Гюстав Флобер – Madam Bovary (страница 16)
Bunlardan başka Yonvil’de görülecek bir şey yoktur. İki tarafında birkaç dükkânı bulunan ve bir tüfek menzili boyunda olan tek caddesi, yolun dönemecinde birdenbire biter. Eğer bu cadde sağda bırakılarak Saint-Jean Tepesi’nin eteği takip olunursa çok geçmeden mezarlığa varılır.
Koleradan sonra mezarlığı büyütmek için bitişiğindeki araziden üç dönüm yer alınmış ve aradaki duvar yıkılmıştır. Fakat eklenen bu yeni parçaya hemen hiç ölü gömülmemiş, mezarlar eskiden olduğu gibi hep kapı tarafına yığılmakta devam etmiştir. Mezarlığın bekçisi ki aynı zamanda hem kilise hademesi hem de mezarcıdır, böylelikle ölülerden iki katlı istifade ederken, boş kalan yerlere patates ekerek oradan da bir kâr sağlar. Bununla beraber onun küçük tarlası yıldan yıla darlaşmaktadır. Hele epidemik bir hastalık olunca ölülerin çoğalmasına mı sevinmek yoksa mezarların yer kaplamasına mı sıkılmak lazım geleceğini bilemez.
Bir gün Papaz Efendi ona, şöyle dedi:
“Siz ölülerle besleniyorsunuz Letibuduva!”
Bu acı söz onu düşündürdü ve bir müddet bu işten alıkoydu. Fakat bugün hâlâ o patates ekimine devam etmekte ve onların kendiliğinden yetiştiğini cesaretle ileri sürmektedir.
Anlatacağımız vakalardan beri Yonvil’de hiçbir değişiklik olmadı. Kilisenin çan kulesi üstündeki üç renkli tenekeden bayrak eskisi gibi dönmekte, modaya göre kumaşlar satan manifaturacının reklam için kapıya astığı iki basma parçası rüzgârdan sallanmakta, Eczacı’nın şişeler içinde sakladığı düşürülmüş çocuklar, tortulu bir ispirtoda gittikçe çürümekte ve lokantanın büyük kapısı üstündeki yaldızlı ihtiyar aslan, yağmurlardan rengini kaybetmiş, gelene geçene kıvırcık yelesini göstermektedir.
Karı koca Bovarylerin Yonvil’e inecekleri akşam bu otelin sahibi dul Madam Le Fransua o kadar telaş içinde idi ki tencerelerini karıştırırken iri damlalarla buram buram terliyordu. Bu, kasabada pazar kurulduğu günün ertesiydi. Etleri kesmek, piliçleri temizlemek, çorbayı, kahveyi hazırlamak lazımdı. Bundan başka o, kendi pansiyonunda kalacak olan, doktorun, karısının ve hizmetçisinin yemeğini de hazırlayacaktı. Bilardo salonu kahkahalarla çınlıyor, üç değirmenci bağırarak içki istiyorlardı. Arkadaki kümeste tavukların cayırtısından durulmuyor, çünkü hizmetçi yakalayıp kesmek için onları kovalıyordu.
Ayağında yeşil deri terlikler, başında sırma püsküllü bir fes, biraz çiçek bozuğu bir adam, sırtını şömineye vermiş ısınıyordu. Hâlinden pek memnun olduğu belliydi.
Başının ucunda asılı duran kamış kafesteki saka kuşunun emniyetli hayatı kadar, hayatı sakin ve rahat görünüyordu; işte Eczacı bu adamdı.
Misafirhane sahibi kadın bağırıyordu:
“Artemis! Çalı çırpı hazırla, sürahileri doldur, içki getir, çabuk ol, (Eczacıya dönerek) bari beklediğiniz kimselere ne türlü yemiş vereceğimi bilseydim! Allah iyilikler versin! Nakliyeciler, bilardo salonunda gene gürültüye başladılar! Küçük yük arabaları da cümle kapısının altında kalmış olacak? Kırlangıç gelirse onun dibini çıkarmasını iyi bilir! Şu Polit’i çağır da onu yerine koysun bari! Bay Homais, bilirsiniz, sabahtan beri belki on beş parti oynadılar ve sekiz okka elma şarabı içtiler! Fakat, kevgiri elinde, uzaktan onlara bakarak, korkarım bunlar bilardonun çuhasını paralayacaklar.”
