реклама
Бургер менюБургер меню

Эдит Несбит – Demir Yolu Çocukları (страница 6)

18

Roberta diretti, “Biliyorduk. Hep bilmiştik aslında. Seninle eğlenmek için bilmiyor görünüyorduk.”

Bu söz Peter için bardağı taşıran son damla oldu. Kömür aramış, bulmuş, yakalanmış bunlar yetmiyormuş gibi şimdi de kız kardeşlerinin kendisiyle eğlendiklerini öğrenmişti, istasyon müdürüne, “Bırakın yakamı.” dedi, “Kaçacak değilim.”

İstasyon müdürü, Peter’in yakasını tutan elini gevşetti, bir kibrit çaktı, titreyen ışıkta çocukların yüzlerine baktı, “Bak hele!” dedi. “Siz tepedeki Üç Bacalar’da oturan çocuklar değil misiniz? Üstünüz başınız da iyi. Söyleyin bana, kim sizi bu yola iteledi? Siz hiç kiliseye gitmediniz mi? Kimse size ahlak kurallarını öğretmedi mi? Hırsızlığın ne kötü şey olduğunu söylemedi mi?” Şimdi sesi daha yumuşak çıkıyordu. Peter, “Ben bunun hırsızlık olduğunu düşünmedim.” dedi. “Emindim hırsızlık olmadığına eğer yığının dışından alırsam, belki hırsızlık olur diye düşündüm ama ortasından almak, madencilikti. Sizin bütün bu kömürü yakıp ortalara gelmeniz binlerce yıl ister.”

“Pek o kadar değil ya!.. Yani, eğlence olsun diye mi yaptın sen bu işi?”

Peter kızgınlıkla “Bunca ağır şeyi ta tepeye taşımak eğlence olsun diye yapılır mı?” dedi.

“Neden yaptın peki?” İstasyon müdürünün sesi şimdi öylesine sevecendi ki. Peter karşılık verdi, “O yağmurlu günü hatırlıyor musunuz?.. işte o gün annem, bizim ocak yakamayacak kadar yoksul olduğumuzu söyledi. Eski evimizdeyken soğuk havalarda hep yanardı ocak. Sonra…”

Roberta fısıltıyla onun sözünü kesti, “Yeter…”

İstasyon müdürü düşünceli düşünceli çenesini ovalayarak, “Bu seferlik sizi bağışlayacağım.” dedi. “Ama unutma delikanlı, demek ki bu maden senin değil, ister yaptığın şeye madencilik deyin ister başka bir şey; bu hırsızlıktır hırsızlık! Haydi, doğru eve şimdi.”

Peter heyecanla, “Sahi bize bir şey yapmayacak mısınız?” dedi. “Siz çok mert bir insansınız.”

Roberta da, “Siz çok iyisiniz.” dedi.

Phyllis de ekledi, “Çok tatlısınız.”

İstasyon müdürü uzatmadı, “Pekâlâ pekâlâ…”

Bunun üzerine birbirlerinden ayrıldılar.

Yokuş yukarı çıkarlarken Peter, “Benimle konuşmayın.” dedi. “Siz casus ve hainsiniz. Evet, casus ve hain.”

Kızlar, Peter’in sözlerine kızmayacak kadar onun özgür ve güven içinde kendileriyle birlikte olmasının ve polis merkezine değil de Üç Bacalarla gitmelerinin mutluluğu içindeydiler. Roberta tatlı bir sesle, “Biz bir şey demedik ki…” dedi, “Senin kadar bizim de suçlu olduğumuzu söyledik.”

“Öyle değildi ki ama…”

Phyllis, “Mahkemeye, yargıcın karşısına çıkarılsaydık, öyle olacaktı.” dedi, “Aksilik etmesene Peter! Senin sırlarını öğrenmek bu kadar kolaysa suç bizim mi?” Peter’in kolunu tuttu. O da ses çıkarmadı. “Bir dolu kömür var daha bodrumda.” dedi.

Roberta, “Söyleme böyle. Hiç de sevinilecek bir şey değil bu.”

Peter cesaretini toplamıştı, “Neden?” dedi. “Madenciliğin suç olduğuna yine de inanmıyorum ben.”

Ama, kızlar belli etmemekle birlikte, bunun suç olduğuna Peter’in de inandığını biliyorlardı.

