реклама
Бургер менюБургер меню

Фрэнсин Джей – Azla Mutlu Olmak (страница 6)

18

Aslında “sahip olmadan tadını çıkarmak” minimalist bir ev sahibi olmanın kilit noktalarından biridir. Tipik örnek: mutfak dolaplarımızda tozlanan kapuçino makineleri. Teoride evlerimizin konforu içinde, dumanı tüten köpüklü bir kahve yapabiliyor olmak gayet pratik (ve bir şekilde dekadan) görünür. Gerçekteyse, makineyi ortaya çıkarmak, kurmak ve işimiz bitince temizlemek tam bir eziyettir, üstüne üstlük kahve o kadar da lezzetli değil gibidir. Canımızın çektiği her anda yapabiliyor olmak onu daha az özel kılar. Birkaç kez barista rolüne girdikten sonra, köşedeki kafeye gidip ortama karışırken içkimizi yudumlamanın daha eğlenceli olduğunu fark ederiz.

Minimalist yaşam tarzı peşinde koşarken, dışarıdaki dünyayı meskenimizde yaratma düşüncesinin cazibesine direnmeliyiz. Ev sineması, ev spor salonu, tatil köyü benzeri arka bahçe için ekipman almak (ve bakımını yapmak) yerine sinemaya gidin, koşun ya da mahalledeki parka, havuza gidin. Bu şekilde, bu faaliyetlerin tadını, tüm eşyaları depolamak ve bunlarla ilgilenmek zorunda kalmadan çıkarabilirsiniz.

Minimalist yaşam tarzı peşinde koşarken, dışarıdaki dünyayı evlerimizde yaratma düşüncesinin cazibesine direnmeliyiz.

Eğer hoş şeyler satın almaya özellikle meyilliyseniz, “sahip olmadan tadını çıkarma”yı alışveriş esnasında sloganınız yapın. Cam bir biblonun zarafetinin, antika bir bilezik üstündeki metal işçiliğinin ya da el yapımı bir vazonun renklerinin canlılığının tadına varın – ama bunları eve götürmek yerine vitrinde bırakın. Bunu bir müze ziyareti gibi düşünün: sahip olma olasılığı (ve baskısı) olmadan güzel tasarlanmış nesnelerin güzelliğini ve tasarımını takdir etmek için bir fırsat. Aynı şeyi internette gezinirken yapıyorum ve dürüst olmak gerekirse fotoğraflara bakmaktan, bu parçalara sahip olmaktan alacağım kadar zevk alıyorum.

Minimalist olma yolundaki arayışımızda, evlerimizde ilgimizi ve dikkatimizi gerektiren şeylerin miktarını azaltmak istiyoruz. Şansımıza, bunu başarmak için sayısız olanağımız var – basitçe zevklerimizin ve faaliyetlerimizin bir kısmını kamusal alana taşıyarak. Aslında bunun son derece hoş bir yan etkisi de var. Çünkü –benzer deneyimleri evlerimizde yaratmaya çalışmak yerine– parklarda, müzelerde, sinema salonlarında ve kafelerde takılırken sosyal olarak ve yurttaş olarak daha aktif oluyoruz. Çevremizdeki eşyaların duvarlarını yıkarak, dünyaya karışma ve daha yeni, daha doğrudan ve daha cömert deneyimlerin tadını çıkarma fırsatını buluyoruz.

9. Yeterlinin Hazzı

Tao Te Ching’in yazarı Çinli filozof Lao Tzu şöyle der: “Yeterince sahip olduğunu bilen kişi zengindir.”

Yeterli – uçucu bir kavram. Bir kimse için yeterli olan diğeri için çok az ve bir başkası için çok fazladır. Temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için yeterince yiyeceğimiz, suyumuz, giysimiz ve barınağımız olduğu konusunda çoğumuz hemfikirizdir. Ve bu kitabı okuyan herhangi bir kişi muhtemelen yeterince eşyası olduğunu da hissediyordur. Peki neden hâlâ satın alma ve daha çoğuna sahip olma dürtüsünü duyuyoruz?

