Гюстав Флобер – Bir Delikanlının Hikâyesi (страница 17)
Kadının çenesini tutuyordu.
“Bu bayları selamla! Hepsi de âyan üyesi oğullarıdır! Beni büyükelçi tayin ettirsinler diye bunlarla düşüp kalkıyorum!”
“Ne deli şeysiniz!” diye Matmazel Vatnaz içini çekti.
Kendisini evine kadar götürmesini Dussardier’den rica etti.
Arnoux onların gidişine baktı, sonra Frédéric’e dönerek “Matmazel Vatnaz hoşunuza gitti mi?” dedi. “Bu konudaki fikrinizi açıkça söylemezsiniz ya, neyse? Aşklarınızı gizliyorsunuz galiba?”
Frédéric sapsarı kesildi, hiç gizlemediğine yemin etti.
“Metresiniz olduğunu gören, bilen yok.” diye devam etti Arnoux.
Bir ad uyduruvermek geçti Frédéric’in içinden. Ama hikâye onun kulağına giderdi. Sahiden metresi olmadığını söyledi.
Tacir, metresi olmayışından ötürü Frédéric’i ayıpladı.
“Bu akşam, tam fırsattı! Kollarına birer kadın takıp giden ötekilerin yaptığını niye siz de yapmadınız?”
Bu ısrara canı sıkılan Frédéric “Peki ya siz?” dedi.
“Aa! Yavrum, siz bana ne bakıyorsunuz! Ben karımın yanına dönüyorum.”
Bir araba çağırdı, binip çekti gitti.
İki dost yaya yürüdüler. Doğudan rüzgâr esiyordu. Hiç konuşmuyorlardı. Deslauriers bir gazete müdürünün karşısında kendini göstermediğine yanıyordu, Frédéric ise kendi tasaları içine gömülmüştü. Nihayet meyhane balosunun pek abuk sabuk bir şey olduğunu söyledi.
“Kabahat kimde? Arnoux’nun peşine takılmak için bizi satmasaydın!”
“Aman canım! Ne yapsam hiçbir faydası olmayacaktı!”
Ama kâtibin kendine göre fikirleri vardı. İnsan çok istediği bir şeyi mutlaka elde eder.
“Oysa daha demincek, kendin…”
Deslauriers bir imayı önlemek için “Ben onlarla eğleniyordum!” dedi. “Kadınlarla başımı derde mi sokayım?”
Sonra, kadınların ah cicim vah cicimlerine, budalalıklarına attı tuttu. Kadınlardan hoşlanmıyordu vesselam.
“Öyle pozlar takınma bakalım!” dedi Frédéric.
Deslauriers de sustu. Sonra birden “Geçen ilk kadını kafese koyacağım, yüz frangına bahse girer misin?” dedi.
“Evet, girerim.”
İlk geçen iğrenç bir dilenci kadındı; kaderlerine küstükleri bir sırada, Rivoli Caddesi’nin ortasında elinde küçük bir kartonla giden iri yarı bir kız gördüler.
Deslauriers kemerlerin altında kıza yanaştı. Kız birden Tuileries tarafına saptı, az sonra da Carrousel Meydanı’nın yolunu tuttu; sağa, sola bakıyordu. Bir arabanın arkasından koştu. Deslauriers yetişti. Manalı hareketler yaparak onun yanında gidiyordu. Nihayet kız koluna girmeye razı oldu, rıhtım boyuna vurdular. Sonra, Chatelet’nin üst başında, piyasa eden iki gemici gibi, yaya kaldırımında en az yirmi dakika gezindiler. Ama birden, Change Köprüsü’nü, Çiçek Pazarı’nı, Napolyon Rıhtımı’nı geçtiler. Frédéric onların ardından eve girdi. Deslauriers kendilerini rahatsız ettiğini, onun yaptığını yapmasını hareketleriyle anlattı.
“Senin daha ne kadar paran var?”
“İki lira!”
“Yeter! Haydi, Allah’a ısmarladık.”
Frédéric bir oyunun başarı kazandığını görmekten duyulan bir şaşkınlık içine düştü.
