реклама
Бургер менюБургер меню

Фрэнсис Элиза Ходжсон Бёрнетт – Küçük Prenses (страница 7)

18

Şöminenin önündeki küçük temizlikçi ocağı bir kez süpürdükten sonra tekrar süpürdü. İki kez süpürdükten sonra, üçüncü kez süpürmeye başladı ve üçüncü kez süpürürken, hikâye onu o kadar etkiledi ki âdeta büyülendi ve aslında anlatılanları dinlemeye hakkı olmadığını ve o an yaptığı şeyi unutuverdi. Şömine halısının üstüne diz çöküp oturdu ve fırça parmaklarını arasında boş boş sallandı. Hikâyeyi anlatanın sesi onu denizler altındaki yumuşak, açık mavi ışıkla aydınlanan ve zemini saf altından kumlarla kaplı dolambaçlı mağaralara götürdü. Etrafında ilginç deniz çiçekleri ve otları dalgalanıyor, kulağında uzaklardan gelen şarkılar ve müzikler yankılanıyordu.

Çalışmaktan sertleşen ellerinin arasından şömine fırçası düşüverdi ve Lavinia Herbert etrafa bakındı.

“Şu kız bizi dinliyor.” dedi.

Suçlu fırçasını aldı ve ayağa kalktı. Kömür kovasını alıp ürkek bir tavşan gibi hızla odadan çıktı.

Sara sinirlenmişti.

“Dinlediğini zaten biliyordum.” dedi. “Neden dinlemesin ki?”

Lavinia başını zarifçe arkaya attı.

“Eh.” dedi, “Senin annen hizmetçi kızlara hikâyeler anlatmana ne derdi bilmem ama BENİM annem asla böyle bir şey istemezdi.”

“Benim annem!” dedi Sara, tuhaf bir bakışla. “Benimkinin umurunda bile olmazdı. O hikâyelerin herkesin hakkı olduğunu bilir.”

Lavinia acımasızca “Yanılmıyorsam…” dedi, “seninki ölmüştü. Neyi nasıl bilecek?”

“Onun bir şey BİLMEDİĞİNİ mi sanıyorsun?” dedi Sara, sert bir ses tonuyla. Bazen sesi son derece sert olabiliyordu.

“Sara’nın annesi her şeyi bilir.” diye araya girdi Lottie ince sesiyle. “Benim annem de bilir, Bayan Minchin’in okulundaki annem Sara ama diğeri de her şeyi bilir. Orada sokaklar pırıl pırıl, tarlalar dolusu zambak var ve herkes zambak topluyor. Sara beni uykuya yatırırken anlatıyor bunları.”

“Seni aşağılık seni!” dedi Lavinia Sara’ya dönerek. “Cennet hakkında masallar anlatıyorsun demek.”

“İncil’de çok daha görkemli hikâyeler var.” diye cevapladı Sara. “Bak da gör! Benimkilerin masal olduğunu nereden çıkardın? Ama sana diyeyim…” Cennete pek de uygun olmayan bir sinirle söylemişti bunu. “İnsanlara şimdiki gibi davranmaya devam edersen cennetin nasıl bir yer olduğunu öğrenemeyeceksin. Gel benimle, Lottie.” Küçük hizmetçiyi bir daha görmek için odadan çıktı, fakat hole girdiğinde kızdan eser yoktu.

“Şömine ateşini yakan o kız kim?” diye sordu Mariette’e o gece.

Mariette açıklamaya girişti.

Ah, tabii, Matmazel Sara sorabilirdi. Bulaşıkçının yerine alınmış kimsesiz bir kızcağızdı, gerçi bulaşıkçılığın yanında yapmadığı iş yoktu. Çizmeleri ve ızgaraları cilalıyor, kömür sepetlerini bir aşağı bir yukarı çıkarıyor, yerleri paspaslıyor, camları siliyor ve herkesten emir alıyordu. On dört yaşındaydı ama geç geliştiği için on iki yaşında görünüyordu. Aslında, Mariette onun hâline çok üzülüyordu. O kadar çekingendi ki biri onunla konuşmaya kalksa zavallı korkak gözleri yuvalarından fırlayacak gibi olurdu.

“Adı ne?” diye sordu anlatılanları merakla dinlerken ellerini çenesine dayamış, masada oturan Sara.

