Гюстав Флобер – Bir Delikanlının Hikâyesi (страница 16)
Sağda solda birbirine muvazi İspanya-Arap mimarisinde iki galeri uzanıyordu. Karşıda, dipte bir evin duvarı vardı. Dördüncü duvarı (lokantanın duvarı) ise renkli camdan pencereleri olan Gotik tarzındaki bir manastır duvarını andırıyordu. Çin işi bir çatı, çalgıcıların çaldıkları kerevetin üstünü örtmüştü; yer asfalttı, direklere asılmış kâğıt fenerler dans edenlerin üstüne uzaktan renkli bir ışık saçıyordu. Ötede beride görülen bir heykel kaidesi üstündeki taş yalaktan ince bir su fışkırıyordu. Ağaç yaprakları arasında boyası yapış yapış, alçıdan Hebe ya da Cupidon heykelleri görülüyordu. Sarı kum döşenip iyice düzletilmiş birçok ağaçlıklı yollar bahçeyi olduğundan daha büyük gösteriyordu.
Birkaç üniversite öğrencisi metreslerini gezdiriyor, tuhafiye mağazası tezgâhtarları parmakları arasındaki bastonla çalım satıyorlardı; kolej öğrencileri regalia sigaraları içiyor, birtakım ihtiyar bekârlarsa boyalı sakallarını tarakla sıvazlıyorlardı. İngilizler, Ruslar, Güney Amerikalılar, fesli üç Doğulu vardı. Aşüfte kadınlar, yosma işçi kızları, orospular, bir koruyucu, bir âşık bulmak, birkaç altın koparmak sevdasıyla veya sırf dans etmek hevesiyle buraya gelmişlerdi. Altında su yeşili, mavi, çilek kurusu veya mor kombinezon bulunan elbiseleri, abanoz ağaçlarının ve leylakların arasından geçiyor, sallanıyordu. Hemen bütün erkeklerin ceketleri kareli kumaştandı, akşam serin olduğu hâlde birkaçının pantolonu beyazdı. Hava gazı fenerleri yakılmıştı.
Moda gazeteleriyle ve küçük tiyatrolarla münasebeti olan Hussonnet, kadınların çoğunu tanıyordu. Bunlara parmaklarının ucu ile öpücükler gönderiyor, konuşmak için ara sıra arkadaşlarından ayrılıyordu.
Deslauriers bu hâlleri kıskandı. Devetüyü renginde pamuklu elbise giymiş, iri yarı, sarışın bir kadının yanına arsız arsız sokuldu. Kadın onu asık suratla süzdükten sonra, “Yok, aslanım! Seni gözüm kesmedi!” dedi, arkasını döndü.
Sonra şişman bir esmere yanaştı; kadın herhâlde delinin biri olacak ki Deslauriers’nin ağzından laf çıkar çıkmaz, sıçradı, “Söz söylemeye devam edersen, belediye çavuşlarını çağırırım!” diye korkuttu. Kâtip gülmeye çalıştı. Sonra bir hava gazı fenerinin altında tek başına oturmuş ufak tefek bir kadın görerek gidip dansa kaldırdı.
Kerevetin üstüne maymun gibi tüneyen çalgıcılar, çalgılarını kuvvetli kuvvetli cızırdatıyor, üfürüyorlardı. Ayakta olan orkestra şefi, kurulu bir makine gibi tempo tutuyordu. Salonda herkes üst üste idi, eğleniyordu. Şapkaların çözülmüş kordonları kravatlara sürtünüyor, kunduralar eteklerin altına dalıyordu. Hepsi ahenkle sıçrıyordu. Deslauriers ufak tefek kadını kucağında sıkıyor, kendini dansın coşkunluğuna kaptırmış, dans edenlerin ortasında kocaman bir kukla gibi tepiniyordu. Cisy ile Dussardier gezintilerine devam ediyorlardı; genç aristokrat orospulara yan gözle bakıyor, tezgâhtarın teşviklerine rağmen bu türlü kadınların evlerinde hep “elindeki tabanca ile dolaba saklanmış, her an dışarı çıkıp size bir senet imzalattıracak bir erkek bulunduğunu” düşünerek bunlarla konuşmaya bir türlü cesaret edemiyordu.
