реклама
Бургер менюБургер меню

Гюстав Флобер – Bir Delikanlının Hikâyesi (страница 20)

18

Yerine döndüğü sırada, balkondaki sahneye bitişik locaya bir hanımla bir bay girdi. Kocanın kırçıl, dar, ince bir sakalla çevrili solgun bir yüzü, yakasında Légion d’honneur officier’siydi rozeti, diplomatlarda görülen soğuk bir görünüşü vardı.

Kendinden en az yirmi yaş küçük ne iri yarı ne ufak tefek ne çirkin ne de güzel olan karısının bukleli saçları sarışındı; göğsü dümdüz, yassı bir elbise giymişti; elinde kara danteladan geniş bir yelpaze vardı. Böyle kibar takımından insanların bu mevsimde tiyatroya gelmelerini ya tesadüfe ya da geceyi baş başa geçirmek sıkıntısına yormalı. Hanım yelpazesini hafif hafif dişliyor, bay ise esniyordu. Frédéric bu yüzü nerede gördüğünü bir türlü çıkaramamıştı.

Ondan sonraki perde arasında, koridordan geçerken ikisiyle de karşılaştı; verdiği şöyle bir selam üzerine, Bay Dambreuse, kendisini tanıyıp yanına sokuldu; hemen ettiği affedilmez ihmallerden ötürü özür diledi. Kâtibin verdiği öğütler üzerine gönderilen birçok kartvizite imaydı bu. Bununla beraber, Frédéric’i hukukun ikinci yılında sanmakla, tarihleri birbirine karıştırmıştı. Sonra, sılaya gidişine imrendi. Kendisinin de dinlenmeye ihtiyacı vardı ama Paris’teki işlerinden baş alamıyordu.

Kocasının koluna yaslanmış olan Madam Dambreuse başını hafifçe eğmişti; yüzünün manevi tatlılığı demincekki keder ifadesiyle zıt düşmüştü. Kocasının son sözleri üzerine “Yine de güzel eğlenceler bulunur!” dedi. “Aman ne saçma sapan oyun bu! Öyle değil mi, bayım?”

Üçü de ayakta durup tiyatrolar, yeni piyesler üstünde konuştular. Taşralı burjuva kadınların yüz buruşturmalarına alışkın olan Frédéric, hiçbir kadında, inceliğin ifadesi olan böyle bir rahatlık, sadelik görmemişti; oysa bazı saf kimseler bunda birden beliriveren bir sempatinin ifadesini bulurlar.

Sıladan döner dönmez kendisini bekliyorlardı; M. Dambreuse, Roque Baba’ya selam götürmesini rica etti.

Frédéric, evden içeri girerken bu karşılaşmayı Deslauriers’ye anlatmakta kusur etmedi.

“Mükemmel!” dedi kâtip. “Hem kendini annenin ah cicim vah cicimlerine kaptırma da çabuk dön, gel!”

Geldiğinin ertesi günü, öğle yemeğinden sonra Madam Moreau oğlunu bahçeye götürdü.

Oğlunu bir meslek sahibi olmuş görmekle sevindiğini söyledi; çünkü sanıldığı kadar zengin değillerdi; toprak az getiriyordu; rençperlerin de doğru dürüst para verdikleri yoktu; hatta arabasını bile satmak zorunda kalmıştı. Sonunda, durumlarını apaçık gözü önüne serdi.

İlk dulluk günlerinin şaşkınlıkları arasında, kurnaz ve hilekâr bir adam olan Bay Roque, Madam Moreau’ya ödünç para vermiş, hiç istemediği hâlde bu borcu yenilemiş, süresini uzatmıştı. Bir gün aniden paralarını isteyiverince dul kadın, Presles Çiftliği’ni değer değmezine bu adama bırakmak suretiyle işin içinden sıyrılmıştı. On yıl sonra elindeki sermaye Melun’daki bir bankerin iflasında uçup gitmişti. İpoteklerden gözü korktuğundan, oğlunun yarınını düşünerek eski gidişatı sürdürmek için tam bu sırada Roque Baba tekrar karşısına çıkınca yine bu defa da onun lafını dinlemişti. Ama şimdi, aralarında alacak verecek yoktu. Sözün kısası, ellerinde aşağı yukarı on bin franklık bir gelir vardı, bunun iki bin üç yüz frangı bütün miras olarak kendisinindi!

