Гюстав Флобер – Bir Delikanlının Hikâyesi (страница 4)
“Üzülme.” dedi yüzbaşının oğlu. “Önümüzde uzun bir ömür var, daha genciz. Merak etme, senin yanına geleceğim.”
Arkadaşını iki eliyle tutup sarsmıştı, avutmak için yolculuğunun nasıl geçtiğini sordu.
Frédéric’in anlatacak fazla bir şeyi yoktu. Ama Madam Arnoux’yu hatırlayınca susası geçti. Utanıp bu kadının lafını etmedi. Buna karşılık, Arnoux’yu, sözlerini, tavırlarını, münasebetlerini uzun uzun anlattı. Deslauriers de bu tanışmayı ileri götürmesi için kendisini hararetle teşvik etti.
İlk zamanlar, Frédéric hiçbir şey yazmamıştı; edebî kanaatleri durmadan değişiyordu; ihtirası her şeyden üstün tutardı; Werther, Rene, Franck, Lara, Lelia ve daha zayıf başka eserler de ona hemen hemen aynı heyecanı verirdi. Kâh içinin heyecanlarını ancak müzik ifade edebilir gibi gelir, bazı senfoniler bestelemeyi hayal ederdi kâh nesnelerin dış yüzüne kapılır, resim yapmak isterdi. Bununla beraber, birtakım şiirler yazmış, Deslauriers de bunları pek beğenmişti ama daha başka neler yazdığını sormamıştı.
Deslauriers’ye gelince; metafizik onu pek sarmamıştı, en çok saran sosyal iktisatla Fransız İnkılabı’ydı. Şimdi o, zayıf, kocaman ağızlı, kararlı bir insan edası olan 22 yaşında haşarı bir delikanlıydı. O akşam arkasında
Isidore yanlarına sokuldu. Hanımefendi bayın dönmesini rica ediyormuş. Üşür diye korktuğundan paltosunu yollamış.
“Dur daha canım!” dedi Deslauriers.
Kanalla nehir arasındaki dar adanın üstüne kurulmuş olan iki köprüde bir baştan bir başa gidip geldiler.
Nogent tarafına doğru yürüdükleri zaman karşılarında biraz meyilli bir ev kümesini, sağda kiliseyi, arkasındaki vanaları kapalı ahşap değirmenleri, solda, pek iyi seçilmeyen bahçelerin bittiği yerde, kıyı boyunca uzanan bodur ağaçlardan çitleri görüyorlardı. Ama Paris tarafında büyük yol dik bir çizgi hâlinde iniyordu; otlaklar uzaklarda, gecenin buğuları içinde kaybolmuştu. Sessiz gecenin beyazımsı bir parlaklığı vardı. Islak yapraklardan yükselen kokular burunlarına kadar geliyordu, yüz adım ilerideki çağlayanın suları karanlıklar içindeki dalgaların tatlı kükremesiyle çağıldıyordu.
Deslauriers durup dedi ki:
“Bu iyi insanların böyle rahat uyumaları ne tuhaf! Sabretsinler: Yeni bir 89 hazırlanıyor! Anayasalardan, kanunlardan, dalaverelerden, yalanlardan herkes bıktı artık. Ah! Bir gazetem veya kürsüm olsa sizin öyle bir gözünüzü açardım ki! Ama hangi işe girişeyim desen insana para lazım! Meyhanecinin oğlu olmak, ekmek parası peşinde koşarak gençliğine yazık etmek ne Allah’ın belası şeymiş!”
Başını önüne eğdi, dudaklarını ısırdı, ince elbiselerinin içinde tiril tiril titriyordu.
“Ben orada sensiz nasıl yaşarım?” diyordu Frédéric (Dostunun acı sözleri derdini tazelemişti.). “Beni sevecek bir kadınla bir şeyler yapardım. Neye gülüyorsun? Aşk, dehanın otlağı, çevresi gibi bir şeydir. Yüce eserleri olağanüstü heyecanlar doğurur. İstediğim kadını arayıp bulmaktan vazgeçiyorum! Zaten bulsam bile beni istemeyecek. Ben talihsiz insanın biriyim, içimdeki sırçadan mı, yoksa elmastan mı, neden olduğunu bilmediğim hazine ile birlikte sönüp gideceğim.”
Kaldırımlara bir gölge uzandı, o anda da iki dost “Baylar, kulunuzum!” sözlerini duydu. Bu sözleri söyleyen, kasketinin siperi altından sivri burnu görünen, kahverengi bol bir redingot giymiş, ufak tefek bir adamdı.
“Bay Roque, siz misiniz?” dedi Frédéric.
“Ta kendisi!” diye ses karşılık verdi.
Nogent’lı adam gelişini haklı göstermek için, kendi bahçesindeki suyun kıyısına kurulmuş bir kurt kapanına bakmaya çıktım diye bir masal uydurmuştu.
“Demek memleketimize döndünüz? Çok güzel! Geldiğinizi küçük kızımdan duydum. Sıhhatiniz iyidir inşallah. Hemen gitmiyorsunuz, daha kalacaksınız, değil mi?”
Frédéric’in kendisini karşılayış tarzından hoşlanmamış olacak ki çekip gitti.
Gerçekten, Madam Moreau bu adamla görüşmezmiş; Roque Baba hizmetçisini metres gibi kullanıyormuş, seçim çevresinde para ile oy topladığı ve Bay Dambreuse’ün kâhyası olduğu hâlde kasabalıların yanında pek itibarı yokmuş.
“Bay Dambreuse dediğin Anjou Sokağı’nda oturan şu banker değil mi?” diye sordu Deslauriers. “Aslanım, sen ne yapacaksın, bilir misin?”
