реклама
Бургер менюБургер меню

Фрэнсис Элиза Ходжсон Бёрнетт – Küçük Prenses (страница 8)

18

“Tesadüf mü hanımım?” diye kekeledi saygıyla. “Öyle mi?”

“Evet.” diye cevapladı Sara, bir anlığına ona rüyadaymış gibi bakarak. Fakat sonra farklı bir ses tonuyla konuşmaya başladı. Becky’nin onun ne demek istediğini anlamadığını fark etti.

“İşini bitirdin mi?” diye sordu. “Biraz daha kalabilir misin?”

Becky’nin soluğu kesildi.

“Biraz daha kalmak mı? Ben mi?”

Sara koşup kapıyı açtı ve dışarı bakıp bir ses var mı diye kulak kabarttı.

“Görünürlerde kimse yok.” dedi. “Yatak odaları bittiyse belki burada birazcık daha kalabilirsin. Belki bir dilim kek istersin.”

Sonraki on dakika Becky için akıl alır gibi değildi. Sara bir dolabı açtı ve ona kalın bir dilim kek verdi. Kekin bir çırpıda koca lokmalarla bitirildiğini görmek Sara’yı sevindirmişti. Becky’nin korkuları geçene kadar, Sara onunla konuşup sorular sordu ve güldü. Sonunda Becky ona bir iki soru soracak kadar cesaretini toplayabildi.

“Bu…” diye başladı gül rengi elbiseye hayranlıkla bakarak. Neredeyse fısıldıyordu. “Bu en güzel elbiseniz mi?”

“Bu dans elbiselerimden biri.” diye cevapladı Sara. “Benim hoşuma gidiyor, ya senin?”

Becky hayranlıktan bir an için küçük dilini yuttu sanki. Sonra şaşkın bir sesle, “Bir keresinde bir prenses görmüştüm. Covent Garden’daki kalabalığın dışında sokakta dikiliyor, önemli kişilerin opera binasına girişini izliyordum. Kalabalık birine dikkatle bakıyordu. Birbirlerine, ‘İşte prenses!’ diyorlardı. Yetişkin, genç bir leydiydi fakat pespembe giyinmişti; elbisesi, pelerini, çiçekleri falan… Sizi masanın orada oturmuş görünce hemen aklıma o geldi, hanımım. Aynı ona benziyorsunuz.”

Sara düşünceli düşünceli “Hep prenses olmak istemişimdir.” dedi. “Acaba nasıl bir histir? Sanırım prensesmişim gibi numara yapmaya başlayabilirim.”

Becky ona hayran hayran baktı ve yine dediklerinden tek bir kelime bile anlamadı. Onu bir çeşit hayranlıkla izledi. Sara hemen hayal âleminden çıktı ve ona yeni bir soru sordu.

“Becky.” dedi. “Sen o hikâyeyi dinliyor muydun?”

“Evet hanımım.” diye itiraf etti Becky, yine biraz panik olmuştu. “Hakkım olmadığını biliyorum ama o kadar güzeldi ki ben… ben engel olamadım.”

“Dinlemeni isterim.” dedi Sara. “İnsan hikâye anlatırken onu dinlemek isteyen insanların duymasından başka bir şey istemez. Neden böyle bilmiyorum. Geri kalanını dinlemek ister misin?”

Becky’nin yine nefesi kesildi.

“Ben mi dinleyeceğim?” diye haykırdı. “Öğrenciymişim gibi mi hanımım? Prens ve saçlarında yıldızlarla, gülüşerek yüzen küçük, beyaz deniz bebeklerini mi?”

Sara başıyla onayladı.

“Korkarım, şu anda dinlemeye vaktin yok.” dedi. “Ama odamı düzeltmeye tam olarak kaçta geldiğini söylersen her gün o saatlerde burada olmaya çalışır ve hikâye bitene kadar her gün sana birazını anlatırım. Biraz uzun, güzel bir hikâye ve her seferinde bir şeyler ekliyorum.”

“Öyleyse…” diye nefes aldı Becky samimiyetle, “kömür kovalarının NE KADAR ağır olduğu veya aşçının bana neler yaptığı umrumda bile olmaz. Hikâyeyi düşünürsem hiçbirini kafama takmam.”

