Гарриет Бичер-Стоу – Tom Amca’nın Kulübesi (страница 9)
“O zaman çok acımasız.”
“Tam olarak zalim değil de biraz sert biri, -sadece satış ve kâr için yaşayan biri- soğuk, duraksamayan ve merhametsiz, ölüm ve mezar gibi. İyi bir fiyata anasını bile satabilir, tabii ihtiyar kadına bir zarar gelsin istemez.”
“Bu adi adam bir de iyi, sadık Tom ve Eliza’nın çocuğunun sahibi!”
“Eh, sevgilim, bu da bana zor geliyor; düşünmekten nefret ettiğim bir şey. Haley işleri ayarlayıp yarın emanetleri alacak. Sabah erkenden atıma binip uzaklaşacağım. Şu bir gerçek ki Tom’u göremem ve sen de bir yerlere gitsen ve Eliza’yı alsan iyi olur. O burada ortalarda yokken işler olup bitsin.”
“Hayır, hayır.” dedi Bayan Shelby. “Bu zalim işe hiçbir şekilde suç ortağı ya da yardımcı olmayacağım. Gidip zavallı yaşlı Tom’u göreceğim, sıkıntıları için Tanrı ona yardım etsin! Ne olursa olsun, hanımlarının onların ne hissettiklerini anladıklarını ve onlarla olduğunu görsünler. Eliza’ya gelince düşünemiyorum bile. Tanrı bizi bağışlasın! Biz ne yaptık ki, bu zalim gereklilik bizi buldu?”
Bu konuşmanın Bay ve Bayan Shelby’nin hiç aklına gelmeyecek bir kulak misafiri vardı.
Dairelerinde dış koridora bir kapıyla açılan büyük bir dolap bulunuyordu. Bayan Shelby Eliza’ya o gece için izin verince, ateşli ve heyecanlı duyguları bu dolap fikrini aklına getirmişti ve kendini oraya saklamıştı. Kulağı kapının çatlağına yapışmış hâlde, konuşmanın bir kelimesini bile kaçırmamıştı.
Sesler kesilince ayağa kalkıp usulcacık uzaklaştı. Solgun, tir tir titreyen hâli, donmuş yüz çizgileri ve kasılmış dudaklarıyla, o zamana kadar olduğu yumuşak ve çekingen yaratıktan tamamen başkası gibi olmuştu. Holde dikkatlice ilerledi, hanımının kapısında bir anlığına durdu ve ellerini sessiz bir yakarışla göğe doğru kaldırdı, sonra da dönüp kendi odasına süzüldü. Odası hanımıyla aynı katta sessiz, düzenli bir daireydi. Dikiş dikerken sık sık oturduğu güneşli hoş bir penceresi vardı; küçük bir kitap dolabı ve birkaç güzel küçük süs eşyası, aralarına serpiştirilmiş Noel hediyeleri bulunuyordu. Dolabında ve çekmecelerinde basit giysileri vardı, burası kısacası onun eviydi, içinde mutlu olduğu yer. Ama orada, yatakta uyuklayan oğlu yatıyordu, uzun bukleleri kayıtsızca bilinçsiz yüzüne düşmüştü, gül gibi ağzı yarı açıktı, küçük şişman elleri çarşafın üzerindeydi ve bir gülümseme güneş ışığı gibi tüm yüzüne yayılmıştı.
“Zavallı çocuk! Zavallıcık!” dedi Eliza. “Seni sattılar! Ama annen seni kurtaracak!”
O yastığa hiçbir yaş damlamadı; bunun gibi üzüntülerde, yüreğin akıtacağı yaş yoktur, sadece kan damlatır, kendi kendine sessizce kanar. Bir parça kâğıt, kalem aldı ve aceleyle yazdı:
“Hanımım! Sevgili hanımım! Benim nankör olduğumu sanmayın, hakkımda hiçbir şekilde kötü düşünmeyin, bu gece sizin ve efendinin dediklerinin hepsini duydum. Oğlumu kurtarmaya çalışacağım, beni suçlamayın! Nezaketiniz için Tanrı sizi kutsasın ve ödüllendirsin!”