Frédéric’in yanına döndüler. Deslauriers artık dans etmiyordu, hepsi de bu geceyi nasıl sona erdireceklerini birbirlerine sordukları bir sırada Hussonnet, “Bakın, bakın! Markiz d’Amaegui!” diye bağırdı.
Çekik burunlu, solgun yüzlü bir kadındı bu. Dirseklerine kadar parmaksız, uzun eldivenler giymiş; yanakları üstünde iki köpek kulağı gibi sarkan kocaman, kara küpeler takmıştı. Hussonnet ona, “Senin evde küçük bir eğlence, Doğu işi bir cümbüş tertip etsek!” dedi. “Bu Fransız şövalyeleri için kadın dostlarından birkaçını da çağırsan! Ne o, sıkıntılı bir hâlin var? Beyzadeni mi bekliyorsun yoksa?”
Endülüslü kadın başını önüne eğmişti; dostunun pek lüks olmayan alışkanlıklarını bildiği için kendini soğuk içkilerden etmek istemiyor, korkuyordu. Nihayet para lafını edince Cisy kesesindeki beş Napolyon lirasının hepsini teklif etti, iş kararlaştı. Ama Frédéric bunda yoktu.
Arnoux’nun sesi kulağına çalınır gibi olmuştu. Bir kadın şapkası gözüne ilişmiş, çabucak yandaki ağaç kümesinin içine dalıvermişti.
Matmazel Vatnaz, Arnoux ile beraberdi.
“Affedersiniz! Sizi rahatsız etmiyorum ya?”
“Katiyen!” diye tacir karşılık verdi.
Konuşmalarındaki son sözlerden, Frédéric, tacirin Matmazel Vatnaz’la acele bir iş konuşmak için Alhambra’ya koşup geldiğini anlamıştı. Arnoux’nun herhâlde içi iyice rahatlamamış olacak ki, “Gayet emin misiniz?” diye sormuştu.
“Gayet eminim! Sizi seviyorlar! Aman, ne adam!” demişti kadın.
Matmazel Vatnaz, kıpkırmızı olduğu için kanlı denecek kadar kalın olan dudaklarını büzüp öne doğru uzatmıştı. Ama zekâ, aşk, şehvet taşan, bebeklerinde altın benekler bulunan, vahşi, hayran olunacak gözleri vardı. Bu gözler zayıf, biraz da sarı olan yüzünü birer lamba gibi aydınlatıyordu. Arnoux onun acı sözler söyleyerek reddetmesinden hoşlanıyor gibiydi. Matmazel Vatnaz’a doğru eğilip “Pek naziksiniz, beni öpün!” dedi.
O da kulaklarını tutup alnından öptü.
Bu sırada dans durdu. Orkestra şefinin yerinde çok semiz, yüzü mum gibi beyaz, yakışıklı bir delikanlı göründü. Kara, uzun saçlarına İsa’nın saçlarının biçimini vermişti; sırmadan hurma dallı, gök mavisi kadife bir yelek vardı sırtında; tavus gibi kabaran, hindi gibi budala bir hâli vardı. Dinleyenleri selamlayıp şarkıya başladı. Başkente yaptığı yolculuğu kendi ağzından anlatan bir köylüydü bu. Şarkıcı Aşağı Norman ağzı ile konuşuyor, sarhoş adam taklidi yapıyordu.
Şarkının sözleri Frédéric’e geminin davlumbazları arasındaki üstü başı partal adamın söylediği şarkının sözlerini hatırlattı. Gözleri, kendi de farkında olmadan, önünde yayılmış olan elbisenin eteğine takılmıştı. Şarkının her parçasından sonra uzun bir duruş vardı, dallarda esen rüzgârın sesi de dalgaların gürültüsünü andırıyordu.
Orkestra yerini görmesini engelleyen kurtbağrı ağacının dallarını eliyle yana çeken Matmazel Vatnaz burun delikleri daha açılmış, kirpikleri aralanmış, derin bir haz duyarak kendisinden geçmiş bir hâlde gözlerini dikmiş, şarkıcıyı seyrediyordu.