Pencerelerden hiçbiri onun odalarının pencereleri değildi. Yine de öyleyken, gözlerini eve dikti; sanki seyretmekle duvarları yarabileceğini sanıyormuş gibi. Herhâlde şimdi, güzel kara saçları yastığın dantelaları arasında, dudakları aralık, başı kolunun üstünde, yumuşak bir çiçek gibi sakin, dinleniyordu.
Arnoux’nun başı göründü. Bu hayalden kaçmak için uzaklaştı.
Deslauriers’nin verdiği öğüt aklına geldi; dehşet duydu. O zaman, başıboş, sokaklarda dolaştı.
Karşıdan biri gelse yüzünü seçmeye çalışıyordu. Ara sıra, bacaklarının arasından bir ışık geçip kaldırımlarda geniş bir çeyrek daire çiziyordu; sonra karanlığın içinde, elinde feneri, sırtında küfesi ile bir insan beliriyordu. Bazı yerlerde, rüzgâr bir bacanın borusunu sallıyordu. Uzaklardan gelen sesler kafasının içindeki uğultuya karışıyor ve havalarda belli belirsiz dans havalarının nakaratını duyuyorum sanıyordu. Yürüyüşü bu sarhoşluğu sürdürüyordu; kendini Concorde Köprüsü’nün üstünde buldu.
O zaman, geçen kışın o akşamını hatırladı. Onun evinden ilk çıkışında, umut dolu kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki durmak zorunda kalmıştı. Şimdi bütün umutları sönmüştü!
Ayın yüzünden kara bulutlar geçip gidiyordu. Mesafelerin büyüklüğünü, hayatın sefaletini, her şeyin boş olduğunu düşünerek ayı seyre daldı. Gün doğdu; dişleri birbirine çarpıyordu; yarı uykuda, sisten ıslanmış, gözleri yaşlı, niçin bu işe bir son vermediğini kendi kendine sordu. Bir adım attı mı tamam! Başının ağırlığı kendisini sürüklüyor, sularda cesedinin dalgalandığını görüyordu. Frédéric eğildi. Köprünün korkuluğu biraz genişti, sırf yorgunluktan korkuluğun üstünden atlamayı gözü kesmedi.
Dehşete kapıldı. Bulvara döndü, tahta bir kanepeye çöktü. Polis memurları onu “sefahat yapmış” sanıp uyandırdılar.
Yürümeye başladı. Karnı çok acıkmıştı. Bütün lokantalar kapalı olduğundan Halles’deki lokantalardan birinde yemek yemeye gitti. Neden sonra daha çok erken olduğunu düşünüp saat sekizi çeyrek geçeye kadar belediye dairesi taraflarında başıboş dolaştı durdu.
Deslauriers şırfıntı kızı savalı çok olmuştu; odanın ortasındaki masada yazı yazıyordu. Saat dörde doğru Bay Cisy içeri girdi.
Dün akşam, Dussardier sayesinde, bir hanımla dostluğu kaynatmıştı. Hatta araba ile onu da kocasını da evinin önüne kadar götürmüştü. Kadından randevu da koparmıştı. Oysa bu adı bilen yoktu!
“Ne yapayım istiyorsun yani?” dedi Frédéric.
O zaman, beyzade saçmalamaya başladı. Matmazel Vatnaz’ın, Endülüslü kadının, öteki kadınların lafını etti. Birçok istiarelerden sonra ziyaretinin sebebini anlattı. Dostunun ağzı sıkılığına güvenerek girişeceği bir teşebbüste kendisine yardım etmesini istemeye gelmişti, bu teşebbüsten sonra ancak kesin olarak kendine erkek gözü ile bakabilecekti. Frédéric buna olmaz demedi. Hikâyeyi Deslauriers’ye anlattı, ama kimle ilgili olduğunu söylemedi.
Kâtip “şimdiki gidişatını pek iyi” buldu. Öğütlerine saygı gösterilmesi neşesini arttırdı.
