Гюстав Флобер – Bir Delikanlının Hikâyesi (страница 21)
Deslauriers sivrilmek için çırpınıp duruyordu. Dostunun korkak davranışı, bıktırıcı sızlanmaları kendisine saçma gibi geliyordu. Çok geçmeden, âdeta mektuplaşmaz oldular. Frédéric bütün eşyalarını, kendi tuttuğu yerde oturan Deslauriers’ye bırakmıştı. Annesinin ara sıra onun lafını ettiği olurdu; nihayet bir gün eşyasını dostuna hediye ettiğini söyleyip annesi de kendisini azarladığı sırada Frédéric bir mektup aldı.
“Ne o kuzum, titriyorsun?” dedi annesi.
Frédéric “Hiçbir şeyim yok!” diye karşılık verdi.
Deslauriers, Senecal’i yanına aldığını bildiriyordu. On beş günden beri beraber oturuyorlarmış. Demek Senecal, şimdi, Arnoux’nun dükkânından gelen şeylerin ortasına yayılıp uzanmıştı! Bunları satabilir, bunlar üstünde fikir yürütebilir, şakalar edebilirdi! Frédéric kalbinin en derin yerinden yaralandığını duydu. Odasına çıktı, ölmek istiyordu.
Annesi çağırdı. Bahçeye dikilecek bir şey için fikrini soracaktı.
İngiliz parkı biçimindeki bu bahçe hereklerden yapılmış bir çitle ortadan ikiye bölünmüştü; yarısı, nehrin kıyısında bir sebze bahçesi olan Roque Baba’nındı. Araları açılan iki komşu, aynı saatlerde bahçede görünmekten çekinirlerdi. Ama Frédéric geleli beri, adamcağız bahçede sık sık dolaşıyor, Madam Moreau’nun oğlundan nezaketi esirgemiyordu. Onun küçük bir şehirde oturmasından sızlanmıştı. Bir gün, Bay Dambreuse’ün kendisini sorduğunu anlattı. Bir başka sefer, göbeği heybetli kılan Champagne’nın âdetlerinden dem vurdu.
“O zamanlarda gelseydiniz, annenize Fouvens dediklerine göre, siz de bir senyör olurdunuz. Kim ne derse desin adın büyük bir önemi vardır!”
Delikanlının yüzüne kurnaz bir eda ile bakarak “Hem sonra bu iş adalet bakanının elinde.” dedi.
Bu aristokratlık taslama Roque Baba’nın her hâlinden belliydi. Ufak tefek bir adam olduğundan kendisine büyük gelen kahverengi redingotu gövdesini uzun gösteriyordu. Kasketini çıkarınca son derece sivri burunlu âdeta bir kadın yüzü karşınıza çıkardı; sarı saçları perukayı andırırdı; kibar kimseleri yerlere eğilip duvarlara sürtünerek selamlardı.
Elli yaşına kadar, kendisiyle yaşıt, çiçek bozuğu, Lorraine’li bir kadın olan Catherine’in hizmetleriyle yetindi. Ama 1834 yılına doğru Paris’ten, koyun yüzlü, “kraliçe edalı”, güzel bir sarışın getirdi. Çok geçmeden kadının kulaklarında kocaman küpelerle salındığı görüldü ve küçük bir kız doğunca her şey anlaşıldı; kıza Elisabeth-Olympe Louise Roque adını koydular.
Catherine’in, kıskanıp bu çocuktan nefret etmesi beklenirken aksine, kızı sevdi. Annesinin yerini almak, ondan nefret ettirmek için, ona gözü gibi baktı, okşadı; çünkü satıcılarla çene çalmasını seven Madam Eleonore küçüğü tamamıyla yüzüstü bırakmıştı. Evlendiğinin hemen ertesi günü kaymakamlığı ziyaret etti, artık hizmetçi kadınlarla senli benli görüşmeyi kesti, kibarlığın bir neticesi olarak çocuğuna karşı sert davranması gerektiği zannına kapılmıştı. Kızının derslerinde bulunur, belediye dairesinde eskiden memurluk etmiş ihtiyar öğretmen ne yapacağını bilemezdi, öğrenci isyan edince tokadı yer ve çocuk gidip hep kendisini haklı bulan Catherine’in dizlerinde ağlardı. O zaman, iki kadın kavga eder, Bay Roque da bunları sustururdu. Kızını sevdiği için evlenmişti, çocuğa işkence edilmesini istemiyordu.