3. BÖLÜM

YAŞLI, KİBAR ADAM

Peter’in kömür madeni serüveninden sonra çocukların istasyondan uzak durmaları gerekirdi ama böyle yapmadılar, yapamadılar, demir yoluna olan ilgilerini kesemediler. Bütün ömürlerince at arabalarının, otobüslerin günün her saatinde gürültüyle geçtikleri, hemen hemen her zaman kasap, ekmekçi ve şamdancı arabalarının boy gösterdikleri bir sokakta oturmuşlardı ama burada, uyuyan bir bölgenin derin sessizliği içinde tek hareket eden trenlerdi. Çocukları, bir zamanlar kendilerinin olan eski yaşantılarına bağlayan tek bağ bu trenlerdi. Üç Bacalar’dan aşağı doğru inen üç çift ayağın günlük yolculukları, dalgalı, kısa çayırlar üstünde yaya yolu açmaya başlamıştı. Bazı trenlerin geçiş saatlerini bellemeye ve onlara ad vermeye koyulmuşlardı. Yukarı doğru geçen 9.15 treninin adı Yeşil Canavar’dı. Aşağı geçen 10.07 treninin de Wantley Solucanı. Acı acı bağırarak hızla geçişiyle onları düşlerinden uyandıran gece yarısı ekspresine Gece Uçan Korkunç adını takmışlardı. Asıl adı takan da yıldızların ışıldadığı soğuk bir gece yatağından kalkarak perdenin arasından trenin geçişini seyreden Peter olmuştu.

Yaşlı, kibar adam, Yeşil Canavar’da yolculuk ediyordu. Çok iyi görünüşlü, yaşlı ve kibar bir adamdı bu. Tertemiz, tıraşlı pembe bir yüzü ve beyaz saçları vardı. Oldukça eski moda yakalıklar takıyor, başkalarının giydiklerine benzemeyen silindir biçimli bir şapka giyiyordu. Çocuklar bütün bunları bir seferde görmediler elbette. Yaşlı, kibar adam konusunda ilk dikkatlerini çeken onun eli oldu.

Bir sabah çitin üstüne oturmuşlar, Peter’in Waterbury saatine göre üç dakika kırk beş saniye geç kalmış olan Yeşil Canavar’ı bekliyorlardı.

Phyllis, “Yeşil Canavar, babamızın olduğu yere gidiyor.” dedi. “Eğer sahici bir canavar olsaydı, onu durdurur, sevgilerimizi babamıza ulaştırmasını söylerdik.”

Peter, “Canavar insanların sevgilerini birbirlerine ulaştırmaz.” dedi.

“Ulaştırır ama önce evcilleştirmek gerekir. İspanyol türü köpekcikler gibi her şeyi getirip götürürler. Yiyeceklerini sahiplerinin elinden yerler. Babamız neden hiç yazmıyor bize?”

Roberta, “Annem onun çok işi olduğunu söylüyor ama yakında yazacakmış!”

Phyllis, “Yeşil Canavar geçerken hepimiz mendil sallayalım, olur mu?” dedi. “Eğer büyülü bir canavarsa neden mendil salladığımızı anlar ve sevgilerimizi babamıza iletir. Büyülü değilse ne yapalım, mendil sallamaktan ellerimiz aşınmaz ya…”

Yeşil Canavar kıyametler kopararak karanlık ininden, yani tünelden fırladığı zaman, üçü birden parmaklığın üstünde ayağa kalkarak kirli olup olmadıklarına aldırış etmeden mendillerini salladılar. Bir de kirliydi ki mendiller…

Birinci mevkide bir vagonun penceresinden bir el, kendilerine karşılık verdi. Tertemiz bir eldi. Bir gazeteyi tutuyordu. Yaşlı, kibar adamın eliydi bu.

Bundan sonra çocuklarda 09.15 trenindekilere karşılıklı el ve mendil sallamak bir alışkanlık hâline geldi.”

Ve çocuklar, özellikle kızlar, yaşlı, kibar adamın babalarını tanıdığını; onu “iş”te ya da olduğu yer neresiyse orada göreceğini; çocuklarının çok uzaktaki, yeşil bir kasabada çitin üstüne çıkarak, hava nasıl olursa olsun, her sabah ona sevgilerini gönderdiklerini söyleyeceğini düşünmekten çok hoşlanır oldular.

