18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Гарриет Бичер-Стоу – Tom Amca’nın Kulübesi (страница 21)

18

Bizim iyi senatörümüz politik bir günahkârsa bu gecenin cezasını ödemek için iyi yoldaydı. Uzun süren yağmurlu bir havadan sonra herkesin bildiği gibi Ohio’nun yumuşak, zengin toprağı çamur üretmeye pek uygun olmuştu ve yol da eski zamanların Ohio demir yoluydu.

“Tanrı’m, bu nasıl yol?” derdi, düzgün olması ve hızı dışında demir yolu hakkında hiçbir fikri olmayan Doğulu seyyahlar.

Öğren o zaman masum Doğulu arkadaş, çamurun ölçüsüz ve olağanüstü derinlikte olduğu Batı’nın karanlıkta kalmış yörelerinde, yollar enine yan yana dizilerek yuvarlak, kaba kütüklerden yapılır ve saf tazeliğinde toprak, çimen ve ele ne geçerse onunla kaplanmış olur, sonra mutlu halk ona yol deyip dosdoğru üzerinden giderler. Zaman geçtikçe yağmurlar bütün o bahsedilen çayır çimeni yıkar, kütükleri oraya buraya, resim gibi pozisyonlarda, yukarı, aşağı, çapraz oynatır, çeşitli yarıklardan ve izlerden kara çamur içine dolar.

İşte böyle bir yolda senatörümüz tökezleyerek ilerliyor, durumdan beklenildiği gibi sürekli kınıyor, -araba aynen şöyle ilerliyordu, küt, küt, küt! Sulu çamur! Çamurun içine!– senatör, kadın ve çocuğun pozisyonları daha tam yerleşmeden öylesine hızla değişiyordu ki kendilerini aşağı pencereye yapışmış buluyorlardı. Araba hızla saplanıyor, bu arada Cudjoe’nin dışarıda atları büyük gayretle toplamaya çalıştığı duyuluyordu. Birkaç faydasız çekiştirme ve seğirmeden sonra senatör sabrını kaybederken, araba birden hoplayarak düzeldi, iki ön tekerleği diğer bir çukura daldı ve senatör, kadın ve çocuk, hepsi birden karmakarışık hâlde ön koltuğa yuvarlandılar, senatörün şapkası teklifsizce gözleriyle burnuna düşüyor ve o da kendini âdeta tükenmiş gibi görüyordu, çocuk ağlıyor, Cudjoe dışarıda kamçının yinelenen vuruşları altında tekme atan, çırpınan ve gerilen atlara canlandıracak bir şeyler söylüyordu. Araba yine hoplayıp zıplıyor, arka tekerlekler batıyor, senatör, kadın ve çocuk arka koltuğa uçuyor, adamın dirsekleri kadının şapkasına çarpıyor, kadının iki ayağı adamın sarsıntıda uçan şapkasına takılıyordu. Birkaç dakika sonra “batak” geçildi ve atlar soluyarak durdu; senatör şapkasını buldu, kadın başlığını düzeltip çocuğu susturdu ve kendilerini gelecek olana karşı hazırladılar.

Bir süre yalnızca çeşitli seslere sürekli güm, güm sesleri karıştı, yan tarafların batış çıkışı ve arabanın sarsılışı yanında; aslında o kadar da kötü olmadığına dair kendilerine ümit vermeye başladılar. Sonunda hızla hepsini ayağa dikip yerine tekrar çarpan nizamsız bir saplanışla araba durdu ve dışarıdaki gürültü patırtıdan sonra Cudjoe kapıda belirdi.

“Lütfen efendim, burası gerçekten berbat bir yer. Nasıl çıkacağız bilmem. Düşünüyorum da raylara çıkmalıyız.”

Senatör umutsuzca dışarı çıktı, temkinlice ayağını koyacak sert bir yer aradı, bir ayağı ölçüsüz derinliğe gömüldü, onu çıkarmaya çalıştı, dengesini kaybetti, çamurun içine yuvarlandı ve çok çaresiz bir durumdan Cudjoe tarafından çekilip çıkarıldı.

