Джозеф Конрад – Karanlığın Yüreği (страница 5)
Ne kadar hain olabileceğini ancak birkaç ay sonra binlerce kilometre ötede anlayacaktım.
Aniden dehşete düşerek durdum sanki bir ihbarname durdurmuştu beni. En sonunda etrafta dolaşarak gördüğüm ağaçlar boyunca tepeye tırmandım. Yamaçta birinin kazdığı devasa çukurun yanından geçtim, çukuru açanın amacını tahayyül etmek imkânsızdı. Ne bir taş ocağı ne de bir kum havuzuydu. Alelade bir çukurdu orada duran. Hükümlülere yapılacak bir şey vermek isteyen, hayırsever amacın eseriydi belki de. Bilemiyorum.
Sonra az kalsın çok dar bir hendeğe düşecektim, neredeyse bir sıyrık gibiydi yamaçtaki. Fark ettim ki yapılanma için ithal edilen bir yığın drenaj borusunu oraya yuvarlamışlardı. Aralarında hiç sağlam boru yoktu. Hepsi kontrolsüzce mahvedilmişti. En sonunda ağaçların altına vardım.
Amacım bir an olsun gölgede dinlenmekti, oraya varmama kalmadan cehennem yeri gibi kasvetli ortama adım attığımı fark ettim. Irmak yakındı, ağaçlık alanın hüzünlü durgunluğunu; daimi, düzenli, doludizgin fışkırma sesi sarmıştı. Tek bir nefes bile yoktu, yaprak kıpırdamıyordu, sanki dünyanın yörüngesine yerleşmesinin müthiş sesi işitilir hâle gelmiş gibi, akıl ermez sesiyle akıyordu su.
Araçların arasında çömelmiş, uzanmış, oturmuş, ağaç gövdesine yaslanmış, toprağa tutunmuş, yarısı seçilen yarısı gölgede kaybolan; acı, terk edilme ve çaresizlik içinde olan siyah silüetler gördüm. Uçurumun orada bir mayın daha patladı, ardından ayağımın altındaki toprak hafifçe titredi. Anlaşılan ‘çalışma’ devam ediyordu. Ne çalışma ama!”
“Çıraklardan bazılarının ölmek için kabuklarına çekildiği yerdi burası. Yavaşça ölüyorlardı, çok açık. Ne düşmanlardı ne de hükümlü, artık dünyevi yaratıklar değillerdi. Hastalığın ve açlığın kara gölgeleriydi onlar, yeşilin karanlığında allak bullak olmuş yatıyorlardı. Kıyıdaki ücra köşelerden kanundaki süreli sözleşmelere dayanarak getiriliyor, uyuşmayan çevrelerinde kayboluyor, alışmadıkları yemekleri yiyerek hasta oluyor ve işe yaramaz hâle geliyorlardı. Ancak böyle işten uzaklaşıp buraya sürünerek gelmelerine, dinlenmelerine izin veriliyordu. Bu can çekişen silüetler kuş kadar özgür ve bir kuş kadar zayıftı. Gözlerindeki parıltıları ağaçların altında seçebilmeye başlamıştım. Önüme bakarken elimin yanında bir suret gördüm. İskelet adam boylu boyunca uzanmış, bir omuzu ağaca yaslı duruyordu. Göz kapakları yavaşça aralandı, çökmüş gözleriyle bana baktı; kocaman ve boş gözlerdi, kör gibi. Göz bebeğinin derinlerindeki o beyaz ışık, yavaş yavaş sönüp gitti.
Adam genç görünüyordu, neredeyse bir oğlan çocuğuydu ama böylelerinde bunu anlayabilmek zordur. Ona İsveçlinin gemisine ait cebimdeki bisküviler dışında sunabilecek bir şey bulamadım. Parmakları yavaşça kapandı ve tuttu bisküvileri başka da hiç hareket etmedi, hiç bakmadı. Boğazının etrafına bir parça beyaz yün ipi bağlamıştı. Amacı neydi? Nereden gelmişti? Bir işaret miydi, süs müydü, muska mıydı, yoksa telkin edici bir şey miydi? Bir anlamı vardı da mı yapmıştı? Siyah boynunun çevresinde şaşırtıcı duruyordu denizlerin ötesinden gelen bu bir parça beyaz iplik.
Aynı ağacın yanında iki kemik torbası daha bacaklarını çekmiş oturuyordu. Biri çenesini dizine dayamış, dayanılmaz ve sarsıcı bir ifadeyle boşluğa doğru bakıyordu. Kardeşinin hayaleti yanında yorgun alnını tüm yükünü yaslar gibi dizine yaslamıştı, geri kalan herkes buruk bir çökkünlük hâliyle dolanıyordu, sanki bir kıyımın, vebanın manzarasıydı bu.”
