Гарриет Бичер-Стоу – Tom Amca’nın Kulübesi (страница 12)
“Sanırım bu sabah gözlemine yardım etmeseydim, yolunu bu kadar akıllıca göremezdin.” dedi Andy.
“Andy.” dedi Sam. “Sen umut veren bir çocuksun, bundan hiç kuşkum yok. Senin hakkında çok düşündüm, Andy; senden hiçbir şekilde fikir almaktan gocunmuyorum. Hiç kimseye aldırmamız gerekmez, Andy çünkü bazen en akıllılarımız yanılıyor. Hadi şimdi eve gidelim, Andy. Eminim hanımım bize alışılmadık güzel bir şeyler verecek bu sefer.”
VII
Annenin Mücadelesi
Tom Amca’nın kulübesinden ayrılıp gittiğinden beri Eliza’dan daha yalnız ve ümitsiz bir insanoğlu tasavvur etmek imkânsızdı.
Kocasının acıları, karşılaştığı tehlikeler ve çocuğunun içinde bulunduğu tehlike, karmakarışık ve sersemletici risk duygusu, tek bildiği evi terk etmesi ve sevdiği, saygı duyduğu bir arkadaşın korumasından ayrılması ile hepsi birden kafasında karışmıştı. Sonra her bildiği nesneden ayrılmak vardı, büyüdüğü yerden, altında oynadığı ağaçlardan, mutlu günlerinde genç kocasının yanında akşamları yürüdüğü korulardan… Her şey açık ve soğuk, yıldızların aydınlattığı bir gecede ona sitemli bir şekilde konuşuyor ve böyle bir evden gitmeli mi diye soruyor gibiydi.
Ama bunların en güçlüsü ana sevgisiydi, çok yakına gelmiş korkunç tehlike ile çılgınlık nöbetine dönüşmüştü. Oğlu yanı başında yürüyecek yaştaydı ve başka bir durumda elinden tutar götürürdü ama şimdi onu kollarından bırakmak düşüncesi tüylerinin ürpermesine sebep oluyordu ve hızla ilerledikçe sarsıcı bir kucaklamayla bağrına basıyordu.
Donmuş toprak, ayaklarının altında çatırdadı ve sesten ürperdi; her titreyen yaprak ve gölgeyle ağzı yüreğine geliyordu ve adımlarını sıklaştırıyordu. Sanki bedenini sarmalamış gibi gelen gücü düşündü; zira oğlunun ağırlığı bir tüy gibi geliyor ve her korku dalgası üzerine gelen olağanüstü gücü artırıyor gibi geliyordu, bu sırada solgun dudakları açılarak sık sık yukarıdaki arkadaşa dualar söyleyiveriyordu: “Tanrı’m, yardım et! Tanrı’m, beni kurtar!”
Eğer o
Zira çocuk uyudu. Önceleri acayiplikler ve korkular onu uyanık tutuyordu ama annesi öylesine hızlıca her nefesi ya da sesi bastırıp eğer uslu durursa mutlaka onu kurtaracağı güvencesini verdi ki uykusunun geldiğini fark ederek sessizce onun boynuna asılıp sadece şunu sordu:
“Anne, uyanık kalmak zorunda değilim, değil mi?”
“Hayır tatlım; eğer istiyorsan uyu.”
“Ama anne, eğer uykuya dalarsam onun beni almasına izin vermezsin değil mi?”
“Hayır! O zaman Tanrı yardımcım olsun!” dedi annesi, daha solgun yanakları ve iri koyu gözlerinde parlak bir ışıkla.
“
“Evet,
Yürüdüğü sırada çiftliğin sınırları, baş döndürücü bir şekilde yanından geçti ve o bir tanıdık nesneyi diğerinin ardında bırakarak yürümeye devam etti, yavaşlamadı, durmadı, ta ki kızıllaşan gün ışığı her tanıdık objenin izlerinden kilometrelerce uzakta açık otoyolda onu buluncaya dek.
Hanımıyla birlikte sık sık bazı bağlantılarını ziyaret etmek için Ohio Nehri’nden çok da uzak olmayan küçük köy T.’yi ziyaret ederlerdi ve yolu iyi bilirdi. Oraya gitmek, Ohio Nehri’nden karşı tarafa kaçmak aceleyle yapılmış kaçış planının ilk hatlarıydı; bunun ötesini yalnızca Tanrı’dan umut edebiliyordu.
Atlar ve arabalar otoyolda hareket etmeye başladığında, heyecanlı duruma özgü, bir esin gibi gelen uyanık bir idrakle, başı önde gidişi ve telaşlı tavrının dikkat ve kuşku çekeceğinin farkına vardı. Bu sebeple oğlanı yere koydu ve elbisesiyle başlığını düzelterek, görüntüsüne uyduğunu düşündüğü bir hızda yürümeye başladı. Çocuğun hızını artırmak için kullanmak üzere çıkınında kek ve elma erzağı vardı, önlerinde elmayı yuvarladıkça oğlan bütün gücüyle peşinden koşuyordu ve sık sık tekrarlanan bu numarayla onlara bir kilometreye yakın yol aldırıyordu.
Bir süre sonra içinden temiz bir derenin şırıl şırıl aktığı sık ormanlık bir araziye ulaştılar. Çocuk açlık ve susuzluktan yakınırken, kadın onunla bir çiti aştı ve onları yoldan saklayan büyük bir kayanın arkasında oturarak ona küçük çıkınından kahvaltı verdi. Oğlan onun yemeyişine meraklanıp üzülmüştü ve kollarını boynuna dolayarak kekin bir kısmını onun ağzına sokmayı denese de boğazında yükselen bir şey onu boğacakmış gibiydi.