“Çok güzel!” dedi Arnoux. “Bu akşam niçin Alhambra’ya geldiğinizi şimdi anlıyorum! Delmas’dan hoşlanıyorsunuz, sevgilim!”
Kadın hiçbir şey söylemek istemedi.
“Aman! Bu ne iffet!”
Sonra, Frédéric’i göstererek “Yoksa o var diye mi? Haksızlık etmeyin. Dünyanın en ağzı sıkı delikanlısıdır o!” dedi.
Dostlarını arayan ötekiler yeşillikli salona girdiler. Hussonnet bunları tanıttı. Arnoux herkese yaprak sigarası dağıttı, şerbet ikram etti.
Dussardier’yi görünce Matmazel Vatnaz’ın yüzü kızarmıştı. Hemen kalktı, elini ona uzatarak, “Beni hatırlamıyor musunuz, Bay Auguste?” dedi.
Frédéric “Matmazeli nereden tanıyorsunuz?” diye sordu.
“Aynı mağazada çalışmıştık.” diye Dussardier karşılık verdi.
Cisy, Dussardier’nin yeninden çekiyordu, çıktılar; Dussardier daha gözden kaybolmadan Matmazel Vatnaz onun karakterini övmeye başladı. Hatta bu delikanlıda kalbin dehası var, diye ekledi.
Sonra, taklitleriyle tiyatroda başarı kazanabilecek olan Delmas üstünde konuşuldu. Ardından bir tartışma başladı: Shakespeare, sansür, üslup, halk, Porte-Saint-Martin Tiyatrosu’nun hasılatı, Alexandre Dumas, Victor Hugo ve Dumersan araya karıştı. Arnoux birçok ünlü kadın aktörleri tanırdı; delikanlılar dinlemek için sokulmuşlardı. Ama müziğin patırtısı sözlerini bastırıyordu. Kadril veya polka biter bitmez herkes masalara üşüşüyordu; garsonu çağırıyorlar, gülüyorlardı; ağaç yaprakları arasında bira şişeleri, gazoz şişeleri patlatarak açılıyor, kadınlar tavuk gibi gıdaklıyor, bazen iki bayın dövüşmek istediği oluyordu; bir hırsız yakalandı.
Dans edenler koşuşarak ağaçlıklı yollara doldular. Yüzleri kıpkırmızı, gülerek, soluk soluğa, kadın elbiselerini ceketlerin etekleriyle birlikte havaya kaldıran bir kasırga içinde geçip gidiyorlardı. Trombonlar daha kuvvetli böğürüyor, tempo hızlanıyordu. Orta Çağ manastırının arkasından çatırtı sesleri geldi, hava fişeği patırtıları baş gösterdi. Güneşler dönmeye başladı; zümrüt yeşili maytapların ışığı bir dakika bütün bahçeyi aydınlattı, son hava fişeğinin atılışında çoğu kimse derin bir ah çekti.
Fişek ağır ağır aktı. Havada bir barut dumanı bulutu dalgalanıyordu. Frédéric’le Deslauriers kalabalığın arasında ağır ağır yürüyorlardı, gördükleri bir manzara karşısında durakladılar: Martinon vestiyere para veriyordu. Yanında elli yaşlarında, çirkin, gayet güzel giyinmiş, neyin nesi olduğu belirsiz bir kadın vardı.
“Bu delikanlı sanıldığı kadar basit değilmiş.” dedi Deslauriers. “Cisy nerede yahu?”
Dussardier onlara kahveyi gösterdi. Eski yiğitlerin oğlunu, yanında pembe şapkalı bir kadınla bir punç fincanının önünde gördüler.
Beş dakikadan beridir ortalarda görünmeyen Hussonnet tam o sırada çıkageldi.
Koluna yaslanan bir genç kız ona “benim yavru kedim” diyordu.
“Olmaz!” dedi Hussonnet. “Herkesin yanında söyleme. Bana vikont de daha iyi! Sana yumuşak çizmeli bir Louis XIII devri kavalyesi gibi görünmek hoşuma gider. Evet, sevgili dostlarım, eski bir göz ağrısı! Nasıl, güzel değil mi?”