Adı Becky idi. Mariette gün boyu beş dakikada bir, alt kattaki herkesin onu, “Becky şunu yap, Becky bunu yap.” diye çağırdığını duyuyordu.

Mariette gittikten sonra Sara bir süre oturup ateşe bakarak Becky’yi düşündü. Başkahramanı bahtsız Becky olan bir hikâye uydurdu. Bugüne kadar yiyecek doğru dürüst bir şey bulamamış gibi görünüyordu. Açlıktan gözlerinin feri kaçmış gibiydi. Onu yeniden görmek istiyordu; fakat birçok kez merdivenlerde bir aşağı bir yukarı bir şeyler taşırken görmesine rağmen, sürekli acelesi varmış ve fark edilmekten korkuyormuş gibi göründüğü için onunla konuşması neredeyse imkânsızdı.

Birkaç hafta sonra, yine sisli bir ikindi vakti, oturma odasına girince son derece içler acısı bir manzarayla karşılaştı. Şöminenin önündeki şahsi ve en sevdiği koltuğunda çalışkan, genç bedeninin dayanıklılığına rağmen yorgun düşen Becky derin bir uykuya dalmıştı. Burnunda ve önlüğünde kömür lekeleri vardı, zavallı küçük başlığı başından kaymıştı ve yanında boş bir kömür kovası duruyordu. Akşam için yatak odalarını düzeltmek üzere gönderilmişti. Bir sürü yatak odası vardı ve tüm gün koşturmuştu. Sara’nın odasını sona saklamıştı. Onunki diğer odalara benzemiyordu, sade ve süssüzdü. Sıradan öğrencilere ihtiyaçları kadarı veriliyordu. Her ne kadar yalnızca hoş, aydınlık bir oda olsa da Sara’nın konforlu oturma odası bulaşıkçı kıza oldukça lüks geliyordu. İçinde resimler ve kitaplar, Hindistan’dan gelen ilginç eşyalar, kanepe ve alçak, yumuşak bir koltuk vardı; Emily bir tanrıça edasıyla kendi koltuğunda oturuyordu ve şöminede daima parlayan bir ateş ve cilalı bir ızgara olurdu. Becky onun odasını öğleden sonraki işlerinin sonuna saklamıştı çünkü burada bulunmak onu dinlendiriyordu. Birkaç dakika yumuşak koltukta oturup etrafına bakınırken demir parmaklıklar arasından gözetlediği, soğuk günlerde güzel şapkalar mantolarla dışarı çıkan ve böylesine muhteşem şeylere sahip olan çocuğun harika talihini düşünüyordu.

Bu öğleden sonra, koltuğa oturunca, kısa ve sızlayan bacaklarına gelen rahatlama duygusu öyle harika ve keyifliydi ki, tüm vücudu gevşedi ve şömine ateşinden gelen sıcaklık ve rahatlık onu bir büyü gibi etkisi altına aldı, korlaşmış kömürlere bakarken kirli yüzünde yorgun bir gülümseme belirdi ve farkında olmadan başı öne düştü, gözleri kapandı, uykuya daldı. Sara odaya girdiğinde on dakikadır içerideydi, fakat Uyuyan Güzel gibi sanki yüzlerce yıldır kestiriyormuşçasına derin uyuyordu. Fakat zavallı Becky hiç de Uyunan Güzel’e benzemiyordu. Çirkin, bodur, bitap düşmüş bir bulaşıkçı gibiydi.

Sara başka bir dünyadan gelmiş bir yaratık kadar farklıydı ondan.

Bu öğleden sonra dans dersindeydi ve her hafta tekrarlansa bile dans hocasının okula her gelişi bir olay oluyordu. Öğrencilere en güzel elbiseleri giydiriliyor ve Sara özellikle iyi dans ettiği için ön sıralarda duruyordu, Mariette’ten onu olabildiğince hafif ve güzel giydirmesi isteniyordu.

Bugün üzerine gül rengi bir elbise giydirilmişti ve siyah lülelerinin üstüne taksın diye Mariette ona gerçek gül goncalarından bir çelenk yapmıştı. Yeni, keyifli bir dans öğrenmişti; odada göz alıcı, gül rengi bir kelebek gibi süzülüyordu; neşeden ve yaptığı hareketlerden yanağına parlak, mutlu bir ışıltı gelmişti.

