Эмили Бронте – Uğultulu Tepeler (страница 12)
Hindley, oğlanı o berbat hâliyle ortaya çıkarmakla nasıl küçük düşüreceğini düşünerek sevinçle bağırdı:
“Heathcliff, ortaya çıkabilirsin. Buraya gel de öteki uşaklar gibi sen de Catherine’e hoş geldin de!”
Cathy, arkadaşının gizlendiği yerden çıktığını görünce koşup onunla kucaklaştı. Yanaklarını bir saniyede yedi-sekiz kere öptü. Sonra durakladı, biraz gerileyip bir kahkaha attı:
“Ayol, sen kapkara olmuşsun böyle! Ne de öfkeli görünüyorsun! Çok tuhafsın… Çok da durgunsun… Ama ben Edgar’la Isabella Linton’a alıştığım için seni böyle görüyorum besbelli. E, Heathcliff, beni unuttun mu yoksa?”
Kız bu soruyu sormakta haklıydı çünkü utanç ve gurur oğlanın yüzündeki kasvetli ifadeyi iki kat arttırmış, kıpırdamasına imkân bırakmamıştı.
Hindley sanki büyük bir alçak gönüllülük gösterisinde bulunuyormuş gibi: “Tokalaşabilirsin, Heathcliff.” dedi. “Arada bir olmak şartıyla, buna izin var.”
Çocuk nihayet konuşma gücünü bularak: “Hayır.” diye söylendi. “Tokalaşmayacağım. Burada durup beni alaya almalarına meydan bırakmayacağım. Hayır, buna gelemem!”
Hemen aralarından sıyrılacaktı ama Cathy onu gene yakaladı.
“Ben seninle alay etmek istemedim ki…” dedi. “Yalnız kendimi tutamadım. Heathcliff, hiç olmazsa elini ver. Niye kızdın sanki? Sadece, gözüme tuhaf göründün… Yüzünü yıkayıp saçlarını fırçalarsan mesele kalmaz. Ama o kadar da kirlisin ki!”
Parmakları arasında tuttuğu o kapkara ele, bu elin değip de kirlenmesinden korktuğu elbiselerine düşünceli düşünceli baktı.
Heathcliff onun bakışlarını görmüştü.
“Bana dokunman şart değil ki…” dedi ve elini kızın elinden hızla çekti. “Ben canımın istediği kadar kirli olacağım, kirli olmaktan hoşlanıyorum, hep de kirli kalacağım!”
Bundan sonra hızla odadan dışarı çıktı. Bey’le hanım, buna pek sevinmişti. Catherine ise sözlerinin niçin böyle bir öfke gösterisine sebep olduğuna akıl erdiremediği için çok üzgündü.
Evine dönen Küçük Hanım’a oda hizmetçiliği yapıp pastaları fırına koyduktan, evin ve mutfağın ocaklarını Noel gününe yakışacak şekilde yaktıktan sonra, oturup Noel ilahileri söyleyerek kendi kendime eğlenmeye başladım. Joseph, bu ilahileri neşeli şarkılardan farksız bulduğunu söylüyordu ama ben buna hiç aldırmadım.
Joseph de dua etmek için odasına çekilmişti. Bay ve Bayan Earnshaw, küçük Lintonlara yaptıkları iyilikleri karşılamak için aldıkları cicili bicili hediyeleri göstererek Küçük Hanım’ı oyalamaya çalışıyorlardı.
Küçük Lintonlar ertesi gün için Uğultulu Tepeler’e davet edilmişler, bu davet de bir şartla kabul edilmişti: Bayan Linton sevgili yavrularının o yaramaz, küfürbaz çocuktan uzak tutulmalarına özellikle dikkat edilmesini istiyordu.
Bu durumda, ben yalnız kalmıştım. Pişmekte olan yemeklerin güzel kokuları burnuma geliyordu; pırıl pırıl parlayan mutfak kaplarını, defne dallarıyla süslü mutfak saatini, akşam yemeğinde köpüklü birayla doldurulmaya hazır tepside dizili duran gümüş bira dublelerini, bunların hepsinden daha önemlisi, hamaratlığımın aynası gibi pırıl pırıl parlayan döşemeyi hayran hayran seyrediyordum.
