реклама
Бургер менюБургер меню

Фрэнсин Джей – Azla Mutlu Olmak (страница 4)

18

5. Bağlarınızı Koparın

Zen Budizmi, mutlu olmak için dünyevi bağlarımızdan kurtulmamız gerektiğini öğretir. Gerçekten de meşhur şair Basho iyi bilinen bir şiirinde, evi yandığında Ay’ı daha iyi görmeye başladığını yazmıştı. İşte eşyalarıyla bağlarını koparan birisi!

Bu kadar ileri gitmek zorunda olmasak da, benzer bir bağlantısızlık duygusu geliştirmemizde yarar var. Böyle bir tutum evlerimizi düzenlemeyi ciddi şekilde kolaylaştırır – eşyalarımızı başka yollarla (hırsızlık, sel, yangın ya da doğal felaket gibi) kaybettiğimizde acımızı hafifleteceğini söylemeye gerek bile yok.

Bu nedenle, bu bölümde eşyalarımızın üzerimizdeki kıskaçlarını gevşetmek için zihinsel egzersizler yapacağız. Hedeflerimize ulaşmak için esneme, ısınma hareketleriyle forma girerek önümüzde duran göreve hazırlanacağız. İzleyen sayfalarda minimalist kaslarımızı şekillendirecek ve eşyalarımıza karşı vereceğimiz mücadelede gerekli olan psikolojik gücü ve esnekliği kazanacağız.

Isınmak için kolay bir şeyle başlayalım: Eşyalarımızın olmadığı bir hayatı hayal edelim. Bu çocuk oyuncağı – aslında hayal etmemize gerek yok, hatırlamak yeterli.

Çoğumuz gençlik günlerimizi hayatımızın en mutlu, en tasasız dönemi olarak görürüz. Bir ayakkabı kutusunda (bazen iki üç kişiyle beraber) yaşıyor ve kıt kanaat geçiniyor olsak da. Tasarım giysilere, süslü saatlere ya da elektronik oyuncaklara paramız yetmese de. Sahip olduğumuz her şey birkaç kutuya sığardı ve arabayı sanayiye götürmek, ev bakımı, hatta kuru temizleme konusunda dertlenmezdik. Eşya sosyal hayatımızdan daha az önem taşırdı.

Bu tür bir özgürlük geçmişte kaldı mı diyorsunuz? Hiç de değil. Çoğumuz bu “eşyadan azat” hayatlarımızı yılda bir iki kere canlandırma şansına sahibiz – tatile gittiğimizde. “Tatil” (vacation) kelimesi aslında Latincedeki vacare kelimesinden gelir ve “boş olmak” anlamına gelir. İşte o yüzden hepimiz her şeyden kurtulmak ve tatile gitmek istiyoruz!

Örneğin, gittiğiniz son kampı düşünün. Konfor ve hayatta kalmak için gereken her şeyi çantanızda taşıdınız. Nasıl göründüğünüzü fazla dert etmediniz ve sırtınızdaki giysilerle gayet iyi idare ettiniz. Yemeğinizi açık bir ateşin üzerine koyduğunuz portatif bir tavada pişirdiniz ve bu yemeği tabak, bardak ve çataldan daha teferruatlı olmayan şeylerle yediniz. Barınakların en basiti olan çadırınız sizi sıcak ve kuru tuttu. Minimal mülkiyetiniz ihtiyaçlarınızla uyum içindeydi ve rahatlayarak doğayla sohbet etmek için size bir dünya zaman bıraktı.

O halde neden “gerçek” hayatlarımıza döndüğümüzde çok daha fazlasına ihtiyaç duyuyoruz? Aslında duymuyoruz – bu egzersizlerin amacı da bu zaten. Zamanla farkına varacağız ki çevremizi kuşatan eşyaların çoğu sağlığımız ve mutluluğumuz için pek gerekli değil.

Kaslarınız esnediğine göre çıtayı biraz yükseltelim: Denizaşırı bir yere taşındığınızı farz edin. Ama hemen şehirdeki depolama şirketini aramayın – bu nihai bir hareket. Nasılsa döneceğim diye eşyalarınızı bir kenara saklayamazsınız. Dahası, nesneleri dünyanın diğer tarafına taşımak karmaşık ve masraflı bir iş, bu yüzden onsuz olamayacağınız şeyler dışında ne varsa kurtulmanız lazım.

