реклама
Бургер менюБургер меню

Эдит Несбит – Demir Yolu Çocukları (страница 7)

18

“Yaaa, demek annen öyküler yazıyor ha?”

“Hem de en güzellerini.”

“Böyle akıllı bir annen olduğu için kim bilir ne kadar övünüyorsundur…”

“Elbette ama böyle akıllı olmak zorunda kalmadan önce bizimle daha çok oynardı.”

“Pekâlâ delikanlı. Ben artık gideyim. İstasyona geldiğin zamanlar, canın isterse bana da bir uğrayıver. Kömür konusuna gelince… Hayır hayır… Bu konuyu bir daha hiç açmayalım, ha?”

“Teşekkür ederim. Aramızdaki bu sorunun çözülmesine çok sevindim.”

Böyle dedikten sonra, istasyon müdürünün o gece kömürler arasında kendisini yakaladığından beri içinde ilk kez bir rahatlama duyarak çörek almak üzere köprüyü geçip kasabaya yöneldi.

Ertesi gün Yeşil Canavar’la üçlü selamı babaya gönderip; yaşlı, kibar adamın her zamanki gibi karşılığını aldıktan sonra, Peter istasyona gitmek üzere gururla kızların önüne geçti.

Roberta, “İstasyona gitmemiz şart mı?” diye sordu.

Phyllis bu sorudaki anlamı deşti, “Kömürlerden sonra demek istiyor.”

Peter önem vermiyormuş ve Phyllis’in dediklerini duymamış gibi davranarak, “Dün istasyon müdürüyle karşılaştım.” dedi. “Aklımıza estiği zaman gitmek üzere bizi istasyona buyur etti.”

Phyllis, “Kömürlerden sonra da mı?” diye diretti, “Durun bir dakika… Ayakkabımın bağı çözüldü.”

“Ne zaman bağlı ki senin ayakkabı bağların. Hem, biliyor musun, istasyon müdürü senden çok daha kibar Phyllis, ikide bir insanın başına kakmıyor kömürü.”

Phyllis ayakkabısının bağını bağladı ve sesini çıkarmadan yürümeye başladı fakat omuzları sarsılıyordu. Çok geçmeden de kocaman bir damla yaş burnunun ucundan düşüp demir yolu rayları üzerinde yayıldı. Roberta bunu gördü. Hemen durarak bir kolu ile sarsılan omuzları sardı, “Neyin var canım, ne oldu sana?”

Phyllis hıçkırdı, “Ben… Ben hiç kibar değilmişim, baksana. Ben böyle bir şey söyledim mi ona hiç? Bebeğimi ocak odununa bağlayıp ateşte yakarak kurban ettiği zaman bile bir şey demedim.”

Peter, gerçekten bir iki yıl önce böyle bir zulüm işlemişti. Roberta taraf tutmadan konuştu, “Ama, sen başladın önce.” dedi. “Kömür filan sözleri ettin. İkiniz de söylediklerinizi geri alsanız ve bu konu kapansa nasıl olur?”

Phyllis burnunu çekerek, “Peter geri alırsa ben de alırım.” dedi.

Peter, “Peki.” dedi. “Ben geri alıyorum. Al benim mendilimi kullan Phil… Yine yitirmişsindir seninkini. Ne yapıyorsun bu mendilleri bilmem ki…”

Phyllis hırçınlıkla karşılık verdi, “Sen almadın mı son mendilimi? Tavşan kafesinin kapısını bağlamak için kullanmadın mı? Teşekkür bile etmedin.” Peter sabırsızlıkla:

“Peki, peki.” dedi, “Bağışla. Al mendilimi. Tamam mı artık?”

İstasyona gidip hamal ile keyifli iki saat geçirdiler. Çok değerli bir adamdı hamal. Aydın kişilerin çoğu zaman bıkkınlık gösterdikleri “Neden…” ile başlayan sorulara karşılık vermekten usanmıyordu.