“Tabii ki.” dedi Sara. “Sana hikâyenin TAMAMINI anlatacağım.”

Becky aşağı inince kömür sepetinin ağırlığı altında ezilen, yalpalayan o kız değildi artık. Cebinde fazladan bir dilim kek vardı, karnı doymuş ve ısınmıştı; fakat yalnızca kek ve şömine ateşinden değil. Başka bir şey onun doyurup ısıtmıştı ve o başka şey Sara idi.

Becky gidince Sara masanın ucuna en sevdiği yere oturdu. Ayakları bir sandalyenin, dirsekleri dizlerinin üstünde ve çenesi avuçlarının içindeydi.

“Prenses OLSAYDIM, GERÇEK bir prenses…” diye mırıldandı, “halka bağışta bulunurdum. Ama numaracıktan prenses olsam da insanlar için küçük şeyler yapabilirim. Bunun gibi şeyler. Becky, bağışta bulunmuşum gibi sevindi. İnsanlara bağışta bulunuyormuşum gibi davranacağım. Az önce bir bağışta bulundum.”

6

ELMAS MADENLERİ

Bu olayın üstünden çok geçmeden heyecan verici bir şey oldu. Yalnızca Sara değil, tüm okul heyecana kapıldı ve ertesi hafta sırf bu konu konuşuldu. Yüzbaşı Crewe mektuplarının birinde çok ilginç bir hikâye anlatmıştı. Çocukluktan okul arkadaşı beklenmedik bir şekilde onu ziyaret etmek için Hindistan’a gelmişti. Bu arkadaşı, altında mücevherlerin bulunduğu geniş bir arazinin sahibiydi ve elmas madeni işletmekle meşguldü. Her şey beklediği gibi giderse insanın başını döndürecek kadar büyük bir servetin sahibi olabilirdi. Yüzbaşı, okul günlerinden sevdiği bir arkadaşı olduğu için bu projede ona ortaklık teklif ederek devasa serveti paylaşma fırsatı sunmuştu. En azından Sara mektuplardan bunu çıkarmıştı. Başka bir iş olsa -ne kadar büyük çaplı olursa olsun- o ve sınıfın geri kalanını o kadar da etkilemezdi ama “elmas madenleri” kulağa kimsenin kayıtsız kalamayacağı Binbir Gece Masalları gibi geliyordu. Sara onların büyüleyici olduklarını düşünürdü; Ermengarde ve Lottie için yer altının derinliklerindeki tavanı, zemini ve duvarları pırıltılı taşlarla kaplı ve tuhaf, koyu tenli adamların ağır kazmalarla bu taşları çıkardıkları dolambaç gibi geçitlerin resmini çizerdi. Ermengarde bu hikâyeye bayılırdı ve Lottie tekrar anlatması için her akşam yalvarırdı. Lavinia buna iyice köpürüyordu ve Jessie’ye elmas madeni diye bir şeye inanmadığını söylemişti.

“Annemin kırk sterlinlik bir elmas yüzüğü var.” dedi. “Üstelik o kadar da büyük değil. Elmaslarla dolu madenler olsaydı insanlar saçma sapan zengin olurlardı.”

“Belki Sara da saçma sapan zengin olur.” diye kıkırdadı Jessie.

“Onun saçma sapan olması için zengin olmasına gerek yok.” diye burnundan soludu Lavinia.

“Bence ondan nefret ediyorsun.” dedi Jessie.

“Hayır. Hiç de bile.” diye çıkıştı Lavinia. “Ama elmaslarla dolu madenlere de inanmıyorum.”

“Eh, insanların bir yerden elmas çıkarması gerekiyor.” dedi Jessie. “Lavinia.” diyerek tekrar kıkırdadı. “Gertrude’nin söylediklerine ne diyorsun?”

“Bilmiyorum ve bu yine Sara’nın bitmek bilmeyen hikâyelerinden biriyse ilgilenmiyorum da.”

“Aynen öyle. Numaralarından biri, prensesmiş gibi davranmak. Sürekli bu oyunu oynuyor, okulda bile. Güya derslerini daha iyi anlamasını sağlıyormuş. Ermengarde’ın da prenses olmasını istiyor ama o, kendisinin bunun için çok şişman olduğunu söylüyor.”