Ama biz anlayışımızdan ötürü okuyucuların anlamazlığından kaçınıyoruz. Arabalarını çamur deliklerinden çıkarmak için gece yarısı ray parmaklıkları sökmek gibi ilginç süreçlerle vakit geçiren Batılı gezginler şanssız kahramanımıza saygılı ve hüzünlü bir sempati duyacaklardır. Onlardan sessizce gözyaşı dökmeyi bırakıp yollarına devam etmelerini rica ediyoruz.

Araba sular damlayarak çamur içinde koydan çıktığında gecenin bir yarısıydı ve büyük bir çiftlik evinin kapısında durdu.

Evdekileri uyandırmak az bir çaba gerektirmedi ama sonunda saygın mal sahibi göründü ve kapıyı açtı. İri yarı, uzun, kıllı ayı gibi bir adamdı, çoraplarıyla beraber bir seksen metreden uzundu ve kırmızı pazen bezinden avcı gömleği giymişti. Kum rengi arapsaçı gibi saçları bilinçli olarak karmakarışık bırakılmış gibiydi ve birkaç günlük sakalı bu değerli zata özellikle hoş bir görünüş vermiyordu. Şamdanı havada tutarak birkaç dakika öylece durdu ve tam anlamıyla gülünç olan kasvetli ve şaşkın bir ifadeyle yolcularımıza gözlerini kırpıştırarak baktı. Senatörümüzün olayı tam olarak kavratması biraz çabasını gerektirdi ve o bunun için elinden geleni yaparken, biz okuyucularımıza biraz onu tanıtalım.

Dürüst yaşlı John Van Trompe, Kentucky eyaletinde oldukça büyük bir toprak sahibi ve köle sahibiydi. “Kürkünden başka bir şeyi olmayan ayı misali.” ve doğa tarafından devasa yapısına uygun şekilde kocaman, dürüst ve adil bir yürekle donanmıştı. Ezen ve ezilen için eşit şekilde kötü olan bir sistemin işleyişine yıllardır baskı altına aldığı bir tedirginlikle şahitlik yapıyordu. Sonunda bir gün John’un büyük yüreği artık bunu taşımayacak kadar öylesine şişti ki masasından çek defterini alıp Ohio’ya gitti ve orada güzel, zengin toprakları olan bir kasabanın çeyreğini alarak erkek, kadın, çocuk, bütün adamlarını bedavaya azat eden kâğıtları hazırladı, onları vagonlara doldurdu ve yerleşmeleri için gönderdi. Sonra dürüst John yüzünü koya döndü ve vicdanıyla düşüncelerinin keyfini çıkaracağı kuytu, ıssız çiftliğinde sessizce oturdu.

“Zavallı bir kadınla çocuğu köle avcılarından kaçıracak bir adam olduğunuz doğru mu?” diye açıkça sordu senatör.

“Öyle olduğumu düşünüyorum.” dedi dürüst John, açıkça bir vurgu yaparak.

“Öyle düşünmüştüm.” dedi senatör.

“Eğer birisi gelirse…” dedi iyi adam, uzun, kaslı vücudunu yukarı kaldırarak. “Onun için hazır bekliyorum: Yedi tane oğlum var, her biri bir seksen boyunda ve onlara karşı hazır bekleyecekler. Onlara saygımızı ilet.” dedi John. “Ne zaman geldiklerinin umurumuzda olmadığını söyleyin, bizim için fark etmez.” dedi John, kafasını sarmalayan gür saçlarında parmaklarını dolaştırarak ve koca bir kahkaha patlatarak.

Yorgun, bitkin ve cansız Eliza, kollarında derin bir şekilde uyuyan çocuğuyla kendisini kapıya doğru sürüdü. Kaba saba adam şamdanı yüzüne yaklaştırdı ve şefkatli bir şeyler homurdanarak durdukları büyük mutfağın yanındaki küçük yatak odasının kapısını açtı ve kadına içeri girmesini işaret etti. Bir mum alarak yaktı ve masanın üzerine koydu, sonra Eliza’ya bir şeyler söyledi.