“Hayır, hayır, Harry tatlım! Sen güvende olana dek anne yiyemez! Nehre gelinceye kadar devam etmeliyiz!” Sonra tekrar aceleyle yola çıktı ve kendini düzgünce yürümek, sakince ilerlemek için zorladı.
Kişisel olarak bilindiği çevreleri geçeli kilometrelerce yol olmuştu. Eğer onu tanıyan birine rastlayacak olursa ailenin iyi bilinen iyi yürekliliğinin şüphe çekmesine engel olacağını düşündü, onun kaçak olabileceği zannını ihtimal dışına itecekti. Eğer irdelenmezse zenci soyundan olduğu bilinmeyecek kadar beyazdı ve çocuğu da beyaz olduğu için şüphelenilmeden geçmesi daha kolay olacaktı.
Bu varsayımla, biraz dinlenmek ve çocuğuyla kendine biraz akşam yemeği almak için öğleyin temiz bir çiftlik evinde durdu. Zira mesafeyle tehlike azaldığı için sinir sisteminin doğal olmayan baskısı azalmış ve kendini hem yorgun hem de acıkmış bulmuştu.
Kadın iyi kalpli, nazik ve dedikoducu biriydi, konuşacak birinin gelmesinden memnun görünüyordu; Eliza’nın dediklerini pek de sorgulamadan kabul etti. Eliza, “Arkadaşlarıyla bir hafta geçirmek için kısa bir süreliğine gidiyordu.” İçinden de bunun gerçek olmasını diliyordu.
Gün batımından bir saat önce, Ohio Nehri kıyısındaki T. köyüne girdi, yorgun ve ayakları şişmiş hâlde olsa da yüreği hâlâ güçlüydü. İlk olarak, kendisiyle diğer tarafında özgürlük ülkesi Kenan olan, Ürdün gibi yayılmış nehre baktı.
İlkbaharın başları olduğundan nehir kabarmış ve çalkantılıydı; yüzen büyük buz kütleleri çalkantılı sularda şiddetle bir oraya bir buraya dönüp duruyordu. Kentucky tarafında kıyının garip şekli sebebiyle, kara suya doğru kavisleniyordu, buz büyük kütlelerle takılmış duruyordu ve kavisi çevreleyen dar kanal birbiri üstüne dizilmiş buzla doluydu, merdiven gibi inen buza geçici bir bariyer olmuştu, büyük, dalgalanan bir miktarı takılarak bütün bir nehri doldurmuş ve neredeyse ta Kentucky kıyılarına kadar uzanmıştı.
Eliza bir anlığına durarak durumun olumsuz yanlarını düşündü, hemen her zamanki geminin hareketini engellediğini görmüştü ve sonra kıyıdaki küçük hana birkaç soru sormak üzere gitti.
Ocak üzerinde bir şeyler kaynatarak akşam yemeği hazırlığı ile meşgul bayan elinde bir çatalla durdu, Eliza’nın tatlı ve kederli sesi onu esir almıştı.
“Ne var?” diye sordu.
“İnsanları B.’ye götürecek bir gemi ya da tekne yok mu şimdi?” dedi.
“Hayır, kesinlikle!” dedi kadın. “Tekneler çalışmayı bıraktı.”
Eliza’nın umutsuzluğu ve hayal kırıklığı kadını etkiledi ve soruştururcasına şöyle dedi:
“Belli ki yola çıkmak istiyorsunuz. Birisi mi hasta? Çok endişeli görünüyorsunuz.”
“Tehlikede olan bir çocuğum var.” dedi Eliza. “Geçen geceye kadar duymamıştım ve bugün tekneye binme umuduyla bayağı bir yürüdüm.”
“Eh, şimdi bu şanssızlık.” dedi kadın, analık duyguları epey kabarmıştı. “Sizin için gerçekten endişelendim. Solomon!” pencereden arkadaki küçük bir binaya doğru bağırmıştı. Deri bir önlük takmış, elleri çok kirli bir adam kapıda belirdi.
“Diyorum ki, Sol.” dedi kadın. “Bu gece bizim adam varilleri taşımayacak mı?”
“Akla yatkın bir yol bulabilirse deneyeceğini söyledi.” dedi adam.
“Şuralarda bir adam var, uygun olursa bu akşam bir kamyonla yola çıkacak; bu gece akşam yemeği için burada olacak, siz oturup burada bekleyin. Bu ne tatlı bir çocuk.” diye ekledi kadın, ona biraz kek uzatarak.
Ama yorgunluktan tamamen tükenmiş olan çocuk ağlamaya başladı.
“Zavallı çocuk! Yürümeye alışkın değil ve ben de onu acele ettirdim.” dedi Eliza.
“Eh, o zaman onu bu odaya alın.” dedi kadın, içinde rahat bir yatağın olduğu küçük bir yatak odasının kapısını açtı. Eliza yorgun oğlanı üzerine koydu ve ta ki uykuya dalıncaya kadar ellerini kendi ellerinde tuttu. Ona göre dinlenmek yoktu. Onları takip edenin düşüncesi kemiklerinde bir ateş gibi onu zorladı ve onunla özgürlüğü arasında yatan kasvetli, çalkantılı sulara özlem duyan gözlerle baktı.
Onları takip edenlerin ne yaptığını görmek için şimdilik onu burada bırakmamız gerekiyor.