Çünkü şimdi çocuklar, villada oldukları zamanlar kesin olarak dışarı bırakılmadıkları her türlü havada dışarı çıkabiliyorlardı. Bunu da Emma Teyze sağlamıştı. Çocuklar, Emma Teyze’nin kendileri için satın aldığı zaman güldükleri uzun tozluklar ve su geçirmez ceketlerin ne kadar işe yaradığını görünce ona karşı hiç de iyi davranmamış olduklarını şimdi daha da çok anlıyorlardı.

Anne, bu arada yazılarıyla çok meşguldü. İçlerinde öyküler olan bir yığın uzun, mavi zarflar gönderiyor, bunlara karşılık da kendisine çeşitli boy ve renkte büyük zarflar geliyordu. Anne bunları açtıkça bazen içini çekiyor ve şöyle diyordu, “Tüneğinde beklemek üzere yine bir öykü geri gönderildi aman ya Rabbi, aman ya Rabbi!”

Çocuklar da çok üzülüyorlardı.

Anne, bazen de zarfı havada sallıyor ve şöyle diyordu, “Yaşasın yaşasın! İşte aklı başında bir yayımcı. Öykümü satın aldı. Bu zarf onun ispatı.”

Çocuklar ilk ağızda ‘ispat’ın, aklı başında yayımcının yazdığı mektup olduğunu sandılar fakat çok geçmeden bunun, öykünün basılmış olduğu uzun kâğıt parçaları olduğunu öğrendiler.

Yayımcı aklı başında bir kimse çıktığı zamanlar, çayın yanında çörek de oluyordu.

Peter bir gün “Çocuk Dünyası” yayımcısının aklı başında bir kimse olmasını kutlamak üzere kasabaya çörek almaya gidiyordu ki İstasyon müdürüne rastladı.

Geçen süre içinde kömür madeni konusunu düşünmeye vakit bulduğu için Peter bu karşılaşmadan çok tedirgin oldu. Boş bir yolda karşılaşanlar, birbirlerini tanımasalar bile genellikle selamlaşırlar fakat istasyon müdürünün kömür çalmış bir kimseye selam vermekten kaçınabileceğini düşünerek kulaklarına kadar kızaran Peter, yaşlı adama, “Günaydın!” demekten çekindi. “Çalmak” çok kötü bir kelimeydi. Ne kadar kötü olursa olsun, Peter kömür madeni konusunda bu kelimenin yerinde kullanıldığını hissediyordu. Başını önüne eğerek bir şey söylemedi.

Yan yana geçerlerken “Günaydın.” diyen istasyon müdürü oldu. Peter de, “Günaydın.” diye karşılık verdi. Sonra şöyle düşündü: “Belki gündüz benim kim olduğumu çıkaramadı. Yoksa selam vermezdi.”

Kim olduğu bilinmeden selamlaşmaktan hoşlanmadı. Ne yapacağına kesin bir karar vermeden, istasyon müdürünün ardından koştu. İstasyon Müdürü telaşlı ayak seslerini duyunca durmuştu. Geri döndüğü zaman, şimdi kulaklarının rengi morumsu bir kırmızılık almış olan Peter’le karşılaştı. Çocuk soluk soluğa, “Benim kim olduğumu bilmeden bana karşı böyle iyi davranmanızı istemiyorum.” dedi.

İstasyon Müdürü, “Ha?” dedi.

Peter şöyle ekledi, “Bana selam verdiğiniz zaman belki benim kömürleri alan çocuk olduğumu bilmediğinizi düşündüm. Ben o çocuğum işte ve çok üzgünüm. Tamam mı?”

İstasyon müdürü, “Bak hele!” dedi. “Ben unutmuştum bile o konuyu. Geçmişi unutalım. Peki, sen böyle telaşlı telaşlı nereye gidiyordun?”

“Çay için çörek alacağım.”

“Hani çok yoksuldunuz siz?..”

Peter, söylediklerine inanmış bir tavırla karşılık verdi, “Yoksuluz elbette ama annem bir öyküsünü, bir şiirini ya da başka bir yazısını sattığı zaman elimize geçen parayla çörek alabiliyoruz.”