“O çok şişman.” dedi Lavinia. “Sara da çok zayıf.”

Hâliyle Jessie yine kıkırdadı.

“Bunun neye benzediğinle veya sahip olduklarınla bir alakası olmadığını söylüyor. Ne DÜŞÜNDÜĞÜN ve ne YAPTIĞIN ile ilgiliymiş.”

“Herhâlde dilenci olsaydı da prenses olabileceğini düşünürdü.” dedi Lavinia. “En iyisi bundan sonra ona prenses hazretleri diyelim.”

O günkü dersler bitince sınıftaki şöminenin önünde oturup günün en sevdikleri zamanın tadını çıkarıyorlardı. Bu, Bayan Minchin ve Bayan Amelia’nın kendileri için kutsal olan oturma odasına çekilip birlikte çay içtikleri zamandı. Bu süre zarfında her telden konuşulur, kulaktan kulağa nice sırlar dolaşırdı; özellikle küçük öğrenciler uslu durup ağız dalaşına tutuşmazlarsa ve etrafta gürültü yaparak koşturmazlarsa. Ama itiraf etmek gerekirse çoğu zaman böyle olurdu. Gürültü çıkardıklarında büyük kızlar genelde onları azarlardı. Büyüklerin düzeni sağlamaları bekleniyordu ve bunu beceremezlerse Bayan Minchin veya Bayan Amelia’nın ortaya çıkıp şamataya bir son verme tehlikesi vardı. Tam da Lavinia konuşurken kapı açıldı ve Sara nereye gitse köpek yavrusu gibi peşinden koşturan Lottie ile birlikte içeri girdi.

“Hah, peşine şu korkunç çocuğu da takıp gelmiş!” dedi Lavinia fısıldayarak. “Madem onu bu kadar seviyor, odasında tutsa ya! Beş dakikaya kalmaz kesin ağlamaya başlar.”

Lottie’nin birden sınıfta oynayası gelmişti ve manevi annesine onunla gelmesi için yalvarmıştı. Köşede oyun oynayan küçük öğrencilere katıldı. Sara da pencerenin önündeki koltuğa kıvrılıp bir kitap açtı ve okumaya başladı. Kitap, Fransız Devrimi’ni anlatıyordu. Bastille’deki mahkûmların dehşet verici resimlerine bakarken kaybolup gitti. Adamlar o kadar uzun yıllardır zindanlardaydılar ki kurtarıcıları tarafından salıverildiklerinde uzun ve gri saçları, sakalları birbirine karışmıştı, dışarıda bir dünyanın var olduğunu neredeyse unutmuşlardı, hepsi rüyada gibiydi.

Kafası sınıftan o kadar uzaklara gitmişti ki Lottie’nin birden uluyarak ağlamasıyla kendine gelmesi hiç hoş olmamıştı. Bir kitaba dalmışken aniden rahatsız edilmek kadar onu çileden çıkaran bir şey yoktu. Kitapseverler böyle durumlarda nasıl bir rahatsızlık duyulduğunu çok iyi bilir. İnsan sert tepki gösterip hırçınlaşmamak için kendini zor tutar.

“Biri bana tokat atmış gibi hissediyorum.” diyerek bir sır verdi Sara bir keresinde Ermengarde’a. “Benim de tokat atasım geliyor. Kötü bir söz etmemek için hemen kendime gelmem gerekiyor.”

Kitabını koltuğa bırakıp rahat köşesinden yere atlamadan önce kendine gelmesi gerekiyordu.

Lottie zeminde bir oraya bir buraya kayarak çıkardığı seslerle Lavinia ve Jessie’yi rahatsız ettikten sonra düşüp tombul dizini incitmişti. Dostlarından ve düşmanlarından oluşan ve kimi tatlı dil dökerken kimi azarlayan iki gruba ayrılmış öğrencilerin ortasında çığlık atıp tepiniyordu.

“Kes artık, seni gidi sulu göz! Kes dedim!” diye bağırdı Lavinia.

“Ben sulu göz falan değilim! Değilim işte!” diye sızlandı Lottie. “Sara, Sa-ra!”

“Sesini kesmezse Bayan Minchin duyacak.” diye yakındı Jessie. “Lottie, tatlım. Bak sana bozuk para veririm!”