“Yeterli” kelimesini daha yakından inceleyelim. Sözlükte “istek ya da ihtiyaca uygun; amaç ya da arzuyu tatmin için kâfi” olarak tanımlanıyor. Ah işte sorun burada: İhtiyaçlarımızı tatmin etmiş olsak bile, istek ve arzularımız konusu var. “Yeterli”nin hazzını deneyimleyebilmek için odaklanmamız gereken yer de burası. Son derece basit aslında: Mutluluk sahip olduğunuzu istemektir. İstekleriniz sahip olduklarınız tarafından tatmin olduğunda daha fazlasını elde etmeye gerek kalmaz. Ama istekler sinir bozucu haşaratlar olabilirler ve kontrol altına almak için, onları güdüleyen şeyi anlamak gerekir.

Bir dağ başında, televizyon, internet, dergi ya da gazete olmadan yaşadığımızı hayal edelim. Basitçe yaşıyor olabiliriz ama sahip olduklarımızla tamamen tatmin olmuş durumdayızdır. Aç açıkta değiliz, doğa koşullarından korunuyoruz. Kısacası yeterince şeye sahibiz. Sonra bir gün bir aile yanı başımıza bizimkinden daha büyük ve daha çok şeyle dolu bir ev diker. Aniden bizim “yeterli”miz pek de öyle görünmemeye başlar. Sonra başka aileler taşınır, hepsinin değişik türde evleri, arabaları ve eşyaları vardır; vay canına, ne kadar eşyaya sahip olmadığımızı hiç anlayamamışız! Bir uydu bağlantısı televizyon ve internet getirir, zengin ve meşhur kişilerin savurgan hayatlarını görürüz. Hâlâ eskiden neyimiz varsa onlara sahibizdir –şu âna kadar bunlarla tamamen tatmin olmuş durumdaydık– ama artık yoksunluk duygusundan kendimizi kurtaramayız.

Ne oldu? Komşumuzla aşık atmanın klasik açmazına düştük. Aniden, “yeterli”yi nesnel ölçütlerle değil de (evimiz ailemiz için yeterli midir?) gayet görece ölçütlerle (evimiz yandaki kadar güzel, büyük ya da yeni midir?) değerlendirir olduk. Daha da kötüsü, sorun karmaşıktır çünkü çıta hareket halindedir, bir kez komşulardan birinin seviyesine ulaştık mı, diğerine gözümüzü dikeriz. Kabul edelim: Her zaman bizden daha fazlasına sahip birisi olacaktır. Bu yüzden dünyanın en zengin insanı olacağımıza gerçekten inanmadığımız sürece, “refahımızı” başkalarına göre tanımlamaya çalışmak boşa kürek çekmektir. Komik olansa, milyarderlerin bile bundan muaf olmadıklarıdır, birbirlerinin yatlarını uzunluk açısından geçmeye çalıştıkları iyi bilinir. Eğer eşyalardan tatmin olma duygusu en yüksek seviyelerde bile erişilemez bir şeyse, mesele nedir?

Meselenin özü, bir kez temel ihtiyaçlarımızı karşıladıktan sonra mutluluğumuzun sahip olduğumuz eşyanın miktarıyla ilgisinin olmamasıdır. Bu noktanın ötesinde, ek şeyler tüketmenin marjinal yararı (ya da tatmini) hızla azalır ve ekonomistlerin “doyum noktası” adını verdikleri noktada aslında tersine döner. (Belki de bu, elinizdeki kitabı okuma nedeninizdir!) “Daha fazla”nın sıklıkla bizi tatmin edememesinin nedeni de budur – hatta bazı durumlarda bizi daha mutsuz bile kılabilir. Tüketimde üstünlük sağlama çabası bu nedenle üçkâğıtçılıktır; tek kazananlar tüketim nesnelerini üreten şirketlerdir. Eğer insanlar “daha fazla”nın peşinde koşmaktan tamamen vazgeçselerdi aslında daha mutlu, daha sakin ve daha tatmin olmuş hale gelirdik.

Bir değerbilirlik tutumu geliştirmek, minimalist bir yaşam tarzına varmakta son derece yararlıdır. Hayatlarımızdaki bolluğu kabul eder ve sahip olduklarımızı takdir edersek daha fazlasını istemeyiz. Basitçe, sahip olmadıklarımızdan ziyade sahip olduklarımıza odaklanmalıyız. Eğer karşılaştırmalar yapacaksak, hem küresel hem de yerel olarak düşünmeliyiz, merdivenin hem alt hem de üst basamaklarına bakmalıyız. Ülkemizdeki daha varlıklılarla karşılaştırınca kendimizi yoksun gibi hissetsek de, dünyanın diğer kısımlarındakilerle karşılaştırınca kraliyet ailesinin mensupları gibi yaşamaktayız.