Homais:
“Zararı yok.” dedi. “Yenisini alırsınız.”
Dul kadın haykırdı:
“Başka bir bilardo ha!”
“Mademki bu bir işe yaramıyor, Madam Le Fransua, siz haksızlık ediyorsunuz! Evet, tekrar ediyorum, büyük haksızlık ediyorsunuz! Bundan başka şimdi bilardo heveslileri köşe çukurlarının daha küçük ve istekaların daha ağır olmasını istiyorlar. Artık herkes bilye oynamıyor. Her şey değişti. Zamana uymak lazım! Daha doğrusu, bir kere Telviye’ye baksanıza…”
Kadın öfkesinden kıpkırmızı oldu.
Homais ilave ederek:
“Siz ne derseniz deyiniz, onun bilardosu sizinkinden daha şık! Mesela Polonya’da veya Liyon’da su altında kalanlara yardım için oyuna bir para koymak lazım gelse…”
Otelci kadın şişman omuzlarını kaldırarak Homais’nin sözünü kesti:
“Onun gibi haytalardan bizim pervamız yoktur!
Sen işine bak, Mösyö Homais! Liyon d’Or yaşadıkça ona gelenler de olacaktır. Bizim işimiz tıkırında gidiyor. Kesemiz para görüyor. Hâlbuki Kafe Franse’yi, saçağında güzel bir ilanla, şu sırada bir sabah kapanmış bulacaksınız!”
Kendi kendine söylenir gibi devam ederek:
“Bilardomu değiştirmek ha! Çamaşırlarımı devşirirken o kadar işime yarayan ve av zamanı altı yolcuya kadar üstünde yatırdığım bilardomu öyle mi! Fakat bu uyuşuk Hiver de bir türlü gelmez oldu!”
Eczacı sordu:
“Erkeklerinizin akşam yemeği için mi onu bekliyorsunuz?”
“Bunun için onu bekler miyim? Mösyö Bine neredeyse şimdi gelir. Saat altıyı çalarken onu kapıdan girerken görürsünüz. Çünkü tam vaktinde bulunma meselesinde onun dünyada bir eşi daha yoktur. Küçük salondaki yerini kimseye vermek istemez. Öldürsen başka yerde yemez! Ne kadar da titizdir! Bir türlü şarap beğendiremem! Bak, Mösyö Leon hiç öyle değildir. O bazen yedide, hatta yedi buçukta gelir. Önüne ne koysan yer, aramaz. Ne iyi bir delikanlı! Hiçbir sözü ötekinden yüksek değildir.”
“Çünkü terbiye görmüş bir adamla Karabinalı eski bir atlı, bir tahsildar arasında görüyorsunuz, büyük fark vardır.”
Saat altıyı çaldı. Bine içeri girdi. Sırtında mavi bir redingot vardı ki cılız vücudunun etrafında etekleri kendiliğinden düşüyordu. Başının tepesinde, parçaları kaytanla bağlanmış deri kasketinin kalkık siperi altından, kenarları kasket kullanmaktan ezilmiş dazlak bir alın meydana çıkıyordu. Siyah bir yeleği, bir kıl yakası, gri bir pantolonu ve her mevsimde giydiği çok cilalı çizmeleri vardı ki parmaklarının çıkıntılı olmasından iki paralel şişkinlik yapardı. Küçük gözleri ve kemerli burnu ile uzun ve renksiz yüzünü, çenesinin altından dolanarak bir bahçe fideliği pervazı gibi, çerçeveleyen kumral sakalının hizasını hiçbir kıl geçmiyordu. Bütün kâğıt oyunlarında usta, iyi bir avcı ve güzel bir yazısı olan Bine’nin, evde bir çıkrığı vardı ki vakit geçirmek için onda peçete halkaları çevirir, bir artist kıskançlığı ve burjuva egoizmi ile evini bunlarla doldururdu. Küçük salon tarafına doğruldu. Fakat önce oradan üç değirmenciyi çıkarmak lazım geldi ve sofra takımı hazırlanıncaya kadar Bine, sobanın yanında sessiz durup bekledi. Sonra kapıyı kapadı ve âdeta saygıyla kasketini çıkardı.