Çoğu zaman, Louise parça parça beyaz bir elbise ile dantelalarla süslü bir pantolon giyerdi; büyük bayramlarda da gayrimeşru evlat olduğundan ötürü, küçük oğlan çocuklarının kendisiyle arkadaşlık etmesini yasak eden burjuvaları rahatsız etmek için bir prenses gibi giyinip sokağa çıkardı.
Bahçesinde kendi başına yaşar, salıncağında sallanır, kelebeklerin peşinden koşar, sonra birden durup gül dallarına konan yaldız yeşili kanatlı böcekleri seyre dalardı. Herhâlde bu alışkanlıklarından olacak, yüzünün hem cesur hem de hülyalı bir ifadesi vardı. Ayrıca endamı Matmazel Marthe’ın endamını o kadar andırıyordu ki daha ikinci görüşmelerinde Frédéric ona “Matmazel, sizi öpeyim ister misiniz?” dedi.
Küçük kız başını kaldırıp “İsterim elbet!” diye karşılık verdi.
Ama aralarında hereklerden çit vardı.
“Üstüne çıkmak lazım.” dedi Frédéric.
“Sen çıkma, beni kaldır!”
Frédéric çitin üstünden eğildi, kızı kollarından tutup yanaklarından öptü, sonra yine yere bıraktı. Sonraları aynı şey birçok defalar tekrarlandı.
Louise dostunun geldiğini duyar duymaz, dört yaşında bir çocuk gibi hiç çekinmeden, ona doğru koşar veya bir ağacın arkasına saklanır, korkutmak için köpek yavrusu gibi havlardı.
Madam Moreau’nun sokağa çıktığı bir gün, Frédéric kızı yatak odasına çıkardı. Louise bütün koku şişelerini açmış, saçlarını pomada bulamış, sonra hiç çekinmeden gidip yatağa yatmış, boylu boyunca uzanıp uyanık durmuştu. “Senin karın olduğumu düşünüyorum şimdi.” demişti.
Ertesi gün, Frédéric onu gözleri yaşlı gördü. Kız “günahlarına ağladığını” itiraf etti. Frédéric bu günahların neler olduğunu öğrenmeye çalışınca o gözlerini önüne eğip “Fazla sorma!” diye karşılık verdi.
İlk Hristiyanlığa girme töreni yaklaşmıştı; bir sabah Louise’i günah çıkarmaya götürmüşlerdi.
Kutsallama töreni onu hiç uslandırmadı. Bazen son derece öfkelenir, yatıştırmak için Bay Frédéric’i çağırırlardı.
Frédéric gezmeye giderken Louise’i de sık sık alıp götürürdü. Karışık hayallere dalmış yürürken kız buğday tarlalarının kıyısından gelincik toplar, kendisini her zamankinden fazla tasalı görse tatlı sözlerle avutmaya çalışırdı. Aşktan yoksun kalan kalbi, bu çocuk dostluğuna kendini verdi; Frédéric kıza iyi insanları tarif ediyor, masallar anlatıyordu; kitaplar okumaya başladı. O yıllarda ün salmış hem şiir hem nesir dergisi olan
Burjuvalar bunda kendi âdetlerine aykırılıktan başka bir şey görmediler. Herkes “Moreau’nun oğlu” bu kızı ileride aktör yapacak, demişti.