Odaya o kelebek adımlarıyla girmişti ve orada Becky başlığı bir yana düşmüş vaziyette oturuyordu.

Onu görünce “Ah!” diye haykırdı Sara sessizce. “Zavallı şey!”

En sevdiği koltuğa küçük, kirli bedeniyle oturmasına kızmak aklına bile gelmedi. Doğruyu söylemek gerekirse onu gördüğüne çok sevinmişti. Hikâyesinin bahtsız başkahramanı uyanınca onunla konuşabilirdi. Yanına doğru sessizce yürüdü ve durup onu izledi. Becky hafifçe horluyordu.

“Keşke kendi kendine uyansa.” dedi Sara. “Onu uyandırmak istemiyorum. Fakat Bayan Minchin onun burada uyuyakaldığını öğrenirse küplere biner. Ben yine de birkaç dakika bekleyeyim.”

Masanın kenarına oturdu ve ince, gül rengi bacaklarını sallayıp ne yapması gerektiğini düşündü. Bayan Amelia her an gelebilirdi ve gelirse Becky şüphesiz fırçayı yerdi.

Ama çok yorgun! diye düşündü. Çok yorgun!

O anda bir parça kömür alevi içindeki tereddüdünü sona erdirdi. Alev büyük bir topaktan kopup parmaklıkların önüne düştü. Becky ürperdi ve korkulu bakışlarla gözlerini açtı. Uykuya daldığının farkında değildi. Bir dakikalığına oturmuş, güzel kor ışıltısı üzerine düşmüştü ve işte şimdi kendini, meraklı gözlerle yakınına oturan, gül rengi bir periye benzeyen harika öğrenciye panik içinde bakarken bulmuştu.

Koltuktan fırlayıp başlığını kaptığı gibi başına geçirdi. Sonra başlığın kulağının üstünde hissetti ve onu çılgın gibi düzeltmeye çalıştı. Ah, başını çok büyük belaya sokmuştu! Böylesi genç bir leydinin koltuğunda şuursuzca uyuyakalmıştı! Maaşını bile alamadan kapı dışarı edilecekti.

Hıçkırır gibi bir ses çıkardı.

“Ah, hanımım! Ah, hanımım!” diye kekeledi. “Beni affedin, hanımım! Ah, ne olur affedin, hanımım!”

Sara masadan atladı ve ona yaklaştı.

“Korkmana gerek yok.” dedi, kendisi gibi küçük bir kızla konuşur gibi. “Hiç önemli değil.”

“Kasten yapmadım hanımım.” diye açıklamaya çalıştı Becky. “Ateş sıcaktı ve ben de çok yorgun olunca… Ben… ben densizlik yapmak istemezdim!”

Sara dostça bir kahkaha attı ve elini Becky’nin omzuna koydu.

“Yorulmuştun.” dedi. “İçin geçmiş. Hâlâ uyanabilmiş değilsin.”

Zavallı Becky ona nasıl da bakıyordu! Aslında, hiç kimseden böylesine tatlı ve dostça bir ses duymamıştı. Emir verilmesine, azarlanmaya ve tokatlanmaya alışıktı.

Bu dans eden gül rengi akşamüstünün o görkemi, ona suçluymuş gibi değil de bırakın yorulmayı, uyuyakalmaya bile hakkı varmış gibi bakıyordu! Omzuna dokunan yumuşak ve ince küçük el, hayatındaki en muhteşem şeydi.

“Kız… kızmadınız mı hanımım?” dedi güçlükle. “Müdirelere söylemeyecek misiniz?”

“Hayır!” diye haykırdı Sara. “Tabii ki söylemeyeceğim.”

Kömür lekeli surattaki keder dolu korku onu birden o kadar üzdü ki içi acıdı. Aklına o garip düşüncelerinden biri geldi. Elini Becky’nin yanağına koydu.

“Biz seninle aynıyız, ben de senin gibi küçük bir kızım. Senin ben ve benim sen olmamam tamamen tesadüf!”

Becky kızın laflarından hiçbir şey anlamamıştı. Aklı böylesine muhteşem düşünceleri kavrayamıyordu.