18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Гюстав Флобер – Madam Bovary (страница 17)

18

“Hadi, hadi… Susunuz, Mösyö Homais! Siz bir günahkâr… Dinsiz, imansız bir adamsınız!”

Eczacı derlendi:

“Ben mi?” dedi. “Ben dinsiz değilim. Benim de kendime göre bir dinim var. Hatta onların bütün o gülünç ayinleriyle ve türlü hokkabazlıklarıyla topundan ileri dinim var. Ben Tanrı’ya taparım. Onun yüceliğine, yaratıcı varlığına imanım var. Yurdumuza ve ailemize karşı vazifelerimizi yapalım diye bizi buraya, şu dünyaya getirmiş, işte o kadar. Daha ötesi bana lazım değil… Kiliseye gitmeye, orada gümüş tabakları öpmeye, bizden daha mükemmel yiyip içen birtakım düzenbazların, benim kesemden beslenip göbek yapmalarına lüzum görmüyorum. Çünkü insan Cenabıhakk’ı, eski insanlar gibi, kırda, ormanda, hatta gök kubbesi karşısındaki hayranlığıyla da kutsal sayabilir. Benim Tanrı’m Sokrates’in, Franklin’in, Voltaire’in, Beranger’in Tanrı’sıdır. Benim imanım, kaba saba dağlı bir köy papazı çömezinin inancı ve 1789 İhtilali’nin ölmez prensipleridir! Bundan dolayı elinde asa, çiçekli bahçesinde gezen, dostlarını balina balığı karnında barındıran, bir çığlıkla ölen ve üç gün sonra gene dirilen bir kimsenin, Tanrı’nın aptal bir kulunun varlığını kabul edemem. Bunlar esasen saçma ve temelinden bütün fizik kanunlarına taban tabana zıt şeylerdir ki bize papazların nasıl düşük bir cehalet içinde uyuşup kaldıklarını ve halkı da nasıl kendileri gibi o cehalet batağına sürüklediklerini gösterir.”

Eczacı etrafına bakınarak sustu. Böyle bakınırken karşısında bir halk kalabalığı arıyordu; çünkü hararetli hararetli konuşurken bir aralık kendini Belediye Meclisi toplantısında sanmıştı. Fakat lokantacı kadın onu dinlemiyor, hep dışarıya kulak kabartıyordu. Çok geçmeden Kırlangıç kapının önünde durdu. Biri önde olmak üzere arabaya üç beygir koşulmuştu.

Yonvil’in burjuvalarından birkaçı oraya birikti. Her kafadan bir ses çıkıyor, kimi havadis soruyor, kimi de şehirden getirdiği şeyleri görmek istiyor, Arabacı Hiver ise hangi birine cevap vereceğini bilemiyordu. Kasabanın siparişlerini dükkân dükkân gezerek şehirden o temin ederdi. Kunduracıya kösele, nalbanta nal, otelci kadına bir varil ringa balığı, modistradan şapkalar, berberden takma saçlar getirir; hayvanlar arabayı kendi kendilerine çeke dursunlar, kendi ayakta yüksek sesle bağırarak evlerin önünden geçerken bu paketleri ayırır, havalelerin üstünden avlulara atardı.

Yolda bir hadise onun gecikmesine sebep olmuştu. Madam Bovary’nin tazısı nasılsa kaçıp tarlaların arasında kaybolmuştu. Tam bir çeyrek saat ıslık çalarak onu çağırmak icap etti. Hiver yarım fersah kadar geri dönüp her dakika onu görecek gibi olduğu hâlde köpek bulunamamış ve araba yoluna devama mecbur kalmıştı. Emma, ağlayıp sızlamış, sinirlenip öfkesini Charles’tan almıştı. Arabada bulunan manifaturacı Mösyö Lörö bin dereden su getirerek Madam’a teselli vermiş, kaybolan nice köpeğin seneler geçtikten sonra gelip sahiplerini bulduğunu anlatmıştı. Hatta, diyordu, söylediklerine göre bir köpek böylelikle İstanbul’dan Paris’e kadar gelmiş, başka bir köpek de düpedüz elli fersahlık yol almış, yüzerek dört şehirden geçmiş, hatta kendi babasının tüylü bir finosu varmış ki on iki sene kayıplara karıştıktan sonra bir akşam yolda hiç haberi yokken apansız arkadan gelip ihtiyarın omzuna sıçramış.