Evinizdeki her şeyi gözden geçirin ve tam olarak neyi yanınıza alacağınıza karar verin. Eski, haşat olmuş gitarınız elemeleri geçebilecek mi? Ya seramik hayvan koleksiyonunuz? Üç yıl önce aldığınız o çirkin süvetere, on beş dakika giydikten sonra ayağınızı vuran ayakkabılara, miras kalan ama asla sevmediğiniz yağlıboya tabloya değerli kargo alanınızda yer verecek misiniz? Elbette hayır! Harika değil mi? “İzin” çıktığı anda bunlardan kurtulabiliyor olmak olağanüstü.

Tamam, konuya ısındınız, öyleyse daha zor bir soru soralım: Gecenin bir yarısı yangın alarmının yırtıcı çığlığıyla uyandınız. Ortalık duman! Evden dışarı koşarken ne kurtaracağınıza karar vermek için sadece dakikalarınız –belki de saniyeleriniz– var.

Kabul edelim ki burada karar almak için fazla şansınız yok ve içgüdülerinize yaslanmak zorundasınız. Eğer zamanınız varsa, belki bazı önemli dosyaları, aile fotoğrafları albümünü, belki de bilgisayarınızı kaparsınız. Ama muhtemeldir ki kendinizi, ailenizi ve hayvanlarınızı sağ salim dışarı çıkarmak için bütün eşyalarınızı feda edeceksiniz. O anda, geçmişte sizi bütünüyle tüketen o şeyler zırnık önem taşımayacak.

Hayatın büyük resminde eşyalarımızın hiç önemi yoktur.

Bir nefes alıp kalp atışlarımızı yavaşlatalım. Aslında onları gitgide yavaşlatacak, yavaşlatacak, yavaşlatacağız… tamamen durana kadar. Ne?

Düşünmekten ne kadar nefret etsek de dünya üzerindeki günlerimiz bir gün sona erecek ve ne yazık ki o gün sandığımızdan daha yakında olabilir. Ondan sonra ne olacak peki? İnsanlar eşyalarımızı inceleyecek. Evet aynen öyle! Utanıp sıkılamayacak olmamız güzel bir şey zira bu epey utandırıcı olabilir.

Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, geride bıraktığımız şeyler mirasımız olur – ve hiçbirimizin çöp toplayıcı olarak anılmak isteyeceğini sanmıyorum. Hafif ve zarafetle yaşamış, sadece temel ihtiyaçlara ve özel birkaç nesneye sahip birisi olarak hatırlanmak istemez miydiniz?

Biraz zaman ayırın ve zihinsel olarak ”malınızı mülkünüzü” sınıflandırın. Eşyalarınız sizin hakkınızda neler söylüyor? Umarım, “Doğrusu, yemek paketi servis kutularına çok düşkündü” ya da “Garip, eski takvimler topladığından haberim yoktu” demiyorlardır. Mirasçılarınıza bir iyilik yapın ve siz göçüp gittikten sonra onları bir ev dolusu ıvır zıvır içinde didinmekten kurtarın. Aksi durumda, öbür dünyadan buraya göz attığınızda muhtemelen büyük bir satış alanında yabancıların “hazinelerinizi” eşelediğini göreceksiniz.

Tamam söz, daha fazla felaket tellallığı yok – bu neşeli bir kitap! Mesele şu, günlük rutinimizden bir sapma (bu bir tatil ya da felaket olabilir) eşyalarımıza farklı bir açıdan bakmamıza yardımcı olur. Bu tür senaryolar bize gösterir ki, hayatın büyük resminde eşyalarımızın hiç önemi yoktur ve bunu kavradığımızda üzerimizdeki etkilerini zayıflatmayı başararak onlardan kurtulmaya hazır (ve istekli) oluruz.

6. İyi Bir Bekçi Olun

İngiliz yazar ve tasarımcı William Morris’in şu sözü benim en sevdiğim minimalist alıntılardan biridir: “Yararlı olduğunu bilmediğiniz ya da güzel olduğuna inanmadığınız hiçbir şeyi evinizde tutmayın.” Bu harikulade bir duygu ama tam olarak nasıl hayata geçirmeli? Nihayetinde, yararsız ya da çirkin şeyleri bilerek evlerimize almıyoruz ama bir şekilde bu pek de istenmeyen şeyler içeri girmenin bir yolunu buluyorlar. Çözüm: iyi bir bekçi olmak.