İçimden her şeyi ayrı ayrı alkışlıyordum. Birdenbire vaktiyle işler bittikten sonra ihtiyar Earnshaw’nun içeri girişini, Noel harçlığı olarak avucuma para sıkıştırışını hatırlayıverdim. Derken onun Heathcliff’e karşı aşırı düşkünlüğü, kendi öldükten sonra onun bakımsız kalacağından yana tasalanması aklıma geldi; bu da zavallı yavrucağın içinde bulunduğu durumu düşünmeme sebep oldu elbette. Şarkı söylerken ağlamaya başladım. Arası çok geçmeden de oğlanın uğradığı haksızlıklar için gözyaşı dökmektense bunları, biraz olsun gidermeye çalışmanın daha doğru olacağını düşündüm. Yerimden kalktım, onu bulmak için taşlığa çıktım.
Oğlan uzakta değildi; onu ahırdaki yeni atı tımar ederken, hayvanlara her zamanki yemlerini verirken buldum.
“Çabuk ol, Heathcliff!” dedim. “Mutfak çok rahat… Joseph de yukarıda, elini çabuk tut da Küçük Hanım aşağıya inmeden seni bir güzel giydireyim. Sonra da ocağın karşısında onunla baş başa oturup yatma vakti gelinceye kadar, uzun zaman çene çalabilirsiniz.”
İşine devam etti, başını bir kere olsun benden yana çevirmedi.
“Hadi geliyor musun?” diye bir daha sordum. “İkinize de birer küçük pasta var, bu da size yeter sanırım. Hazırlanman da yarım saat sürer.”
Beş dakika bekledim, cevap alamayınca ben de bırakıp gittim.
Catherine, akşam yemeğini ağabeyiyle ve yengesiyle yedi. Joseph’le ben de kavgalı, patırtılı, huzursuz bir yemek yedik. Onun pastasıyla peyniri ise periler gelip yesinler diye bütün gece masanın üzerinde durdu. Dokuza kadar işiyle oyalandı; sonra, hiç kimseye bir şey söylemeden asık suratla odasına çekildi.
Cathy, gece geç vakitlere kadar oturdu. Yeni arkadaşlarına vereceği ziyafet için bir sürü hazırlık yapması gerekmişti. Bir kere de eski arkadaşıyla bir-iki kelime konuşmak için mutfağa uğradı ama o gitmişti. Kız da sadece arkadaşının nesi olduğunu sorup geri döndü.
Ertesi sabah, oğlan erken kalktı. Tatil olduğu için, dertli başını alıp kırlara çıktı. Ev halkı, kiliseye gidinceye kadar da ortalıkta görünmedi. Oruç tutmak, düşünmek ona iyi gelmişti. Bir süre çevremde dolaştıktan sonra cesaretini toplayıp birdenbire şöyle dedi:
“Bana çekidüzen ver, Nelly. Artık düzelmek istiyorum.”
“Geç bile kaldın, Heathcliff.” dedim. “Catherine’i de üzdün. Bana sorarsan kız eve döndüğüne de pişman oldu. Galiba, onunla senden daha çok ilgilendikleri için de onu kıskandın.”
Catherine’i kıskanmak onun anlayamadığı bir duyguydu ama onu üzmek meselesine, pekâlâ aklı yatmıştı.
Gayet ciddi bir tavırla: “Üzüldüğünü mü söyledi?” diye sordu.
“Bu sabah senin gene gittiğini söylediğim zaman ağladı.”
“E, dün gece de ben ağladım.” diye karşılık verdi. “Hem benim ağlamam için de onunkinden çok sebep vardı.”
“Evet, gururlu bir kalple, bomboş mideyle yatağa yatmanın sebebi vardı. Gururlu insanlar, kendi başlarına dert açarlar. Ama alınganlığından utandıysan o gelince hemen özür dilemelisin. Yukarı çıkıp onu öpmelisin, demelisin ki… Ne demen gerektiğini sen daha iyi bilirsin. Yalnız, bunları içinden gelerek söylemelisin. Şık elbisenin, onu yabancı bir insan yaptığını gördüğün için böyle yapıyormuş gibi davranmamalısın. Şimdi de yemeği hazırlamam gerektiği hâlde, ne yapıp yapıp seni şıklaştırmaya çalışacağım. Öyle bir hâle geleceksin ki senin yanında Edgar Linton, yapma bir bebek gibi kalacak, zaten de öyle ya… Ondan daha küçüksün ama bence sen ondan daha uzun boylusun, omuzların da iki misli daha geniş; bir çırpıda onu yere serebilirsin. Bunu yapabileceğine senin de aklın yatmıyor mu?”
