18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Говард Пайл – Robin Hood (страница 15)

18

Kurallar ilan edildikten sonra her okçu tek tek öne çıkıp sırayla atış yaptı; her biri iyi atış yapmasına rağmen Küçük John hepsinden daha iyiydi. Çünkü tam üç kez çemberin içinden vurdu ve bir kez de tam merkez noktadan sadece bir arpa boyu uzaklıkta atış yaptı. Halk “Hey, uzun okçu!” diye tezahürat yapmaya başladı. Hatta aralarından bazıları “Hey Reynold Greenleaf!” diye bağırdı çünkü Küçük John o gün kendisini herkese böyle tanıtmıştı.

Şerif, oturduğu yerden inip okçuların durduğu yere geldi; onun geldiğini gören herkes saygıyla şapkasını çıkardı. Küçük John’a dikkatle baktı ama onu tanımıyordu, yine de bir süre sonra; “Nasılsın sevgili dostum, sanki seni bir yerlerden tanıyor gibiyim.” dedi.

“Belki bir yerlerde görüşmüşüzdür.” dedi Küçük John. “Çünkü ben sizi sık sık görüyorum, efendimiz.” Konuşurken Şerif’in gözlerinin içine öyle dikkatli baktı ki Şerif onun kim olduğundan hiç şüphelenmedi.

“Sen oldukça cesur bir delikanlısın dostum.” dedi Şerif. “Bugün Lincoln’e karşı Nottinghamshire’ın namını çok iyi koruduğunu duydum. Adın nedir bakalım sevgili dostum?”

“İnsanlar bana Reynold Greenleaf derler, efendim.” dedi Küçük John ve adının geçtiği eski bir türkü sözü ekledi:

Gerçekten de yeşil bir yapraktı, Ama Şerif ne tür bir ağaçtan geldiğini bilmiyordu.

“Şimdi, Reynold Greenleaf.” dedi Şerif. “Sen gözlerimin şimdiye kadar gördüğü en iyi okçusun, tabii o düzenbaz Robin Hood’u saymazsak! Hizmetime katılmak ister misin dostum? Yılda üç takım elbise, iyi yemekler ve içebildiğin kadar birayla iyi bir maaş alacaksın. Ayrıca her Aziz Michael Yortusu’nda sana kırk mark ödeyeceğim.”

Küçük John, Şerif’in hizmetine girerse neşeli şaka malzemeleri bulabileceğini düşündüğü için:

“Burada özgür bir adam olarak durduğuma göre hizmetinizde seve seve bulunmak isterim.” dedi.

Şerif:

“Semiz sığırları gerçekten de bileğinin hakkıyla kazandın.” dedi. “Böyle bir çalışan kazanmış olmanın şerefine, ödülüne kaliteli bir mart birası da ekleyeceğim. Çünkü en az Robin Hood’un kendisi kadar iyi ok attığını düşünüyorum.”

“Öyleyse.” dedi Küçük John. “Kendimi sizin hizmetinize sokmuş olmanın sevinciyle, yağlı sığırlar ve kahverengi birayı bütün bu iyi insanlara vereceğim.” Bunun üzerine büyük bir çığlık koptu, hatta pek çok kişi bu ödülün sevinciyle şapkalarını havaya fırlattı.

Sonra herkes el ele verdi; bazıları büyük ateşler yakıp sığır etlerini kızarttı, bazıları da bira doldurdu ve herkes bu şekilde eğlendi. Yiyebildikleri kadar yiyip içtikten, gün batıp da Nottingham kasabasının çatıları üzerinde kızıl ve yuvarlak bir ay doğduktan sonra, el ele verip gaydalarla arpların tınısı eşliğinde, ateşlerin etrafında dans ettiler. Ancak bu eğlence başlamadan çok önce Şerif ve yeni hizmetkârı Reynold Greenleaf, Nottingham Kalesi’ne çoktan gelmişlerdi.

Küçük John, Şerif’in Hizmetinde Ne Yaşadı?