“Şimdi kızım buraya kimin geleceği ile ilgili olarak en ufak bir korku duymanıza gerek yok. Böyle şeylere alışkınım.” dedi, şömine rafındaki iki üç büyük tüfeği işaret ederek. “Beni bilen pek çok insan ben istemeden evimden birini çıkarmanın pek sağlıklı bir şey olmadığını bilir. Şimdi siz sanki anneniz sizi sallarmış gibi sessizce uyuyun.” dedi, kapıyı kapattı.

“Bu eşine az rastlanır güzellikte.” dedi senatöre. “Ah, zaten güzeller bazen kaçmak için en haklı nedene sahiptir, iyi bir kadında olması gereken türden duyguları varsa. Bütün bunları iyi bilirim.”

Senatör birkaç kelimeyle Eliza’nın hikâyesini özetledi.

“Ah, ah! Korkunç! Bilmek istemezdim.” dedi iyi adam acır bir şekilde. “Aman, aman! Doğa böyledir, zavallı yaratık! Bir geyik gibi avlanmış, doğal duyguları yüzünden ve annenin elinden başka türlüsü gelmediği için! Bunlar yüzünden her şeye sövesim geliyor.” dedi dürüst John, büyük, çilli, sarı elinin tersiyle gözlerini silerken. “Size ne söyleyeceğim yabancı, ben kiliseye gitmeyeli yıllar olmuştu çünkü etraftaki papazlar İncil’den bazı şeylerin kesilmiş olduğunu vaaz ederlerdi, ben de Yunanca ve İbraniceleri yüzünden onlara gitmedim, İncil’i hepten boş verdim. Yunanca bilen bir papaza rastlayıncaya kadar da kiliseye gitmedim, o da tersini söyleyince asılmaya karar verip kiliseye gittim. Olay bu işte.” dedi John, bu süre boyunca da böylesine önemli bir anda sunmak üzere çok süslü bir şişe elma şarabını açmaya çalışmıştı.

“Gün ışıyıncaya kadar burada kalsanız iyi olur.” dedi içtenlikle. “Ben de yaşlı kadını çağırıp size hemen yatak hazırlattırayım.”

“Teşekkür ederim, sevgili dostum.” dedi senator. “Gidip bu gece Columbus’a görünsem iyi olur.”

“Ah! Peki o zaman, eğer gitmeniz gerekiyorsa ben de biraz sizinle gelirim ve sizi oraya götürecek geldiğiniz yoldan daha iyi bir kavşak gösteririm. O yol çok kötüdür.”

John giyindi ve az sonra elinde bir lambayla evinin arkasındaki boş yola doğru arabaya rehberlik etti. Ayrıldıkları sırada, senatör eline on dolarlık banknot bıraktı.

“Onun için.” dedi kısaca.

“Evet, tabii.” dedi John, aynı şekilde kısa bir cevapla.

El sıkışıp ayrıldılar.

X

Mal Taşınıyor

Şubat sabahı, Tom Amca’nın kulübesinden gri ve sisli görünüyordu. Üzgün yüzleri, kederli yüreklerin yansımalarını seyrediyordu. Ateşin önündeki küçük masa ütü beziyle örtülmüştü; temiz ama kaba, yeni ütülenmiş bir iki gömlek ateşin yanındaki sandalyenin arkasına asılmıştı ve Chloe Teyze önündeki masaya bir diğerini sermişti. Her katı, her kenarı büyük bir titizlikle iyice ovup ütüledi, arada bir elini kaldırıp yanaklarından süzülen yaşları silmek için yüzünü ovalıyordu.

Tom dizlerinde Ahit açık, başı ellerine dayanmış oturuyordu ama ikisi de konuşmuyordu. Hâlâ erkendi ve çocuklar birlikte küçük, kaba tekerlekli karyolada uyuyorlardı.

Tom’un iyilikle dolu, nazik, evine düşkün bir kalbi vardı, bu sebeple de üzüntü duyuyordu. Bu mutsuz ırkın tipik bir örneği olarak kalkıp sessizce çocuklarına baktı.

“Son kez.” dedi.

Chloe Teyze cevap vermedi, sadece kaba gömleği ovdu durdu, bir elin yapabileceği kadar düzgün hâle getirdi ve sonunda birden çaresizlikle ütüyü bastırdı, masanın başına oturdu ve “Yüksek sesle ağladı.”