Frédéric “Böyle bir şey olamaz!” diye bağırdı.

Annesi başıyla “Pekâlâ olur!” anlamında bir hareket yaptı.

Acaba amcası bir şeyler bırakacak mıydı? Çok şüpheli! Hiç konuşmadan bütün bahçeyi dolaştılar. Sonunda, Madam Moreau oğlunu bağrına bastı, gözyaşlarıyla boğulan bir sesle “Ah! Zavallı yavrum! Ne çok hülyalarımdan oldum!” dedi.

Frédéric büyük akasya ağacının gölgesindeki tahta kanepeye oturdu.

Annesi Dava Vekili Bay Prouharam’ın yanına kâtip olarak girmesini oğluna salık vermişti; dava vekili yazıhanesini Frédéric’e bırakacaktı; kendisi bunu iyi işletirse başkasına satabilir, daha kârlı bir iş tutabilirdi.

Frédéric söylenenleri artık duymuyordu. Kurulu bir makine gibi çitin üstünden karşıki bahçeye bakıyordu.

Kızıl saçlı, on iki yaşlarında kadar küçük bir kız çocuğu orada yalnız başına duruyordu. Üvez meyvelerinden kulağına küpe takmıştı. Kül rengi gömleğinden güneşte biraz kızıllaşmış olan omuzları görünüyordu; beyaz eteği reçel lekeleriyle kirlenmişti. Hem sinirli hem ince, nahif olan yüzünde vahşi, genç hayvan güzelliği yardı. Yabancı bir erkeğin varlığı herhâlde kendisini şaşırtmış olacak; çünkü birden durmuş, elinde sulaması, berrak mavi yeşil göz bebeklerini yabancıya dikmişti.

“Bay Roque’un kızı.” dedi Madam Moreau. “Hizmetçisiyle evlendi, kadının kızını da kendine evlat edindi.”

VI

Sefildi, perişandı, mahvolmuştu!

Geçirdiği sarsıntıdan şaşkına dönmüş bir hâlde kanepede oturup kalmıştı. Talihine lanet ediyordu; karşısına biri çıksa dövecekti. Umutsuzluğunu büsbütün arttırmak için sırtına hakarete, şerefsizliğe benzer bir ağırlık yüklendiğini duyuyordu. Çünkü Frédéric babadan kalma servetinin bir gün on beş bin liralık gelire yükseleceğini kafasında kurmuş, bunu biraz gizli kapaklı olarak Arnoux’nun kulağına sokmuştu. Demek ki şimdi kendisini, evlerine menfaat umudu ile girip çıkan, bol keseden atıp tutan, maskaranın, ne idüğü belirsiz serserinin biri sanacaklardı! Ya onun, Madam Arnoux’nun yüzüne nasıl bakacaktı şimdi?

Üç bin franktan başka geliri olmayınca bu zaten büsbütün imkânsız bir şeydi! Hep dördüncü katta oturamazdı, kapıcıyı uşak olarak kullanamazdı, bütün bir yıl insanların karşısına uçları mavileşmiş kara eldivenlerle, yağlı şapkayla, aynı redingotla çıkamazdı. Yok! Hayır! Olamaz! Bununla beraber, onsuz da yaşayamazdı. Mesela Deslauriers gibi serveti olmayan çok kimse pekâlâ yaşıyordu. Böyle birtakım ıvır zıvır şeylere önem verdiği için kendini tabansız buldu. Sefaleti belki de kabiliyetlerini yüz misli kuvvetlendirecekti. Çatı katı odalarında çalışan büyük adamları düşünerek coştu. Madam Arnoux gibi bir kadının ruhu, böyle bir manzara karşısında heyecana gelecek, yumuşayacaktı. Demek, bu felaket meğer bir mutlulukmuş; gömülü hazineleri meydana çıkaran yer sarsıntıları gibi, bu felaket de tabiatının gizli zenginliklerini kendi gözüne göstermişti. Ama yeryüzünde bunları değerlendirecek bir tek yer varsa o da Paris’ti! Çünkü fikrince sanat, ilim ve aşk (Pellerin’in dediği gibi, Tanrı’nın bu üç gücü) sadece başkente bağlıydı.