Aceleyle katlayıp üzerini yazdı, çekmeceye gidip oğlunun giysilerini küçük bir paket yaptı, bir mendille sıkıca beline bağladı; o dehşet dakikalarında bile şefkatli bir annenin hatırlayacağı gibi en sevdiği oyuncaklardan bir ikisini küçük pakete koymayı unutmadı, onu uyandırdığında eğlendirecek güzel boyanmış bir papağanı da ayırdı. Küçük uykucuyu uyandırmak biraz sorun olduysa da biraz uğraştıktan sonra yatakta oturup kuşuyla oynamaya başlamıştı, bu sırada annesi bonesini takıp şalını örtmüştü.
“Nereye gidiyorsun anne?” dedi çocuk, annesi yatağın kenarına küçük paltosu ve başlığıyla yaklaşırken.
Annesi yanına yaklaşıp gözlerine öylesine içten baktı ki o zaman çocuk olağandışı bir şeyler döndüğünü hemen anladı.
“Sus Harry.” dedi. “Yüksek sesle konuşmamalısın, yoksa bizi duyarlar. Kötü bir adam küçük Harry’i annesinden almaya gelecek ve karanlığın içine götürecek ama annesi buna izin vermeyecek. Küçük oğlanın şapkasını, paltosunu giydirecek ve çirkin adam onu yakalayamasın diye onunla kaçacak.”
Bunları söylerken, çocuğun basit kıyafetini bağlayıp düğmeledi ve onu kollarına alarak çok sakin durması gerektiğini fısıldadı; odasının dış verandaya açılan kapısını açarak sessizce dışarı süzüldü.
Işıl ışıl, dondurucu, yıldızların aydınlattığı bir geceydi ve annesi şalını çocuğuna sardı, belli belirsiz bir korkuyla tamamen sessiz çocuk boynuna sarıldı.
Verandanın diğer ucunda uyuyan büyük bir Newfoundland olan yaşlı Bruno, kadın yaklaştığı sırada hafif bir homurtuyla ayağa kalktı. Kadın hafifçe adını söyledi, kadının eski oyun arkadaşı olan hayvan hemen kuyruğunu sallayarak bu basit köpeğin kafasında belli ki pek anlam veremediği bu yersiz gece yarısı yürüyüşü ne anlama geliyorsa, onu takip etmeye hazırlandı. Kendi ölçülerine göre belli belirsiz, bazı akılsız veya yakışıksız fikirler onu oldukça utandırıyordu; zira ilerledikçe sık sık durdu, sonra özlemle önce ona, sonra eve baktı ve sanki düşüncelerinde güven tazeledikten sonra onun ardından peşi sıra gitti. Birkaç dakika sonra Tom Amca’nın kulübesine geldiler ve Eliza durarak yavaşça pervaza vurdu.
Tom Amcalarda süren dua toplantısı ilahi söylenmesi yüzünden geç saatlere kadar sürmüştü; sonrasında Tom Amca birkaç uzun soloya kendini kaptırmıştı, sonuç olarak da şu an saat on iki ile bir arasında olsa da o ve değerli yardımcıları daha uyumamışlardı.
“Aman Tanrı’m! Bu ne?” dedi Chloe Teyze, fırlayıp aceleyle perdeyi açtı. “Bu Lizy değilse ne olayım! Üstünü giy, yaşlı adam, çabuk! Yaşlı Bruno da burada, dolanıp duruyor; neler oluyor! Ben kapıyı açmaya gidiyorum.”
Sözlerine uyarak kapıyı ardına kadar açtı ve Tom’un aceleyle yaktığı mum ışığı kaçağın bitkin yüzüne ve koyu, yabani gözlerine düştü.
“Tanrı seni korusun! Sana bakmaya korkuyorum, Lizy! Hastalandın mı, ne oldu sana?”
“Kaçıyorum Tom Amca ve Chloe Teyze, çocuğumu kaçırıyorum. Efendi onu sattı!”
Eliza Tom Amca’ya satıldığını ve çocuğunu kurtarmak için kaçacağını söylemeye gelir
“Onu sattı mı?” ellerini umutsuzlukla havaya kaldırarak ikisi de tekrarladılar.
“Evet, onu sattı!” dedi Eliza kısaca. “Bu gece hanımımın kapısının oradaki dolapta saklandım ve efendinin hanımıma Harry’mi sattığını söylediğini duydum ve seni de Tom Amca, ikinizi, bir tüccara; bu sabah atına atlayıp gidecekmiş ve bugün adam sizi alacakmış.”