Çocuklara, daha önce bilmedikleri pek çok şey öğretti. Söz gelişi, vagonları birbirine bağlayan şeylere “bağlama” deniyor; iri yılanlar gibi bağlamaların üstünden sarkan borular da treni durdurmak için kullanılıyordu. Hamal, “Eğer tren giderken bunlardan birini tutup ötekilerden ayırırsanız, tren zınk diye durur.” dedi. “Hani vagonlarda, üstünde; ‘Yerinde kullanılmazsa beş İngiliz lirası ceza ödenir.’ yazılı şey var ya, onu yerinde kullanmazsanız tren durur.”

Roberta sordu, “Yerinde kullanılırsa ne olur?”

“Tren yine durur ama insan, öldürülmek gibi bir durumla karşılaşmazsa yerinde kullanmamış olur. Yaşlı bir bayan varmış; birisi alay olsun diye, bunun yemekli vagon zili olduğunu söylemiş kadına. Kadın da hayatı için hiçbir tehlike yokken yerinde kullanmamış bunu ama karnı açmış. Tren durup da son dakikalarını yaşayan birisiyle karşılaşacağını uman muhafız içeri girince kadın: ‘Bana bir bardak siyah bira ile çörek getirin lütfen’. demiş. Tren de bu yüzden yedi dakika gecikmiş.”

“Peki muhafız ne demiş kadına?”

Hamal, “Bilmem ki?” dedi. “Ama ne demiş olursa olsun, kadın söyleneni kesinlikle hiç unutmamıştır.”

Böyle tatlı tatlı konuşurlarken vakit de çabucak geçip gitti.

İstasyon müdürü de bilet satılan o delikli yerin arkasındaki kutsal, içerlek tapınağıdan bir iki kez çıkarak bu tatlı konuşmaya katıldı.

Phyllis, ablasının kulağına, “Sanki kömür olayı hiç olmamış gibi.” diye fısıldadı.

İstasyon müdürü çocuklara birer portakal verdi ve çok işi olmadığı bir gün onları işaret kulübesine çıkaracağını söyledi.

İstasyondan birçok tren geçti. Peter ilk kez olmak üzere, lokomotiflerin üzerinde arabalar gibi numaralar olduğuna dikkat etti. Hamal, “Evet!” dedi. “Bir delikanlı vardı ki gördüğü her lokomotifin numarasını, hâli vakti yerinde bir toptan kırtasiyeci olan babasından sağladığı gümüş köşeli yeşil bir not defterine yazardı.”

Peter, bir toptan kırtasiyecisinin oğlu olmamakla birlikte, kendisi de böyle bir not defteri tutmak istedi. Hamalın yeşil deri kaplı ve gümüş köşeli not defteri olmadığı için Peter’e sarı bir zarf verdi. Peter zarfın üstüne şu numaraları yazdı:

379

663

Çok ilginç bir koleksiyon olacağını umuyordu bunun.

O akşam çayda annesine yeşil deri kaplı ve gümüş köşeli bir not defteri olup olmadığını sordu. Yoktu fakat anne bunu Peter’in ne amaçla istediğini öğrenince ona siyah kaplı küçük bir not defteri verdi.

“Birkaç sayfası yırtılmıştır.” dedi. “Ama birçok numara yazabilirsin. Dolunca sana başka bir defter veririm. Demir yolunu sevmeniz bana kıvanç veriyor. Yalnız, lütfen hat üstünde yürümeyin.”

Peter, kardeşleriyle umutsuzca bakışıp bir süre can sıkıntısıyla sustuktan sonra, “Tren öbür yoldan gelirken de mi?” diye sordu.

Anne, “Hiçbir zaman.” dedi. “Hiçbir zaman.”

Phyllis, “Sen küçükken hiç demir yolu üzerinde yürümedin mi anne?” diye sordu.

Anne, yalan söylemeyen, sözüne güvenilir bir insandı. O bakımdan, “Yürüdüm.” demek zorunda kaldı.

Phyllis üsteledi, “Öyleyse?”

“Fakat yavrularım, benim sizleri ne kadar sevdiğimi bilmezsiniz ki. Canınız acırsa ne yaparım ben?”

“Sen küçükken anneannemin seni sevdiğinden daha çok mu seviyorsun bizi?”

Roberta ona susması için işaretler yapıyordu. Fakat Phyllis, kendisine yapılan işaretler ne kadar belirgin olursa olsun hiç görmezdi.