Çok geçmeden ortaya başka bir mesele çıktı; yani Barthelemy amca geldi. Madam Moreau kendi yatak odasını ona verdi, sebze yenen günlerde bile et yemekleri yapacak kadar hatır sayarlığını ileri götürdü.
İhtiyarsa pek nazik davranmadı. Durmadan Havre’la Nogent’ı kıyaslamış, Nogent’ın havasını ağır, ekmeğini kötü, sokak kaldırımlarını bozuk, yemeklerini tatsız, insanlarını tembel bulmuştu.
“Memleketinizde ticaret ne kadar berbat!” dedi.
Rahmetli kardeşinin çılgınca hareketlerini yerdi; oysa kendisi tutumluluğu sayesinde yirmi yedi bin liralık gelir sahibi olmuştu. Nihayet hafta sonunda kalkıp gitti, arabanın binek basamağında da insanın yüreğine pek su serpmeyen şu sözleri söyledi:
“İyi bir durumda olduğunuzu bildiğim için hep gönlüm rahat.”
Salona dönünce Madam Moreau oğluna “Eline bir şey geçmeyecek!” dedi.
Amca, sırf Madam Moreau’nun ısrarları üzerine gelmişti, sekiz gün durmadan kadıncağız, belki de lüzumundan fazla onu lafı açmaya zorlamıştı. Yaptığına pişman olmuş, koltuğunda başı öne eğik, dudaklarını sıkarak oturmuştu. Frédéric annesinin karşısına geçmiş, ona bakıyordu. Sanki Montereau’ya döneli beş yıl olmuş gibi ikisi de susuyorlardı. Bu hâl Frédéric’e Madam Arnoux’yu hatırlattı. Tam bu sırada, pencerenin altında kırbaç şakladı, bir ses de kendisini çağırıyordu.
Arabasında yalnız olan Roque Baba’ymış. Bütün günü Fortelle’de Bay Dambreuse’lerde geçirecekmiş, Frédéric’i de götürmeyi dostça teklif etti.
“Benimle beraber olunca davetiye istemez, korkmayın!”
Frédéric’in içinden kabul etmek geçti. Ama Nogent’a temelli yerleşmesini nasıl izah edecekti? Arkasına giymeye elverişli yazlık bir elbisesi yoktu. Hem sonra annesi ne diyecekti? Gitmek istemedi.
O günden sonra komşusu kendisine pek dostluk göstermedi. Louise büyümüştü; Madam Eleonore çok hastalanıp yatağa düştü, bağ da kopmuş oldu; bu türlü insanlarla düşüp kalkmanın oğlunun mesleğine zarar vermesinden korkan Madam Moreau, buna pek sevindi.
Oğluna mahkeme kalemini satın almayı aklına koymuştu. Frédéric bu fikri pek kabul etmez görünmemişti. Şimdi, kiliseye pazar törenlerine annesiyle beraber gidiyor, akşamları onunla kâğıt oynuyordu. Taşraya kendini alıştırmış, bu hayatın içine dalmıştı. Hatta aşkı bile bir yas tatlılığına, uyuşuk bir güzelliğe bürünmüştü. İçinin acısını mektuplarına döke döke, okuduğu şeylere karıştıra karıştıra, kırlarda gezdire gezdire ve her yere saça saça, âdeta biraz dindirmişti; öyle ki onca Madam Arnoux, mezarını görse şaşmayacağı ölmüş bir kadın hâline gelmiş gibiydi; bu sevgi o kadar duru ve kaderine o kadar boyun eğer hâle gelmişti.
Bir gün, 12 Aralık 1845 günü sabah dokuz sularında aşçı kadın, elinde bir mektupla Frédéric’in odasına çıktı. İri harflerle yazılı olan adres tanımadık birisi tarafından yazılmıştı. Frédéric, uyku sersemliğiyle hemen zarfı açtı. Sonunda söktü:
Havre Sulh Yargıçlığı Üçüncü Belediye Dairesi
Bay Moreau,
Amcanız Bay Moreau vasiyetname bırakmaksızın öldüğünden…