18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Гюстав Флобер – Bir Delikanlının Hikâyesi (страница 3)

18

Madam Moreau şimdi sönmüş olan eski kişizade bir ailenin kızıydı. Anası babası onu halktan bir adamla evlendirmişlerdi. Kocası o hamileyken kılıçla öldürülmüş, karısını çok uğraştıran bir servet bırakmıştı. Madam Moreau haftada üç gün misafirlerini kabul eder, ara sıra güzel bir ziyafet verirdi. Ama yakılacak mumların sayısı önceden hesaplanırdı. Madam Moreau her yıl çiftliklerinin icarını dört gözle beklerdi. Kötü bir huy gibi gizlenen bu sıkıntı ona bir iş adamı ciddiliği vermişti. Böyle olmakla beraber erdeminde ne yalancı sofuluktan ne de acılıktan eser vardı. Ettiği en küçük iyilikler büyük birer sadaka gibi gelirdi. Tutacağı uşakları, genç kızlara vereceği eğitimi, yapacağı reçelleri herkes Madam Moreau’ya danışır, piskoposluk çevresini dolaşmaya çıktığında Piskopos Hazretleri onun evine inerdi.

Madam Moreau, oğlu için çok büyük emeller beslerdi. Hesaplı bir temkin güderek hükûmetin yerildiğini işitmekten hoşlanmazdı. Başlangıçta Frédéric’in bazı korunmalara ihtiyacı olacaktı; sonra kendi imkânlarını kullanarak Devlet Şûrası üyesi, büyükelçi, bakan olabilirdi. Sens Kolejindeki başarıları, şeref mükâfatını kazanması, bu türlü bir övünmeye hak kazandırmıştı.

Frédéric salona girince oradakilerin hepsi gürültü ile ayağa kalktı; öpüşüldü; iskemleler, koltuklar dizilip şöminenin başında halka olundu. Bay Gamblin hemen delikanlıya Madam Lafarge hakkındaki fikrini sordu. Devrin bu en gürültülü davası şiddetli bir tartışmaya yol açmakta gecikmedi; Madam Moreau tartışmayı kesti. Bay Gamblin tabii buna üzüldü; o bu tartışmayı, yarının bir hukukçusu sıfatıyla, delikanlı için faydalı buluyordu; onun için sinirlendi, çıkıp gitti.

Roque Baba’nın dostunun bu hareketine hiç şaşmamalıydı! Roque Baba’nın lakırtısı edilince Fortelle Malikânesi’ni geçenlerde satın alan Bay Dambreuse’ün lafı açıldı. Ama tahsildar, Frédéric’i bir kenara çekip Bay Guizot’nun son çıkan kitabı üstünde ne düşündüğünü sordu. Herkes işlerin ne olduğunu merak ediyordu, onun için Madam Benoit amcası üstüne sorular sormak suretiyle lafı açtı. Bu iyi akraba ne âlemdeydi? Kendisinden hiç haber alamıyordu. Onun Amerika’da uzak akrabadan bir kuzini yok muydu?

Aşçı kadın, “Bayın çorbası hazır.” dedi.

Herkes saygılı davranıp kalktı gitti. Sonra, ana oğul yalnız kalınca annesi alçak sesle “Ee ne haber?” dedi.

İhtiyar, delikanlıyı çok dostça karşılamış ama ne yapmak düşüncesinde olduğunu söylememiş.

Madam Moreau içini çekti.

Frédéric Şimdi nerede o acaba? diye aklından geçiriyordu.

Posta arabası yolda gidiyordu, o herhâlde şalına sarınıp uyuyan güzel başını arabanın çuhasına dayamıştır.

Tam odalarına çekilecekleri sırada, Cygne de la Croix’nin garsonu bir pusula getirdi.

“Ne o?” diye annesi sordu.

“Deslauriers’den, beni görmek istiyormuş.” dedi Frédéric.

Madam Moreau hor gören alaycı bir gülme ile “Öyle ya! Arkadaşın!” dedi. “Tam zamanını bulmuş doğrusu.”

Frédéric bir karar veremiyordu. Ama dostluk daha ağır bastı. Şapkasını aldı.