Böylece Küçük John, Şerif’in hizmetine girmiş oldu; Şerif onu sağkolu yaptığı ve ona büyük misafirperverlikte bulunduğu için orada sürdürdüğü yaşamı çok rahat buldu. En iyi ziyafet sofralarında Şerif’in yanında oturuyor, ava çıktığında atının yanı başında at biniyordu; böylece biraz avlanmak, biraz şahincilik, iyi yemekler yemek, kaliteli fıçılardan biralar içmek ve sabahın geç saatlerine kadar uyumak derken, ahırda durmadan beslenen bir öküz kadar şişmanladı. Her şey bu şekilde ilerlerken Şerif’in ava çıktığı bir gün, o kusursuz rahatlığını bozan bir şey yaşandı.

O sabah Şerif ve diğer birçok adamı, ava çıkmak üzere, bazı soylularla buluşmak için yola çıkmışlardı. Şerif her yerde iyi okçusu Reynold Greenleaf’i aradı, bulamayınca da canı sıkıldı çünkü Küçük John’un becerilerini soylu dostlarına göstermek istiyordu. Küçük John ise o sırada yatağında uzanmış, güneş gökyüzünün tepesine yükselene kadar hararetle horlamıştı. Sonunda gözlerini açtı ve etrafına bakındı ama kalkmak için hareket bile etmedi. Güneş pencereden içeri pırıl pırıl parlıyordu ve tüm hava, soğuk kış geçtiği ve bahar yeniden geldiği için duvarın etrafındaki hanımellerinin kokusuyla tatlanmıştı. Küçük John, bu güzel sabahta her şeyin ne kadar huzurlu ve keyifli olduğunu düşünerek öylece yatıyordu. Tam o sırada, uzaklardan belli belirsiz, ince fakat net bir borazan sesi duydu. Ses çok uzaktan geliyordu ama durgun bir çeşmeye düşen küçük bir çakıl taşı gibi Küçük John’un düşüncelerinin tüm huzurlu yanını kırdı ve ruhu birdenbire rahatsızlıkla doldu. Ruhu âdeta bir uykudan uyanır gibi oldu ve hafızası ona tüm neşeli yeşil orman hayatı anılarını geri getirdi. Kuşların bu ışıl ışıl sabahta ormanlarında nasıl neşeyle şarkı söylediklerini ve sevdiği dostlarının nasıl ziyafet çekip eğlendiklerini ya da belki de kasvetli konuşmalarla ondan bahsettiklerini düşündü. Çünkü Şerif’in hizmetine ilk girdiğinde, bunu bir şaka malzemesi olacağını düşünerek yapmıştı ama kış boyunca şöminenin sıcaklığı ve yemeklerin bolluğu, altı uzun ay geçene kadar Sherwood’a geri dönmesini günden güne ertelemesine sebep olmuştu. Ama şimdi iyi kalpli reislerini, dünyadaki herkesten daha çok sevdiği Will Stutely’yi ve tüm erkek sporlarında çok iyi eğittiği Doncasterlı genç David’i düşünüyordu. Böylece yüreğinde hepsine karşı büyük ve acı bir özlem oluştu, gözleri yaşlarla doldu. Sonra yüksek sesle şöyle dedi:

“Burada, ahırda beslenen bir öküze döndüm; tüm erkekliğim benden uzaklaşıyor, iyice tembel ve ahmak olmaya başladım. Ama derhâl kendime geleceğim ve bir kez daha sevgili dostlarımın yanına döneceğim, son nefesimi verene dek de onları bir daha asla terk etmeyeceğim.”

Böyle söyleyip yataktan fırladı çünkü artık bu tembellik hâlinden nefret ediyordu.

Aşağı indiğinde kiler kapısının yanında duran kâhyayı gördü; şişman bir adamdı ve kuşağında kocaman bir anahtar bohçası asılı dururdu. Küçük John:

“Hey, kâhya efendi! Şu an oldukça açım çünkü bütün bu keyifli sabah boyunca ağzıma bir lokma girmedi. Bu yüzden, hadi bana yemek verin.” dedi ona.

O an kâhya ona acımasızca baktı ve kuşağındaki anahtarları şıngırdattı. Şerif’in gözüne girdiği ve onun imkânlarından faydalandığı için Küçük John’dan nefret ediyordu.

“Demek açsınız, öyle mi Bay Reynold Greenleaf?” dedi. “Ah, sevgili delikanlı, eğer yeterince uzun yaşarsan, başıboş dolaşıp gereksiz uyuyanın midesinin boş olacağını öğreneceksin. Ne demiş atalarımız, Efendi Greenleaf: ‘İşleyen demir pas tutmaz.’ Öyle değil mi?”