2

Arabadan ilk inen Emma oldu. Onun arkasından Felicite, Mösyö Lörö ve bir de sütnine indiler. Akşamdan beri bir köşede deliksiz uyuyan Charles’ı uyandırmak icap etti.

Homais yanlarına gelerek Madam’a derin saygılarını, Mösyö’ye iltifat ve sevgilerini bildirdi. Bir hizmetlerinde bulunmakla kendini bahtiyar sayacağını ve karısı bulunmadığı için tek başına gelmek zorunda kaldığını samimi bir tavırla ilave etti.

Madam Bovary mutfağa girince hemen şömineye yaklaştı. Parmaklarının ucu ile eteklerini diz kapakları hizasından tutup topuklarına kadar kaldırdı ve siyah potinler içindeki ayağını ocağa doğru uzattı.

Çiğ bir ışık, robunun örgüsüne, beyaz derisinin gözeneklerine, hatta ara sıra ateşe bakarken kırpıştırdığı göz kapaklarına kadar bütün vücudunu baştan ayağa aydınlatıyor, aralık duran kapıdan giren rüzgârın üflediği ateşten, hazin bir alev rengi dalgalanarak üstünden geçiyordu. Şöminenin öbür tarafında kumral saçlı bir genç, sessizce ona bakıyordu.

Liyon d’Or’un ikinci temelli müşterisi olan Noter Yazıcısı Mösyö Leon Düpvi’nin Yonvil’de çok canı sıkıldığı için yemek zamanını geciktirir ve gece konuşup vakit geçirebileceği yolcuların geleceğini umarak beklerdi.

İşini bitirdiği bazı günler ne yapacağını bilemediği için tam vaktinde gelir ve o zaman, çorbadan peynirine kadar, bütün yemekte Bine ile başbaşa kalmaya tahammül ederdi. Onun için yeni gelen yolcularla beraber yemeğini yemesini lokantacı kadın teklif ettiği vakit Leon bu teklifi sevinçle kabul etti. Bunun üzerine büyük salona geçildi. Madam Le Fransua oraya dört kişilik gösterişli bir sofra hazırlamıştı.

Homais nezleden çok korktuğu için başındaki Yunan fesi ile oturmasına müsaade istedi.

“Madam mutlaka biraz yorgun olacaktır, öyle değil mi? Bizim Kırlangıç’ta insan öyle sarsılır ki!”

Emma, cevap verdi:

“Hakkınız var, fakat öyle rahatsızlıklar benim hoşuma gider. Ben yer değiştirmekten hoşlanırım.”

Noter yazıcısı içini çekerek tasdik etti:

“Bir yere çivilenip kalmak ne tatsız şeydir!”

Charles atıldı:

“Ya benim gibi hep at üzerinde ömrünüzü geçirmeye mecbur olsanız…”

Leon, Madam Bovary’ye bakarak acele cevap verdi:

“Bence bundan iyi bir şey olamaz… Ama yapabilene…”

Eczacı:

