?”

“Bunda içleri şarap dolu birkaç fıçı bırakmış olaydılar…”

“Ahbar kaç bin senelik şarap… Yudumu alan ah aman aman bağırıp devrilir idi.”

“Kirkor, işin şurasını iyice fikrinde sakla ki buraya bir Frenk gelüp de direkleri sayar ise bu hesabı boşuna yapmaz. Mutlaka bundan bir avanta çıkarır.”

“Ahbar lafıma kanarsın? Bizim o divane dediğimiz herif de bu direkleri boşuna saymayor. Günün birinde bundan koskocaman bir iş çıkaracaktır. Divane o değil… Biziz…”

“Öyle ağnayorsun?”

“He…”

Kirkor sesini indirerek dört yana gizli bakışla:

“Antika para? Yani eski “meskûrat”?6 mücevherat, elmas? Ne çıkaracak acep?”

“Zo ben bilirim?”

“Bilmeyor isek bilmeye uğraşalım. Bu herif divane değildir de kendini âleme keenne7 o tarzda yutturmak ister olmasın?”

“Düpedüz divanedir? Yoksam böyle gösteriş edor. Kefşemedim…”

“Bakalım yeri kazacak? Duvarı oyacak. Nereden mal çıkaracak? Biz de kurnaz olalım. İşin dikkatinde olmayor gibi duralım…”

“Şimdilik bir yeri kazdığı yok. Yalnız direklere okuyup okuyup püf edor…”

“Eh bundan ne çıkar?”

“Ne çıkacağını göreceğiz ahbar. Aman Yahudiler duymasın! Onlar kurnaz millettir. Efsunu bu herif okur. Defineyi çıfıtlar çıkarırlar. Sonram bize karşıdan parmak yalamak kalır…”

“He Yahudilerin kurnazlıklarını bilirim. Ben cahil kaldım. Fakat büyükbabam Bedros ülâme bir adam idi. O, pek tevarih okurmuş. Bize ağnadır idi ki Çemberlitaş evvelden birinci boğumundan ta tepesine kıdar yekpare altun imiş…”

“Sahi diyorsun Agop?”

“Zo büyükbabam yalan söyler hiç?”

“Ben şimdiyecek işte bunu hiç duymamıştım.”

“Senin ne duyduğun var ki hımbıl!”

“Benim bildiğim Çemberlitaş dibinden tepesine kıdar mor kırmızı bir kayadır… Bunun altunu nereye gitmiş? Yahudiler aşırmış?”

“Patlama sabır ol, ağnatacağım…”

“Aman çabuk et!”

“Ta yeniçeriler zamanında Yahudiler bir gece herkes uyuduktan sonram Balat’tan kalkmışlar… Çemberlitaş’a gelmişler. Altunları erisin deyi Çemberli’nin altına ateş yakmışlar…”