“Pek geç kalma bari!” dedi annesi.

II

Charles Deslauriers’nin babası bir yüzbaşı olup 1818’de askerlikten istifa etmiş, evlenmek için Nogent’a gelmişti. Karısının drahomasıyla mübaşirlik görevi satın almış, bunun geliriyle kıt kanaat geçiniyordu. Türlü haksızlıklara uğrayınca eski yaraları depreştiğinden, hep imparatorluğun hasretini çektiğinden, kendisini boğan öfkelerin acısını evdekilerden çıkarıyordu. Pek az çocuk onun çocuğunun yediği dayağı yemişti. O kadar dayak yediği hâlde yumurcak, dikkafalılığından vazgeçmiyordu. Annesi araya girecek olsa o da çocuğa edilen sert muamele ile karşılaşıyordu. Sonunda yüzbaşı, oğlunu bürosuna yerleştirdi, sabahtan akşama kadar masa başında oturup sözleşmeleri kopya ettirdi, onun için oğlanın sağ omzu öteki omzundan göze batacak kadar kuvvetlidir.

1833’te, M. le President’in daveti üzerine yüzbaşı etüdünü sattı. Karısı kanserden öldü. İş tutmak için Dijon’a gitti. Sonra Troyes’da kura neferi müteahhidi olarak yerleşti. Charles için yarım burs bulunca onu Sens Kolejine yazdırdı. Frédéric onu burada tanıdı. Ama biri on iki, öteki on beş yaşındaydı. Zaten ikisi arasında mizaç ve aileden gelme pek çok farklılıklar vardı.

Frédéric’in dolabında her türlü yiyecek, hiç kimsede görülmeyen şeyler, mesela tuvalet takımı bulunurdu. Sabah uykusunu, kırlangıçlara bakmasını, tiyatro piyesleri okumasını severdi; kolej hayatını sıkıcı bulduğundan evdeki tatlı dillerin hasretini çekerdi.

Mübaşirin oğluna kolej hayatı iyi gibi gelmişti. O kadar iyi çalışıyordu ki ikinci yılın sonlarında üçüncü sınıfa geçti. Böyle olmakla beraber, fakirliği veya kavgacı tabiatı yüzünden etrafındakiler kendisine garez olmuştu. Ama bir defasında, hademenin biri bütün sınıfın içinde ona fakir çocuğu diyecek oldu, hemen adamın gırtlağına sarıldı, üç öğretmen yardımcısı ayırmasaydı hademeyi öldürecekti. Buna hayran olan Frédéric, Charles’ın boynuna sarıldı. O günden sonra sıkı fıkı dost oldular. Büyüğün sevgisi şüphe yok ki küçüğün gururunu okşadı, öteki ise karşısına çıkan bu sadakati bir mutluluk sayarak kabullendi.

Yaz tatillerinde babası onu okulda bırakırdı. Tesadüf, gözüne ilişen bir Eflatun çevirisi onu heyecana getirdi. O zaman, metafizik üstüne yazılmış kitapları okumaya daldı, kısa zamanda çok ilerledi. Çünkü bu kitaplara taze kuvvetlerle ve her türlü baskıdan kurtulmuş bir zekânın gururu ile sarılıyordu; Jouffroy, Cousin, Laromiguiere, Malebranche, İskoçyalı filozoflar, kitaplıkta ne varsa hepsi elinden geçti. Okuyacak kitap bulmak için, kitaplığın anahtarını çalmayı bile göze almıştı.

Frédéric kendini daha az ciddi şeylere vermişti. Trois-Rois Sokağı’nda İsa’nın bir direğe kazınan şeceresinin, sonra da katedralin cümle kapısının resmini yaptı. Orta Çağ dramlarından sonra hatıralara; Froissart’a, Commines’e, Pierre de l’Estoile’e, Brantome’a merak sardırdı.

Bu okuduklarından zihninde uyanan hayaller o kadar kendisini sarmıştı ki bunları canlandırmak, yaşatmak ihtiyacını duymuştu. Bir gün Fransa’nın Walter Scott’ı olmak sevdasına düşmüştü. Deslauriers ise en ırak şeylere bile uygulanabilecek engin bir felsefe sistemi kurmayı düşünüyordu.