“Zaten bizim yörede doktorluk pek zahmetli bir iş değildir.” diyordu. “Çünkü bütün yollarımız araba yoludur. Çiftçilerimizin hâli vakti yerinde olduğu için iyi de ücret verirler. Bakılırsa buradaki hastalıklar, adi bağırsak iltihapları, bronşitler, safra bozuklukları gibi her zamankileri saymayacak olursak, hasat mevsiminde ara sıra kendini gösteren sıtmadan ibarettir. Hemen hepsi az tehlikeli ve kayda değmeyen şeyler. Yalnız köylülerimizin sıhhi şartlara uymayan acınacak meskenlerde yaşamalarından dolayı çoğunun kanları bozuktur. Ah, Mösyö Bovary! Zannederim sizi en çok uğraştıracak olan şey, halkın cehaleti ve batıl itikatları olacaktır. Israrla geleneğe bağlı olanlara karşı ilminiz her gün mücadelede bulunacak, onların inadı ile çarpışacaktır. Çünkü hâlâ tıbbi tedavi yerine Növen dediğimiz bilinen dokuz günlük ibadet ve perhize, okunmalara, papazlara başvuruluyor da doktora, eczacıya gelinmiyor. Bununla beraber, doğrusunu söylemek lazım gelirse, iklim ve hava bakımından, yeriniz hiç de fena değildir. Bucağımızda birkaç da doksanlık gösterebiliriz. Kışın termometre ancak dörde kadar iner ve en sıcak mevsimde nihayet yirmi beş otuz santigrat dereceye çıkar. Bu da Reomür hesabıyla en çok yirmi dört ve İngiliz ısı ölçüsü olan fahrenhayt hesabıyla elli dört eder, fazla değil! Bir taraftan poyraz ve karayele karşı Argöy ormanları bize siper olurken bir taraftan da batı rüzgârlarına karşı Saint-Jean kıyılarının sığınağında bulunuruz.”

Madam Bovary gene genç kâtibe bakarak sordu:

“Bari bu taraflarda gezme yerleriniz var mı?”

“Oh! Pek az, şurada ormanın kenarındaki yamacın tepesinde Patür denilen bir yer var. Bazı pazarlar oraya gider, elime bir kitap alır, güneşin batışını orada seyrederdim.”

Artık sade ikisi konuşuyordu. Madem Bovary ona uydu:

“Güneşin batışı kadar hayran olduğum hiçbir manzara yoktur, hele denizden batışı olursa.”

“Oh! Ben denizi tapınırcasına severim.”

“Sanki ruh bu sonsuz genişliklerde daha serbest yüzer değil mi? Sanki o genişliklere daldıkça ruhumuz yükselir ve o bize sonsuzluklardan ve idealden ilhamlar verir… Size de öyle gelmiyor mu?”

“Dağların peyzajları da tıpkı böyledir. Geçen sene İsviçre’ye giden bir kuzenim söylüyordu. Göllerin, şiirin… Güzelliğini, o glasiyelerin ululuğunu ve yüceliğini tasavvur etmeye imkân yokmuş. Çağlayanlar arasında inanılamayacak derece büyüklükte çamlar… Sarp tepeler üstüne kondurulmuş kulübeler ve ayağımızın altındaki bulutlar açıldığı vakit, bin ayak derinlikte baştan başa göreceğiniz vadiler… Bu manzaralar muhakkak insanı heyecana getirir; ibadete ve kendinden geçmeye sevk eder. Onun için, daha kuvvetli ilhamlar almak niyetiyle piyanosunu böyle manzaralara karşı çalmak… Âdeti olan meşhur müzik üstadının bu hareketine ben artık şaşmıyorum.”

“Siz müzik yapıyor musunuz?”

“Hayır, fakat çok severim.”

O zaman Homais tabağına eğilerek söze karıştı:

“Oh inanmayınız, Madam Bovary.” dedi. “Mösyö Leon alçak gönüllülük gösteriyor.”

Sonra delikanlıya dönerek ekledi:

“Ne diyorsunuz, dostum? Geçen gün odanızda Koruyucu Melek parçasını ne güzel söylüyordunuz! Ben sizi laboratuvardan dinliyordum. Tam manasıyla bir aktör gibiydiniz.”

Gerçekte Leon Eczacı’nın evinde, ikinci katta, meydana bakan küçük bir odada oturuyordu. Eczacı’nın bu komplimanından kızardı. Bereket versin Eczacı bu sırada yeni hekime dönmüş Yonvil’in başlıca sakinlerini birer birer sayıyordu. Ona menkıbeler anlatıyor, şuna buna dair bilgiler veriyordu; noterin serveti pek bilinmiyordu. Sonra Tuvaş ticarethanesi de çok sıkıntıda idi.

Madam Bovary tekrar söze başladı. Leon’a bakarak:

“Peki, siz…” dedi. “Hangi musikiyi daha çok seversiniz?”

“Oh! Şüphesiz Alman musikisini, insanı hayallere sürükleyen musikiyi…”