İstekleriniz sahip olduklarınız tarafından tatmin olduğunda daha fazlasını elde etmeye gerek kalmaz.

Evimde sadece bir banyo olduğundan kendimi hoşnutsuz hissederdim. Doğanın çağrısını duyduğunuzda tuvalette birinin olması ne kadar da sıkıntılı bir durum. Yatıya kalan misafirlerle paylaşmak ne kadar acayip! Sonra bir gün harika bir kitap geçti elime: Peter Menzel’in Maddi Dünya: Global Aile Portresi kitabı. Dünyanın her köşesinden “ortalama” aileleri, evlerinin önünde, etraflarında tüm sahip olduklarıyla fotoğraflanmış olarak gösteriyordu. Eğer kendinizi birazcık yoksun hissederseniz bu kitabı açın. Kimi insanların ne kadar aza sahip olduklarını görmek gerçekten uyandırıcı. Öğrendiğim şeylerden biri, evlerin içindeki tesisat sisteminin bazı bölgelerde nadiren rastlanan bir şey olduğu. Görece refahım hakkında bana yeni bir bakış açısı verdi ve bir banyom olduğu için aslında ne kadar şanslı olduğumu kavradım.

Artık dünyanın neresinde durduğumuz konusunda (ve sadece şöhretlerle ya da komşularımızla karşılaştırarak da değil) daha iyi bir kavrayışa sahip olduğumuza göre, “yeterli” konusundaki tartışmamızı küçük bir egzersizle toparlayalım. Gayet doğrudan bir egzersiz; tek ihtiyaç duyduğunuz şey kâğıt ve kalem (ya da isterseniz bir bilgisayar). Hazır mısınız? Evinizde dolaşın ve sahip olduğunuz her şeyin bir listesini yapın. Kimilerinizin bu sayfaya inanmayan gözlerle baktığınızdan eminim, ama hayır, şaka yapmıyorum. Evinizde duran her bir kitabın, tabağın, çatalın, gömleğin, ayakkabının, çarşafın, kalemin, ıvır zıvırın –kısacası her bir nesnenin– listesini yapın. Çok mu zor? Sadece bir oda için yapmaya çalışın. Hâlâ mı zor? Tek bir çekmeceye ne dersiniz? Çok bunaltıcı değil mi? Yeterince şeye sahip olmadığınızı hâlâ hissediyor musunuz?

10. Basit Yaşayın

Mahatma Gandhi, “Basit yaşayın ki başkaları da basitçe yaşayabilsin” demişti. Minimalist olmak için oldukça özendirici.

Küresel düşünmeye başladığımıza göre şunu ele alalım: Dünyayı yedi milyar başka insanla paylaşıyoruz. Alanımız ve kaynaklarımız sınırlı. Devam etmek için yeterli yiyecek, su, toprak ve enerji olmasını nasıl garanti altına alabiliriz? İhtiyacımız olandan fazlasını kullanmayarak. Çünkü aldığımız her “fazlalık”tan, bir başkası (şimdi ya da gelecekte) mahrum olacak. Bu “fazlalık” kendi refahımıza ciddi bir katkı sağlamayabilir ama bir başkası için bu bir ölüm kalım meselesi olabilir.

Bir vakumda yaşamadığımızı kavramamız gerekiyor – eylemlerimizin sonuçları dalga gibi dünyaya yayılır. Eğer bir başkasının susuzluk çekmesi anlamına geleceğini bilseniz, dişinizi fırçalarken suyu akıtmaya devam eder misiniz? Petrol sıkıntısının dünyaya yoksulluk ve kaos getireceğini bilseniz hâlâ benzin oburu bir otomobil kullanır mısınız? Ormansızlaştırmanın etkilerine birinci elden tanık olsanız hâlâ aşırı büyük bir ev inşa eder misiniz? Eğer yaşam tarzlarımızın sonuçlarını anlarsak belki de daha hafif yaşayabiliriz.