Akşam annesine Paris’e döneceğini söyledi. Madam Moreau buna hem şaştı hem kızdı. Çılgınlıktı, manasız bir hareketti bu. Öğütlerini dinlerse, yani yanında, bir dava vekili yazıhanesinde kalsa daha iyi ederdi. Bu teklifle kendini hakarete uğramış sayarak Frédéric, “Haydi canım siz de!” der gibi omuzlarını silkti.

İyi kadıncağız, o zaman, başka bir usule başvurdu. Tatlı ve hıçkırıklı bir sesle yalnızlığının, ihtiyarlığının, yaptığı fedakârlıkların sözünü etmeye başladı. En bahtsız olduğu bir sırada, oğlu kendisini yüzüstü bırakıp gidiyordu. Sonra, son günlerinin yaklaştığını ima ederek, “Allah aşkına, biraz sabretsen ne olur! Sabret, yakında serbest kalacaksın!” dedi.

Bu sızlanmalar üç ay her Allah’ın günü yirmi kere tekrarlandı durdu. Sonra ana ocağının tatları da ahlakını bozuyordu; daha yumuşak bir yatakta yatıyor, yırtığı olmayan havlular kullanıyordu. O kadar ki bıkıp usanan, sonunda tatlı dilin korkunç kuvvetine yenilen Frédéric, Üstat Prouharam’ın yazıhanesine gitmeye razı oldu.

Bu işte ne bilgi gösterdi ne kabiliyet. O zamana kadar kendisine vilayetin yüzünü ağartacak, büyük imkânlara sahip bir delikanlı gözü ile bakmışlardı. Herkes hayal kırıklığına uğradı.

Önce kendi kendine şöyle demişti: “Madam Arnoux’ya haber vermeliyim.” Bir hafta hep övücü, uzun mektuplar, az söyleyip çok şey anlatan, yüce üslupla yazılmış pusulalar kaleme almayı düşünmüştü. Durumunu itiraf etmek korkusu kendisini yazmaktan alıkoymuştu. Sonra kocasına yazmanın daha doğru olacağını düşündü. Arnoux hayatın ne olduğunu bilirdi, kendisini anlayacaktı. Nihayet on beş gün süren kararsızlıklardan sonra “Adam sen de! Yüzlerini görmeyiveririm, onlar da beni unutup giderler. Böylelikle, onun gözünde küçülmemiş olurum hiç olmazsa. Beni ölmüş sanır, acır, belki de…” dedi.

Pek aşırı verilmiş kararlar kendisine pek bir şey kaybettirmediği için bir daha Paris’e dönmemeye, hatta Madam Arnoux’nun ne hâlde olduğunu hiç sorup öğrenmemeye ahdetti.

Yine de öyleyken Paris’in, gaz kokusundan omnibüslerinin gürültüsüne kadar, her şeyini özlüyordu. Kendisine söylenen bütün sözlerde onun sesinin çınlamasını, gözlerinin parıltısını arıyordu. Kendine ölmüş bir adam gözü ile baktığı için artık hiç mi hiç bir şey yapmıyordu.

Sabahları çok geç kalkar, pencereden gelip geçen koşulu arabalara bakardı. Hele ilk altı ay son derece kötü geçti.

Bununla beraber, bazı günler kendine kızdığı olurdu. O zaman sokağa çıkardı. Kışın taşan Seine Nehri’nin sularıyla yarı yarıya kaplı çayırlara giderdi. Bu çayırları kavak ağaçları birbirinden ayırır. Ötede beride küçük bir köprü yükselir. Sararmış yaprakları çiğneyerek, sisi ciğerlerine çekerek, hendeklerden atlayarak akşama kadar başıboş dolaşırdı. Damarları daha kuvvetli attıkça çılgınca işler yapmak arzusuna kapılırdı; Kuzey Amerika’da tuzak avcısı olmak, Doğu’da bir paşanın hizmetine girmek, bir gemiye tayfa olarak girmek ister, içinin kara sevdasını Deslauriers’ye yazdığı uzun mektuplara dökerdi.