“Seni gidi koca yağ tulumu!” diye bağırdı Küçük John. “Senden aptal bilgeliğini değil, yalnızca ekmek ve et istiyorum. Sen kim oluyorsun da beni yemek yemekten mahrum bırakıyorsun? Aziz Dunstan adına kemiklerini kırılmaktan kurtarmak istiyorsan, kahvaltımın nerede olduğunu söylesen iyi edersin!”

“Kahvaltınız kilerde, Bay Alev Topu.” diye cevap verdi kâhya.

“O zaman buraya getir!” diye bağırdı Küçük John, artık iyice sinirlenmişti.

“Git de kendin getir.” dedi kâhya. “Ben senin uşağın mıyım ki senin getir götürünü yapayım?”

“Diyorum ki git ve şu kahvaltıyı bana getir!”

“Ben de diyorum ki git, kendin getir!”

Küçük John öfkeyle:

“Öyle olsun, getireceğim, hem de hemen!” dedi.

Ve böyle söyleyerek kilere doğru yürüdü. Kapıyı açmaya çalıştı ama kapının kilitli olduğunu gördü; bunun üzerine kâhya güldü ve kuşağındaki anahtarları şıngırdattı. O an Küçük John’un öfkesi iyice taştı ve sıkılı yumruğunu kaldırarak kiler kapısına sağlam bir şekilde vurdu, üç panelli kapıyı kırdı. Öyle büyük bir açıklık yaratmıştı ki kolayca eğilip içinden geçebildi.

Kâhya, yaptığını görünce öfkeden deliye döndü. Küçük John, kilerin içine bakmak için eğildiğinde onu ensesinden yakaladı, anahtarlarıyla kafasına vurdu. Ancak bu darbe kulaklarının çınlaması ile sonuçlandı. Bunun üzerine Küçük John kâhyaya döndü ve ona tekrar öyle bir vurdu ki şişman adam yere düştü, bir daha hiç kıpırdayamayacakmış gibi orada öylece yattı.

“İşte.” dedi Küçük John. “Birine vurmadan önce iyi düşün ve bir daha asla aç bir adamdan güzel bir kahvaltıyı esirgeme.”

Böyle söyleyerek kilere girdi ve açlığını yatıştıracak bir şeyler olup olmadığına bakmak için etrafına bakındı. Büyük bir geyik etli börek ve iki kızarmış piliç gördü. Yanında da bir tabak yaban ördeği yumurtası duruyordu. Üstelik bir şişe şarap da vardı; aç bir adam için oldukça lezzetli bir manzaraydı. Bunları raflardan indirip bir masanın üzerine yerleştirdi ve iştahla tadını çıkarmaya hazırlandı.

Avlunun karşısındaki mutfakta bulunan aşçı, Küçük John’la kâhya arasındaki yüksek sesli konuşmaları ve Küçük John’un kâhyaya vurduğu darbeyi duyunca, avluyu koşarak geçip merdivenlerden yukarı, kâhyanın kilerinin bulunduğu yere çıktı. O sırada kâhya, aklını başına toplayıp ayağa kalkmıştı. Aşçı, kâhyanın kilerine geldiğinde onun, kırık kapıdan bir ziyafet hazırlığı yapan Küçük John’a, aç bir köpeğin kemiği olan bir diğer köpeğe baktığı gibi baktığını gördü. Kâhya, aşçıyı görünce yanına geldi ve bir kolunu onun omuzuna atarak:

“Ah benim sevgili dostum!” dedi. Aşçı uzun boylu, şişman bir adamdı. “O aşağılık, düzenbaz Reynold Greenleaf’in ne yaptığını görüyor musun? Efendimizin mallarını çaldı ve bana öyle bir vurdu ki öldüğümü sandım. İyi kalpli aşçı, seni çok severim, sen eski ve sadık bir hizmetkâr olduğun için her gün efendimizin en iyi şarabından iyi bir kâse vereceğim sana. Ayrıca, sevgili aşçı, sana hediye olarak verebileceğim on şilinim de var. Ama Reynold Greenleaf gibi aşağılık bir sonradan görmenin bu kadar cüretkâr davrandığını görmekten sen de nefret etmiyor musun?”