Фрэнсис Элиза Ходжсон Бёрнетт – Küçük Lord Fauntleroy (страница 4)
Bayan Errol’a neden geldiğini anlattığında kadının rengi soldu.
“Ah!” dedi. “Onu benden koparıp götürecek misiniz? Birbirimizi çok seviyoruz! O benim mutluluk kaynağım! Ondan başka hiç kimsem yok. Daima ona iyi bir anne olmaya çalıştım.” Sonra tatlı, genç sesi titredi ve gözlerinden yaşlar boşandı. “Onun benim için ne demek olduğunu bilemezsiniz!” dedi.
Avukat boğazını temizledi.
“Size söylemeliyim ki…” dedi. “Dorincourt kontu size karşı pek dostane duygular beslemiyor. O yaşlı bir adam ve ön yargıları oldukça kuvvetli. Özellikle Amerika ve Amerikalılardan hiç hazzetmez ve oğlunun evliliği onu iyice çileden çıkardı. Böyle nahoş bir haberleşmede aracı olduğum için üzgünüm, ancak sizi katiyen görmek istemiyor. Lord Fauntleroy’un kendi kontrolü altında eğitim almasını ve kendisiyle yaşamasını planlıyor. Kontun yeri Dorincourt Şatosu, vaktinin çoğunu orada geçirir. İltihabik gut hastası ve Londra’dan pek hazzetmez. Kont size gayet hoş bir yerde olan ve şatonun da uzağında bulunmayan Saltanat Köşkü’nü sunuyor. Aynı zamanda da münasip bir gelir. Lord Fauntleroy sizi ziyaret edebilecek; bir tek kural var, siz onu ziyaret etmeyecek ve koru kapısını geçmeyeceksiniz. Gördüğünüz üzere aslında oğlunuzdan ayrılmıyorsunuz, sizi temin ederim hanımefendi, kurallar o kadar da sert değil. Eminim siz de takdir edersiniz ki Lord Fauntleroy müthiş bir çevreye ve eğitime sahip olacak.”
Avukat, birçok kadının yapacağı gibi ağlayıp olay çıkaracak diye biraz huzursuzlandı. Kadınları ağlarken görmek onu utandırır ve rahatsız ederdi.
Ama öyle olmadı. Pencereye yürüdü, bir süre yüzü dönük bir şekilde durdu, kendini toparlamaya çalıştı.
“Captain Errol, Dorincourt’u çok severdi.” dedi sonunda. “İngiltere’yi ve İngiltere ile ilgili her şeyi severdi. Evinden uzaklaştırılmış olmak onu daima üzerdi. Yurduyla ve adıyla gurur duyardı. Eminim o da oğlunun o eski güzelim yerleri öğrenmesini, gelecekteki konumu için en uygun şekilde yetiştirilmesini isterdi.”
Sonra masaya doğru geldi ve Bay Havisham’a kibarca bakarak durdu.
“Eşim böyle olsun isterdi.” dedi. “Küçük oğlum için en iyisi bu olacaktır. Biliyorum, hatta eminim kont ona benden nefret etmeyi öğretecek kadar kalpsiz değildir ve biliyorum ki -bunu denese bile-küçük oğlum da babası gibi güçlüdür. Onun sıcak, vefalı bir doğası ve kocaman bir kalbi var. Beni görmese de sevmeye devam eder ve birbirimizi görmeye devam ettiğimiz sürece çok acı çekmem.”
“Hanımefendi!” dedi yüksek sesle. “Oğlunuzu düşünmenize saygı duyuyorum. Büyüdüğünde size teşekkür edecektir. Sizi temin ederim ki Lord Fauntleroy’a çok iyi bakılacak ve onun mutlu olması için tüm imkânlar sağlanacaktır. Dorincourt kontu onun rahatı ve iyiliği için en az sizin kadar duyarlı olacaktır.”
“Umarım…” dedi şefkatli küçük anne oldukça üzgün bir sesle, “büyükbabası, Ceddie’yi sever. Ufaklığın çok sevecen bir doğası var ve sevgiyle büyüdü.”