Konuşma boyunca sanki rüyada gibi Tom ellerini kaldırmış ve gözleri kocaman olmuş bir şekilde kalakalmıştı. Yavaşça ve ağır ağır olanlara mana verdikçe, oturmaktan ziyade kendini eski koltuğa bıraktı ve kafasını dizlerine gömdü.
“Tanrı bize acısın!” dedi Chloe Teyze. “Ah! Hiç gerçekmiş gibi gelmiyor! Ne yaptı ki, Efendi
“Bir şey yapmadı, bu yüzden değil. Efendi satmak istemiyor ve hanımım her zaman iyidir. Onun bizi savunduğunu ve yalvardığını duydum ama ona faydasının olmadığını söyledi; bu adama borçlu olduğunu ve ona gücü yettiğini ve borcunu temizlemezse evini ve adamlarını satıp taşınmasıyla son bulacağını söyledi. Evet, onun ikisini satmakla her şeyi satmak arasında kaldığını söylediğini duydum, adam çok bastırıyormuş. Efendi üzgün olduğunu söyledi ama ah, hanımım, konuşmasını duymalıydın! Hristiyan ve melek değilse nedir. Onu öyle bıraktığım için kötü bir kızım ama buna zorunluyum. Kendisi bir ruhun dünyaya bedel olduğunu söyledi ve bu çocuğun da ruhu var. Eğer onu bıraksam, ne olacağını kim bilir? Bu yaptığım doğru olmalı ama doğru değilse, Tanrı beni affetsin zira bunu yapmak zorundayım!”
“Eh, yaşlı adam!” dedi Chloe Teyze “Neden sen de gitmiyorsun? Zencileri ağır işten ve açlıktan öldürdükleri nehrin kıyısına götürmelerini mi bekleyeceksin? Oraya gitmektense ölmeyi yeğlerim! Hâlâ zamanın var, Lizy’le git, istediğin zaman gelir gidersin. Hadi, acele et, ben de senin eşyalarını toparlayayım.”
Tom yavaşça başını kaldırdı, üzgünce ama sessizce çevresine bakındı ve şöyle dedi:
“Hayır, hayır, ben gitmiyorum. Eliza gitsin, bu onun hakkı! Hayır diyen ben olamam, ondan kalması beklenemez ama ne söylediğini duydun! Eğer ben ya da buradaki herkes satılıp her şey mahvolacaksa o zaman ben satılayım. Ben de herkes kadar buna katlanabilirim sanırım.” diye ekledi. Bu sırada hıçkırık ya da iç geçirme gibi bir şey geniş, kaba göğsünü sarsıcı bir şekilde salladı. “Efendi hep beni yerimde buldu, hep de bulacak. Hiçbir zaman güvenini boşa çıkarmadım, söylediklerime ters düşmedim ve hiç de yapmam. Bu yerin mahvolup her şeyin satılmasındansa tek başına giderim daha iyi. Efendi suçlu değil, Chloe ve o, sana da yoksullara da bakar.”
Burada küçük yün gibi kafalarla dolu kaba tekerlekli yatağa döndü ve âdeta çöktü. Sandalyenin arkasına dayandı ve iri elleriyle yüzünü kapadı. Ağır, boğuk ve yüksek sesli hıçkırıklar sandalyeyi salladı, kocaman yaşlar parmaklarından yere aktı. Beyefendi siz böyle gözyaşlarını ilk doğan oğlunuzu tabuta koyduğunuzda; siz hanım, böyle gözyaşlarını ölen bebeğinizin ağlamalarını duyduğunuzda dökersiniz. Zira beyefendi o bir adamdı ve siz de başka bir adamsınız. Siz hanım, ipek ve mücevherlerle donanmış olsanız da bir kadınsınız ve hayatın büyük sıkıntıları ve zorlu acıları arasında bir tek üzüntü duyarsınız!
“Şimdi de.” dedi Eliza, kapıda dururken, “Kocamı yalnızca bu öğleden sonra gördüm ve o zaman ne olacağını bilmiyordum. Onu son derece zorladılar ve bugün bana kaçacağını söyledi. Eğer olabilirse ona olanları söylemeye çalışın. Ona nasıl ve neden gittiğimi söyleyin; ona Kanada’yı bulmaya çalışacağımı söyleyin. Ona onu sevdiğimi söyleyin ve deyin ki onu bir daha görmezsem…” arkasını döndü ve bir an onlara sırtı dönük boğuk bir sesle ekledi, “Olabildiği kadar iyi olsun ve cennetin krallığında beni bulsun.”