Teneffüslerde, avluda, duvar saatinin altındaki “Ahlak Öğüdü” yazılı levhanın karşısında durup bütün bunları konuşurlar; okulun küçük kilisesinde bunları fısıldaşırlar; mezarlığa bakan yatakhanede bunların hayalini kurarlardı. Gezme günlerinde birbirinin arkasındaki sıraya geçerler, hiç durmadan hep laflarlardı.

Okuldan çıktıkları zaman, ileride yapacakları şeyleri konuşurlardı. Önce, reşit olunca Frédéric’in kendi servetinden ayıracağı para ile büyük bir yolculuğa çıkacaklardı. Sonra Paris’e dönecekler, hep bir arada çalışacaklar, hiç ayrılmayacaklardı; çalışmadan yorulunca dinlenmek için saten kaplı oturma odalarında prenseslerle sevişecekler veya ünlü fahişelerle tadı insanın damağında kalan sefahat âlemlerine dalacaklardı. Umudun yarattığı taşkınlıkların ardından kuşkular gelirdi. Konuşkan neşenin doğurduğu buhranlardan sonra derin sessizliklere gömülürlerdi.

Yaz akşamları, buğdaylar güneşte dalgalanırken, havada tatlı kokular uçuştuğu sırada, bağların kıyısındaki taşlı yollarda veya kırların ortasındaki büyük yolda uzun uzun yürüdükleri zaman boğulacak gibi olurlar; yorgun argın, kendilerinden geçmiş bir hâlde arkaüstü yerlere uzanırlardı. Öteki gömlekli çocuklarsa sırıkla oynar veya uçurtma uçururlardı. Mubassır2 bunları çağırırdı; önce içlerinde dereler akan bahçelerden, sonra eskiden yapılmış duvarlarla gölgelenen bulvarlardan geçerek dönülürdü; tenha sokaklar adımlarıyla çın çın öterdi; parmaklıklı kapı açılır, merdivenlerden çıkılırdı. Büyük bir sefahatten dönmüş gibi hüzünlü olurlardı.

Ders nazırı bunların birbirlerini azdırdıkları iddiasındaydı. Oysa Frédéric yüksek sınıflarda dostunun teşviki ile çalıştı, 1837 yaz tatilinde de Charles’ı annesinin yanına götürdü.

Delikanlı, Madam Moreau’nun hoşuna gitmedi.

Charles çok iştahlı yemek yedi, pazarları kiliseye gitmek istemedi, cumhuriyetçilik söylevleri verdi; sonunda Madam Moreau’nun bu çocuğun oğlunu kötü yerlere götürdüğüne inanası geldi. Münasebetlerine göz kulak olundu. Bu onların birbirlerini daha çok sevmelerine yol açtı, ertesi yıl Deslauriers Paris’te hukuk öğrenimini yapmak için kolejden ayrılırken helalleşmeleri pek acıklı oldu.

Frédéric dostuna kavuşacağı için pek sevinçliydi. İki yıldır birbirlerini görmemişlerdi; öpüşüp kucaklaştıktan sonra daha rahat konuşmak için köprülere doğru gittiler.

Şimdi Villenauxe’ta bir bilardo salonu işleten yüzbaşı, oğlu kendisinden vasilik hesaplarını sorunca öfkesinden yüzü kıpkırmızı olmuş, hatta oğlunun elinde avucunda ne varsa almaya kalkışmıştı. Ama Deslauriers ileride hukuk fakültesinde profesörlük kürsüsü elde etmeyi aklına koyduğundan, parası da olmadığından, Troyes’da bir dava vekilinin yanında kâtiplik etmeye razı olmuştu. Dişini sıkarak dört bin frank biriktirecekti; annesinin mirasından eline bir şey geçmeyecek olsa bile, bir mevki sahibi oluncaya kadar, bu üç yıl içinde her zaman serbestçe çalışabileceği işi bulunacaktı. Onun için, başkentte bir arada yaşamak sevdasından, hiç değilse şimdilik, vazgeçmek gerekiyordu.

Frédéric başını önüne eğdi. Hülyalarının ilki yıkılmış oluyordu.