Bay Havisham yeniden boğazını temizledi. Yaşlı, gut hastası ve barut gibi olan kontun birini çok da sevebileceğini hayal edemiyordu; fakat vârisi olacak çocuğa, asabi tarzıyla, nazik davranmanın kendi yararına olacağını biliyordu. Ceddie de adına layık olursa büyükbabasının onunla gurur duyacağından emindi.
“Eminim, Lord Fauntleroy rahat edecektir.” diye cevapladı. “Kont da onun mutluluğu için sizin onu sık sık görebileceğiniz kadar yakında olmanızı arzuluyor.”
Kontun pek de kibar ve candan olmayan kelimelerini tam olarak kullanmanın uygunsuz olacağını düşündü.
Bay Havisham asil efendisinin teklifini daha ılımlı ve daha nazik bir dille ifade etmeyi tercih etti.
Bayan Errol’ın küçük oğlunu bulup ona getirmesini istediği Mary onun nerede olduğunu söylediğinde Bay Havisham ufak bir şaşkınlık daha geçirdi.
“Onu elimle koymuş gibi bulurum hanımefendi.” dedi Mary. “Şu anda Bay Hobbs’ın yanındadır, tezgâhın yanındaki yüksek tabureye oturmuş, muhtemelen siyasetten bahsediyorlardır veya sabunların, mumların, patateslerin falan arasında tüm tatlılığıyla keyfine bakıyordur.”
“Bay Hobbs onu küçüklüğünden beri tanır.” dedi Bayan Errol avukata. “Ceddie’ye karşı çok kibardır ve aralarında sağlam bir dostluk var.”
Bay Havisham yanından geçerken dükkâna şöyle bir baktığında gördüklerini hatırladı -patates ve elma çuvallarını, tüm o ıvır zıvırları-ve endişeleri yeniden canlandı. İngiltere’de, beyefendilerin çocukları manavlarla ahbaplık yapmazdı. Çocuğun kötü huyları varsa ve ayaktakımını sevmeye eğilimliyse durum biraz zor olacaktı. Kontun hayatı boyunca yaşadığı en büyük utanç iki büyük oğlunun, ayaktakımına düşkünlüğüydü.
Bayan Errol’la konuşurken bir yandan da sıkıntılı bir şekilde bunları düşünüyordu, derken çocuk odaya girdi. Kapı açıldığında Cedric’e bakmadan önce bir an tereddüt etti. Belki de onu tanıyan birçok insan, annesinin kollarına koşan çocuğa bakarken Bay Havisham’ın içinden geçen meraklı duyguları bilseler, bunu garipseyebilirlerdi. Avukat, çok şaşırtıcı bir duygu değişimi yaşadı. Hemen o anda onun, hayatında gördüğü en güzel ve en yakışıklı çocuk olduğunu düşündü.
Güzelliği sıra dışıydı. Güçlü, esnek, zarif, küçük bir gövdesi ve erkeksi, ufak bir yüzü vardı; çocuksu başı dikti ve cesur bir edayla yürüyordu; babasına şaşılacak derecede benziyordu; onun altın saçlarını ve annesinin kahverengi gözlerini almıştı, fakat o gözlerde üzüntü veya çekingenlik yoktu. Masumane bir şekilde korkusuz gözlerdi bunlar; hayatında hiç korkmamış veya hiçbir şeyden şüphelenmemiş gibi bakıyorlardı.
Sonrasında, Lord Fauntleroy’u izledikçe daha da şaşırdı. Çocuklar hakkında fazla bir bilgisi yoktu, gerçi İngiltere’de bir sürü çocuk görmüştü; güzel, yakışıklı, al yanaklı kız ve erkek çocuklar, özel öğretmenleri ve mürebbiyeleri tarafından bakılan, kimi zaman sessiz kimi zaman biraz gürültücü olan, ama asla resmî, katı ve yaşlı bir avukat için ilginç olmayan çocuklardı bunlar. Belki de Lord Fauntleroy’un servetine olan şahsi ilgisi Ceddie’ye diğer çocuklardan daha fazla dikkat etmesine sebep olmuştu; ancak ne olursa olsun onun kesinlikle dikkatini daha fazla çektiğini fark etti.