Heathcliff’in yüzü, bir an için aydınlandı; sonra yeniden bulutlanıverdi, içini çekti:
“İyi ama Nelly, ben onu yirmi kere de yere sersem onun yakışıklılığına halel gelmez, ben de daha çok yakışıklı olamam. Keşke saçlarımın rengi açık, tenim beyaz olsaydı, onun kadar güzel giyinip kibar davranabilseydim, onun gibi benim de günün birinde zengin olma ihtimalim bulunsaydı.”
“Bir de her fırsatta, ‘Anneciğim, anneciğim!’ diye ağlayabilseydin.” dedim. “Bir köylü çocuk, sana yumruğunu gösterir göstermez korkudan tir tir titremeye başlasaydın, birazcık yağmur yağdı diye bütün gün eve kapanmayı âdet edinseydin, değil mi? Aman, Heathcliff pek kötümser görünüyorsun. Aynanın önüne gel de sana neler istemen gerektiğini göstereyim. Gözlerinin arasındaki iki çizginin, yay gibi kıvrık olacak yerde, üstlerinden basılmış gibi dümdüz duran gür kaşlarının, şeytanın casusları gibi derine gömülüp pencerelerini bir kere bile açmadan altına gizlenen bir çift kara cinin farkında mısın? Şu kederli kırışıkları düzeltmeyi, kaşlarını içtenlikle kaldırmayı; cinleri de güven dolu, hiçbir şeyden kuşkulanmayan, tasalanmayan, her yerde dostlar gören birer melek hâline getirmeyi istemeli, öğrenmelisin. Yediği her tekmeyi nimet sayar gibi göründüğü hâlde tekmeyi atandan da bütün dünyadan da nefret edip küfürler yağdıran adi bir köpeğe benzememelisin.”
“Yani Edgar Linton’ın iri mavi gözlerine, geniş alnına sahip olmayı mı istemeliyim?” diye sordu. “Bunu istemesine istiyorum ama istemek, onları elde etmemi sağlamıyor ki…”
“Kapkara bir insan bile olsan temiz kalp, güzel yüzü kazanmanı sağlar, oğulcağızım. Kötü bir kalp ise en güzel yüzü bile çirkinden daha beter yapar. Şimdi yıkanmayı, taranmayı; homurdanmayı bitirdiğimize göre söyle bakalım, kendini daha yakışıklı bulmuyor musun? Bence öylesin. Tanınmamak için kıyafet değiştirmiş bir prense benziyorsun. Hem kim bilir belki de baban, Çin imparatoru, annen de bir Hint prensesiydi, her birinin bir haftalık geliri Uğultulu Tepeler’le Thrushcross Çiftliği’ni satın almalarına yeterdi. Seni de o kötü denizciler kaçırıp İngiltere’ye getirmiş olamazlar mı sanki? Ben, senin yerinde olsam asil bir kimse olarak doğduğuma inanır, bu inançla da küçük bir çiftlik sahibinin heveslerine direnme cesaretini kazanırdım.”
Böylece gevezeliğe devam ettim. Zamanla, Heathcliff’in de yüzündeki keder kayboldu, çok tatlı bir hâl almaya başladı. Derken yokuşu çıkıp avluya giren bir arabanın tangırtısı konuşmamızı yarım bıraktırdı.
Tam zamanında o, pencereye ben de kapıya koştuk. Lintonların; pelerinler, kürkler içinde aile arabalarından, Earnshawların da atlarından inişlerini seyrettik. Earnshawlar kışın kiliseye çoğu vakit atla giderlerdi. Catherine çocukların ikisini de ellerinden tuttu, eve aldı, doğruca ocağın başına götürdü. Çocukların beyaz yüzlerine hemen renk gelmişti.