Eczacı, otelci kadınla yalnız kalır kalmaz sözüne devam etti:
“Nezaketli sözlerle dili aşınmaz ya!”
“Hiçbir vakit fazla konuşmaz. Geçen akşam buraya üstü başı düzgün iki yolcu gelmişti. Bu zeki delikanlılar öyle tuhaf şeyler anlattılar ki ben gülmekten kırıldım. Gözümden yaşlar geldi. O ise tek bir söz söylemeden karagöz balığı gibi öyle duruyordu.”
“Evet, ne bir söz bulma kudreti ne de tam yerinde bir nükte sarfı gibi sosyete adamına lazım nitelikleri olmayan bir kimse!”
Otelci kadın itiraz etti!
“Bununla beraber, dediklerine göre hâli vakti yerinde imiş.”
“Hâli vakti yerinde mi? Onun ha? Hâli vakti yerinde öyle mi?”
Biraz duraklayarak:
“Kendi memleketinde belki.”
Sonra tekrar söz aldı:
“O! Büyük işlere girişmiş bir tüccar, hukuk müşaviri bir avukat, bir doktor, bir eczacı, işlerinin düşüncesine o kadar dalmış olabilir ki bakarsınız dalgın ve hatta kaba görünür, bunu anlarım, buna tarihten birçok misal getirirler! Fakat hiç olmazsa onların düşündükleri, kafalarında yoğurdukları bir şey vardır. Mesela benim birkaç kere başıma gelmiştir. Bir etiket yazmak için kalemimi ararım da neden sonra bakarım kalem kulağımda duruyor.”
Bu esnada Madam Le Fransua, yolcuları getirecek arabanın gelip gelmediğini anlamak için, kapıya gidip dışarı baktı. Kırlangıç meydanlarda yoktu. Mutfağa döndüğü zaman bir kere titredi. Siyahlar giyinmiş biri apansız içeri girmişti. Batan güneşin son ışıklarıyla da bu adamın, yüzünden kan damlayan pehlivan yapılı biri olduğu fark ediliyordu.
Lokantacı kadın mumlarıyla beraber şöminenin üstünde dizili duran bakır şamdanlardan birine uzanarak:
“Ne emredersiniz Papaz Efendi?” dedi. “Bir şey almak ister misiniz? Mesela bir kadeh likör, bir bardak şarap?”
Papaz nezaketle reddetti. Geçen gün Ernmon Manastırı’nda unuttuğu şemsiyesini sormaya gelmişti. Şemsiyenin, akşama evine bırakılmasını Madam Le Fransua’dan rica ederek kiliseye gitmek üzere oradan çıktı. Kilisede anjelus duasının çanı ötüyordu.
Ayak sesleri duyulmayacak kadar uzaklaşınca Eczacı onun bu hareketini pek uygunsuz buldu. Bir likör veya şarap ikramını kabul etmemek! Riyakârlığın bu derecesi Eczacı’ya pek iğrenç görünmüştü. Bu papaz güruhunun kullanmadığı içki yoktu… Elverir ki onları gören olmasın! Onlar içerler ve kiliseye verilen hasadın mevsimini iple çekerler.
Otelci kadın papazı savunmaya kalkıştı:
“Öyle ama sizin gibilerden dördünü bir dizinin üstünde kıvırır, o kadar da kuvvetlidir. Buna ne dersiniz? Geçen sene bizim kuru otları içeri alırken adamlarımıza yardım etti. Yemin ederim, bir defada altı yığın birden getirdiği olurdu.”
“Oo… Bravo!” dedi Eczacı. “Öyle ise siz, kızlarınızı günah çıkarmak için bu yapıda dinç papazlara göndermelisiniz. Ben kendi hesabıma, hükûmetin yerinde olsam, papazlardan ayda bir kere kan aldırırım. Evet, Madam Le Fransua, her ay kan almak hem polisin hem de ahlakın yararına olurdu! Anlıyor musunuz?”