Isidore yine gelip konuşmalarını yarıda kesti. Frédéric’i alıp götürmek için kesin olarak emir almış. Hanımefendi gecikti diye merak ediyormuş.
“Peki, peki! Geliyor.” dedi Deslauriers. “Sokaklarda sabahlayacak değil ya!”
Uşak gidince ekledi:
“Bu ihtiyara rica et, seni Dambreuse’lere götürsün. Zengin evlerine sık sık girip çıkmanın insana çok faydası olur. Siyah elbiselerin, beyaz eldivenlerin bir işe yarasın bari! Bu âlemin içine girmelisin. İleride beni de götürürsün. Düşünsene bir kere, milyonları olan bir adam! Ne yap yap gözüne gir, kendini karısına beğendir! Âşığı ol!”
Frédéric feryadı basmıştı.
“Ne o, yeni bir şey söylemiyorum ki! Hep bilinen şeyler.
Frédéric’in Deslauriers’ye o kadar güveni vardı ki kendini sarsılmış hisseti, Madam Arnoux’yu unutarak veya öteki kadın için savrulan kerametin içine onu da katarak gülümsemekten kendini alamadı.
Kâtip devam etti:
“Sana son öğüdüm: İmtihanlarını bitir! İnsanın adı sanı olmak her zaman için iyi bir şeydir. Felsefelerde XII. yüzyılı aşamamış Katolik ve şeytan şairlerini de artık silk at. Umutsuzluğun budalalıktan başka bir şey değil. Büyük insanların çoğu başlangıçta çok güçlüklerle karşılaşmışlardır; mesela Mirabeau’yu gözünün önüne getir. Zaten ayrılığımız pek uzun sürmeyecek. Hileci babamdan dişlerini sökerek hakkımı alacağım. Haydi, artık ben gideyim, Allah’a ısmarladık! Yüz meteliğin varsa ver de yemek borcumu ödeyeyim!”
Frédéric sabahleyin Isidore’dan aldığı paradan kalan on frangın hepsini çıkarıp verdi.
Bu sırada, köprüden yirmi kulaç ötede, nehrin sol kıyısındaki alçak bir evin penceresinde ışık parlıyordu.
Deslauriers bu ışığı gördü. O zaman, şapkasını çıkararak tumturaklı bir eda ile “Göklerin kraliçesi Venüs, kulun olayım!” dedi. “Ama parasızlık bilgeliğin anasıdır, derler. Bunun için bize edilmedik iftira kalmadı, sen bize merhamet et!”
Birlikte yaşadıkları bir maceraya edilen bu ima ikisini de neşelendirdi. Sokaklarda kahkaha ile gülmüşlerdi.
Deslauriers, hana uğrayıp borcunu ödedikten sonra Frédéric’i Hotel-Dieu’nun oradaki dört yol ağzına kadar geçirdi, iki dost burada uzun uzun kucaklaştıktan sonra birbirinden ayrıldılar.
III
İki ay sonra bir sabah Frédéric, Coq-Heron Sokağı’nda karaya ayak basınca aklından ilk geçen şey, yapacağı büyük ziyaret oldu.
Tesadüf de kendisine yardım etmişti. Roque Baba ona bir tomar kâğıt getirip vermiş, bunları Bay Dambreuse’ün evine giderek kendi eliyle teslim etmesini rica etmişti. Bir de pusula vermişti, bunda hemşehrisini tanıtıyordu.
Madam Moreau bu hareket karşısında şaşırmış göründü, Frédéric de duyduğu sevinci gizledi.
Bay Dambreuse’ün asıl adı Kont d’Ambreuse’dü, ama 1825’ten sonra kişizadeliğini ve partisini yavaş yavaş bırakarak sanayiye dönmüştü; bir Yunanlı gibi kurnaz, bir Auvergne’li gibi çalışkan olduğundan bütün devlet dairelerinde olup bitenden haberi olan, her işe el atan, hiçbir fırsatı kaçırmayan bu adam, söylendiğine göre, büyük bir servet sahibi olmuştu. Fazla olarak, Légion d’honneur nişanının
Delikanlı onların evine giderken heyecanlıydı.
“Keşke frakımı giyseydim, ne iyi olurdu. Herhâlde gelecek hafta verilecek baloya beni de davet edeceklerdir. Bana ne diyecekler acaba?”
Bay Dambreuse’ün bir burjuvadan başka bir şey olmadığını düşününce kendine cesaret geldi, Anjou Sokağı’nın kaldırımlarında neşe ile arabadan atladı.
Araba kapısının iki kanadını itip avluyu geçti, taşlığın merdivenlerinden çıktı, duvarları renkli mermerlerle kaplı bir koridora daldı.
Bakır çubukla tutturulmuş, kırmızı halılar döşeli, iki taraflı dik merdiven parlak stuktan yapılma yüksek duvarlara dayanmıştı. Merdivenin alt başındaki bir muz ağacının geniş yaprakları tırabzanın kaidesi üstüne sarkmıştı. Bronzdan, kollu iki şamdan zincirle asılmış porselen iki fanusu tutuyordu. Kaloriferlerin açık kanatlarından ağır bir hava geliyor, koridorun öbür başında duvarda asılı bir levha üzerine dizilmiş silah koleksiyonunun altında duran çalar saatin tik taklarından başka bir ses işitilmiyordu.
Bir zil çaldı, bir uşak göründü, Frédéric’i küçük bir odaya aldı. Burada demir kasalar, içleri dosya dolu dolaplar vardı. Ortadaki yuvarlak masanın başında Bay Dambreuse oturmuş, yazı yazıyordu.
Roque Baba’nın mektubuna bir göz gezdirdi, çakısıyla tomarın bezini kesip açtı, kâğıtları inceledi.