Cedric gözlemlendiğinin farkında değildi ve nasılsa öyle davranıyordu. Tanıştırıldıklarında Bay Havisham ile dostane bir şekilde tokalaştı ve sorularına Bay Hobbs’ınkilere olduğu gibi tereddütsüz bir çabuklukla cevap verdi. Ne sessiz ne de cüretkârdı, Bay Havisham annesiyle konuşurken onun bir yetişkinmiş gibi ikisinin sohbetini ilgiyle dinlediğini fark etti.
“Ufaklık son derece olgun görünüyor.” dedi Bay Havisham anneye.
“Sanırım bazı konularda öyle.” diye cevapladı Bayan Errol. “Çok çabuk öğrenir, yetişkinlerle çok yaşadı. Kitaplardan okuduğu veya başkalarından duyduğu uzun kelimeleri ve ifadeleri kullanmak gibi küçük komik bir huyu vardır, ama çocukça oyunlara da bayılır. Bence oldukça akıllı, ama bazen de son derece çocuksu, ufak bir oğlan çocuğu.”
Bay Havisham onunla tekrar karşılaştığında bu son şeyin doğru olduğunu gördü. Arabası köşeyi dönünce bir grup heyecanlı küçük erkek çocuğu gördü. İkisi yarışmak üzereydi ve onlardan biri onun genç lorduydu, arkadaşları gibi patırtı yapıyordu. Diğer çocukla yan yanaydılar, kırmızı bir bacak adım attı.
“Bir, yerini al!” diye bağırdı başlatıcı. “İki, hazır ol. Üç, başla!”
Bay Havisham kendini arabasının penceresinden merakla sarkmış hâlde buldu. İşaret verildiğinde lordunun asil, küçük kırmızı bacaklarının pantolonunun arkasında yeri yırtarcasına uçtuğunu görünce daha önce böyle bir şey gördüğünü hatırlamadığını fark etti. Küçük ellerini yumruk yapmış ve yüzünü rüzgâra vermişti; parlak saçları geriye doğru dalgalanıyordu.
Çocuklar, “Haydi, Ced Errol!” diye heyecanla dans ederek avaz avaz bağırıyorlardı. “Haydi, Billy Williams! Haydi, Ceddie! Haydi, Billy! Haydi! Bastır! Bastır!”
“Eminim o kazanacak.” dedi Bay Havisham. Kırmızı bacakların uçuşu ve bir aşağı bir yukarı hareketleri, çocukların bağrışması, kahverengi bacakları hiç de küçümsenmeyecek Billy Williams’ın çabası ve kırmızı bacakları yakından takip etmesi onu heyecanlandırmıştı. “Gerçekten, gerçekten onun kazanmasını istiyorum!” dedi özür diler gibi bir sesle. O anda, dans edip, hoplayıp zıplayan çocuklardan çığlıklar yükseldi. Son bir gayretli sıçrayışla müstakbel Dorincourt kontu blokun sonundaki lamba direğine nefes nefese kalan Billy Williams’tan sadece iki saniye önce ulaşıp dokunmuştu.
“Ceddie Errol için üç kere!” diye bağırdı çocuklar. “Oley Ceddie Errol!”
Bay Havisham başını arabasının penceresinden içeri soktu ve yavan bir gülümsemeyle arkasına yaslandı.
“Aferin, Lord Fauntleroy!” dedi.
Arabası Bayan Errol’ın kapısının önünde dururken, kazanan ve kaybeden bağırıp çağıran kalabalıkla oraya doğru geliyordu. Cedric, Billy Williams ile yürüyerek sohbet ediyordu. Sevinçli küçük yüzü kıpkırmızı olmuştu, lüleleri terli alnına yapışmıştı, elleri cebindeydi.
“Görüyorsun ya…” diyordu, belli ki başarısız rakibine mağlubiyeti makul göstermeye çalışarak, “bence bacaklarım seninkilerden biraz daha uzun olduğu için kazandım. Bence sebebi bu. Görüyorsun ya, senden üç gün daha büyüğüm, bu da bana avantaj sağlıyor. Üç gün daha büyüğüm.”