Askerî teçhizat için sırma nakış işleyen, dünyanın en tatlı insanı, bir kamış gibi narin, iri mavi gözlü, her şeye şaşan Matmazel Clemence Daviou’yu o daha ilk gününde bu neşesi sayesinde büyülemişti. Kâtip, kızın saflığını, nişanları olduğuna inandıracak kadar kötüye kullanmıştı. Söylediğine göre, onunla baş başa olduğu zaman, redingotunu kırmızı şeritle süslüyor, patronunu küçük düşürmemek için herkesin yanında çıkarıyormuş. Zaten kızla arasında bir mesafe bırakıyor, kendini bir paşa gibi okşatıyor, güldürmek için ona “halk kızı” diyormuş. Kız her seferinde kendisine küçük menekşe buketleri getiriyormuş. Frédéric böyle bir aşk istemezdi.
Böyle olmakla beraber, Pinson’un veya Barillot’nun kahvesindeki bölmeli yere gitmek için bunlar kol kola girip sokağa çıktıkları zaman acayip bir keder duyardı. Frédéric, bir yıldır, her perşembe günü, Choiseul Sokağı’na akşam yemeğine gitmeden önce tırnaklarını fırçalarken Deslauriers’ye nasıl ızdırap çektirdiğini bilmiyordu!
Bir akşam, balkondan onların gidişine bakıyordu, uzaktan Arcole Köprüsü’nün üstünde Hussonnet’yi gördü. Bohem birtakım işaretler edip onu çağırmaya başladı. Frédéric beş katı inince “Mesele şu: Önümüzdeki cumartesi, ayın 24’ünde, Madam Arnoux’nun isim günü.” dedi.
“Nasıl olur, adı Marie değil mi?”
“Olsun, bir adı da Angèle! Eğlence Saint-Cloud’daki yazlık evlerinde yapılacak; size haber vermek ödevini ben üstüme aldım. Saat üçte gazetenin önünde bir vasıta bekleyecek. Böyle kararlaştırılmış! Sizi rahatsız ettim, özür dilerim. Görülecek öyle çok işim var ki!”
Frédéric daha arkasını dönmeden kapıcı bir mektup verdi:
Mösyö ve Madam Dambreuse, ayın 24’üncü Cumartesi günü evlerinde verecekleri ziyafete gelmekle kendilerine şeref vermesini Bay Moreau’dan rica ederler. Lütfen karşılık verilmesi…
“Çok geç.” diye düşündü.
Bununla beraber mektubu Deslauriers’ye gösterdi; o, “Oh! Hele şükür!” diye bağırdı. “Ne o, memnun olmamış gibi bir hâlin var. Sebep?”
Frédéric biraz tereddüt ettikten sonra aynı gün başka bir yere davetli olduğunu söyledi.
“Lütfen şu Choiseul Sokağı’na gitmeye boş ver. Budalalığın lüzumu yok! Sıkılıyorsan senin yerine ben karşılık vereyim.”
Kâtip üçüncü kişi ağzından kabul edildiğini bildiren bir karşılık yazdı.
Deslauriers kibar âlemine hep hırs ve tamahla baktığından bu âlemi matematik kanunları sayesinde işleyen yapmacık bir yaratık olarak gözünde büyütürdü. Şehirde bir akşam yemeği, mevki sahibi bir adama rastlamak, güzel bir kadının gülümsemesi, birbirinden doğan bir sıra eylemlerle çok büyük sonuçlara varabilirdi. Paris’in bazı salonları, ham maddeyi alıp yüz misli değerli hâle getiren makinelere benzerdi. Diplomatlara akıl veren kibar fahişelere, entrikalarla yapılmış zengin evlenmelere, kürek mahkûmlarının dehasına, talihin kuvvetli olanların elinde yumuşak başlı hâle geldiğine inanırdı! Nihayet Dambreuse’lerle sık sık görüşmeyi o kadar faydalı buluyordu, bunun o kadar çok lafını etmişti ki Frédéric neye karar vereceğini bir türlü bilemiyordu.
Madam Arnoux’nun isim günü olduğuna göre, ona bir hediye sunmazlık edemezdi. Sakarlığını bağışlatmak için tabii bir şemsiye götürmeyi düşündü. Bir yerde, Çin işi, sapı sedef kakmalı, alacalı ipekten bir markiz gördü. Ama fiyatı yüz yetmiş beş franktı, oysa hiç parası yoktu, gelecek üç aylık parasına güvenerek borçla geçiniyordu. Yine de öyleyken, bu şemsiyeyi beğenmişti, istiyordu. Nefret ettiği hâlde Deslauriers’ye başvurdu.