Kavram son derece düz mantık: Şeyler evlerimize iki yoldan biriyle girer; ya biz satın alırız ya da bize verilirler. Ne düşünürsek düşünelim, kafamızı başka yöne çevirdiğimizde, kendilerine bir sığınak aramak için içeri sıvışmıyorlar. Yoktan var olmadıkları gibi arkamızı döndüğümüzde üremiyorlar da (ataçlar ve plastik yemek kutuları hariç). Ne yazık ki sorumluluk sadece bizim omuzlarımızda: Onları içeri biz alıyoruz.

Sahip olduklarınızı değerlendirdikçe her birine nasıl hayata geldiğini sorun. Siz mi aradınız, parasını verdiniz ve heyecanla evinize ya da dairenize getirdiniz? Chicago’daki o konferanstan ya da Hawaii gezisinden sizi eve kadar takip mi etti? Ya da renkli kâğıt ve nazik bir selamın altında gizlenerek mi içeri sızdı?

Evlerimiz kalelerimizdir ve onları korumak için epey kaynak ayırırız. Haşerat ilaçları sıkarak böcekleri dışarıda tutarız, kirli maddeleri engellemek için hava filtreleri kullanırız ve davetsiz misafirlere karşı alarm sistemleri kurarız. Neyi gözden kaçırıyoruz? Eşya kalabalığını önlemek için bir barikat! Henüz pazarda böyle bir ürün görmediğimden meseleyi kendimiz ele almalıyız.

Ne satın aldığımız konusunda tam bir kontrol sahibi olacak gücümüz var. Bir şey alışveriş arabanıza sızdığında savunmanızı düşürmeyin – aslında yoğun bir sorgulamadan geçmeyen hiçbir şeye kasaya kadar eşlik etmeyin. Her potansiyel satın almadan önce şunları (zihninizde!) sorun: “Evimde bir yeri hak ediyor musun?”, “Evime ne gibi bir değer katacaksın?”, “Hayatımı kolaylaştıracak mısın?”, “Değerinden fazla soruna mı neden olacaksın?”, “Seni koyacak yerim var mı?”, “Seni sonsuza kadar (ya da en azından uzun bir süre) tutmak isteyecek miyim?”, “İstemeyeceksem, senden kurtulmak ne kadar zor olacak?” Son soru beni hatıra eşyalarla dolu bir valizi Japonya’dan eve kadar sürüklemekten kurtardı – çünkü bir şey anılara sahip olduğunda ondan kurtulması epey zor olur.

İşte bakın, o kadar da zor değil. Tek yapmamız gereken durmak ve satın almadan önce “Neden?” diye sormak. Ama ya sahip olmayı seçmediğimiz –ve çoğunlukla da istemediğimiz– o şeyler? (Hediyeler, eşantiyonlar ve promosyon nesneleri, sözüm size!) Bunları reddetmek zor (ya da kaba) olabilir, yine de evlerimizde bir kez yer bulduklarında tahliyeleri daha da zor olabilir.

Tek yapmamız gereken durmak ve satın almadan önce “Neden?” diye sormak.

En iyi savunma saldırıdır, özellikle de eşantiyonlar söz konusu olduğunda. Bunları nezaketle reddetmeyi öğrenmek değerli bir tekniktir ve sandığınızdan daha fazla işe yarar. Şirket logosu taşıyan magnetleri, kalemleri ve kâğıt ağırlıklarını bırakıp bir kartvizit kabul edin. Alışveriş merkezinde (hey bir dakika – ne yapıyordunuz orada?) kozmetik numunelerini, süpermarketlerde deterjan örneklerini geri çevirin. Bir banka hesabı açtığınızda önerilen tost makinesini reddedin. Bir yolunu bulun ve otellerdeki o ufak losyonları ve şampuanları ait oldukları yerde bırakın. Gerçekten kullanmaya niyetiniz yoksa o minyatür şişelerin dolaplarınızı kalabalıklaştırmasına izin vermeyin.