Anne bu soruya bir süre karşılık vermedi. Kalkıp çaydanlığa biraz daha su koydu. Sonra, “Annemin beni sevdiği kadar kimse kimseyi sevmemiştir.” dedi.

Yeniden sustu. Roberta, annesini böylesine sessizleştiren düşünceleri, küçücük bir kızken annesi için ne anlam taşıdığı düşüncelerini biraz anladığı için Phyllis’e masanın altından kuvvetli bir tekme salladı. İnsanın başı dertteyken annesine koşması ne kadar doğal ve kolaydı. Roberta, insanların kocaman oldukları zaman bile başları derde girince annelerine koşmaktan vazgeçemediklerini biraz anlıyor ve insanın böyle üzüntülü olmasının anlamını, artık koşacak bir annesi bulunmaması olduğunu biraz olsun bildiğini sanıyordu. O bakımdan, “Beni neden tekmeliyorsun?” diye soran Phyllis’i yeniden tekmeledi.

Bunun üzerine anne biraz güldü, içini çekti ve, “Peki öyleyse.” dedi. “Yalnız trenlerin hangi yoldan geldiğini bildiğinizden ve tünelle dönemeçlerin yakınında bulunan rayların üstünden yürümeyeceğinizden emin olmam gerekiyor.”

Peter, “Trenler de arabalar gibi soldaki yoldan gelir.” dedi. “Onun için biz aşağıdaki yoldan yürürsek, onları gelirken görürüz.”

Anne, “Pekâlâ.” dedi. Dedi ama sizin de aklınızdan geçtiği gibi hiç de isteyerek söylemedi bunu. Kendi küçüklüğünü hatırladığı için böyle söyledi. Ne kendi çocukları; ne siz, ne de dünyadaki başka çocuklar, onun böyle söylerken ne çektiğini tam anlamıyla anlayamaz. Roberta gibi belki içinizden birkaçı birazcık anlayabilir bunu.

Başı öylesine ağrıyordu ki, anne ertesi gün yataktan çıkmadı. Elleri ateş gibi yanıyor, canı bir şey yemek istemiyor, boğazı da çok ağrıyordu.

Bayan Viney, “Ben sizin yerinizde olsam, doktor çağırırdım bayan.” dedi. Şu sıralar herkes hastalıktan sızlanıp duruyor. En büyük ablam iki yıl önce bir üşütmüştü, içine işledi bu soğuk. O zamandan beri de bir türlü toparlanamadı.”

Anne, doktor çağırılmasına önce razı olmadı fakat akşama doğru daha da kötüleşince Peter kasabaya, kapısının yanında üç tane sarısalkım ağacı, kapının üstündeki pirinç levhada da Doktor W. W. Forrest yazılı eve gönderildi.

Doktor W. W. Forrest hemen geldi. Yol boyunca Peter’le ahbaplık ettiler. Doktor, demir yoluyla, tavşanlarla ve daha böyle çok önemli konularla ilgili oldukça cana yakın, duygulu bir adamdı.

Anneyi görünce hastalığının grip olduğunu söyledi. Hole çıktıkları zaman Roberta’ya, “Öyle sanıyorum ki sen başhemşire olmak isteyeceksin.” dedi.

Roberta doğruladı, “Elbette.”

“Pekâlâ… Sana bazı ilaçlar göndereceğim. Ocağı sürekli yanar hâlde tut. Ateş düşer düşmez vermek üzere kuvvetli bir et suyu hazırla. Bu arada üzüm, sığır söğüşü yiyebilir; maden suyu sodası, süt içebilir. Bir şişe de konyak bulundur ama en iyisinden. Ucuz konyak zehirden de beterdir.”

Roberta, doktordan bütün bunları yazmasını istedi. Doktor da yazdı.

Doktorun yazdığı listeyi annesine gösterdiği zaman anne güldü. Bu aslında bir kahkahaydı ama Roberta’ya pek soğuk ve eğreti geldi.

Boncuk gibi ışıltılı gözlerle yatan anne, “Saçma!” dedi. “Yapamam bu saçma şeyleri. Bayan Viney’ye söyle de yarın yemeniz için iki kilo gerdan kaynatsın. Ben de biraz suyundan içerim. Şimdi bana biraz daha su ver yavrum. Bir de tas getirip süngerle ellerimi yıkar mısın?