“Ben korkudan dizimin bağı çözülmüş vaziyette dururken bu canlılardan biri elleri ve ayakları üstüne doğrulup emekleyerek nehre su içmek için yöneldi. Eliyle şapır şupur su içerek güneşe oturdu, bacak bacak üstüne attı, sonra kıvırcık kafası göğüs kafesine doğru öylece düştü.
Gölgede daha fazla durmak istemedim ve şubeye doğru ayaklandım. Binanın orada beyaz bir adamla tanıştım, o kadar zarif görünüyordu ki hayal görüyorum zannettim. Dik yakalı, beyaz kollu gömleği, lama tüyü ceketi, bembeyaz pantolonu, temiz kıravatı ve cilalı ayakkabıları vardı. Şapka takmamıştı. Saçı yandan ayrılmış, taranmıştı, büyük beyaz ellerinde yeşil çizgili bir şemsiye vardı. Harika görünüyordu, kulağının arkasında bir kalem sapı vardı. Bu mucizeyle el sıkıştım ve şirketin başmuhasebecisi olduğunu öğrendim, tüm defter tutma işini şubede gerçekleştirdik.
Bir anlığına ‘hava almak için’ dışarı çıktı. Bu yerleşmiş, masabaşı işlere özgü ifade bana oldukça tuhaf gelmişti. Size aslında bu adamdan hiç bahsetmezdim fakat tüm anılarımla çözülmez bir bağı olan insanın ismini ilk kez onun ağzından duydum. Bunun yanı sıra, o adama saygı duyuyordum. Evet yakasına, muazzam manşetlerine ve taranmış saçlarına saygı duymuştum.
Kesindir ki berber mankenine benziyordu ama bu yerin büyük yılgınlığı içinde görünüşünü hâlâ koruyordu. Onun için belkemiği buydu. Kolalı yakaları ve şık gömleği onun karakterinin simgesiydi. Neredeyse üç yıldır buralardaydı. Sonrasında dayanamayıp şıklığını nasıl koruyabildiğini sordum. Önce utanıp kızardı, sonra alçak gönüllü biçimde ‘Bu işi yerli kadınlardan birine öğrettim. Zor oldu, işi hiç sevmiyordu.’ Bu adam gerçekten bir şeyleri başarmıştı. İnci gibi yazdığı düzenli defterlerine de oldukça düşkündü.”
“Şubedeki diğer her şey darmadağındı; insanlar, eşyalar, yapılar… Toz toprak içindeki bir dizi siyah adam paldır küldür gelip gidiyor, üretilen mallar, adi pamuklar, boncuklar, pirinç teller karanlığın dibine doğru yollanıyor, karşılığında bir damla değerli fil dişi geliyordu.
On günlüğüne şubede beklemem gerekiyordu, bitmek bilmeyen bir süreydi bu. Bahçedeki barakada kaldım, zaman zaman o kaostan uzaklaşmak için muhasebecinin ofisine gidiyordum. Enine tahtalarla inşa edilmişti ve o kadar kötü döşenmişti ki kürsüsüne yaslanırken baştan aşağı çizgi çizgi gün ışığının parmaklıkları arasında kalıyordu. Dışarıyı görebilmesi için büyük panjurlarını açmasına gerek yoktu. Üstelik sıcaktı da. Koca sinekler düşmanca vızıldıyor, ısırmıyor sanki bıçaklıyorlardı. O, kusursuz ve parfüm sürmüş hâliyle yüksek bir sandalyede oturup yazdıkça yazarken ben genellikle yerde oturuyordum. Bazen hareket etmek için kalkıyordu. Bir gün hasta bir adam, ülkenin iç kesimlerinden yatalak olmuş bir temsilci, tekerlekli yatağıyla getirildiğinde nazikçe rahatsızlığını dile getirmişti. ‘Hasta inlemeleri.’ demişti. ‘Dikkatimi dağıtıyor. Dikkatim dağıldığında bu ortamda muhasebe hatası yapmamak çok zor oluyor.’ Bir gün, kafasını bile kaldırmadan, ‘İç kesime gidince kuşkusuz Bay Kurtz ile tanışacaksın.’ dedi. Onun kim olduğunu sorduğumdaysa birinci sınıf temsilci olduğunu söyledi. Bu bilgiyi aldığım zaman yüzümdeki hayal kırıklığını görünce de kalemini bırakıp “Kendisi oldukça dikkate değer bir insandır.’ diye yavaşça ekledi. Ardından sorduğum birkaç sorunun sonunda, Bay Kurtz’un şu anda ticaret merkezinin başındaki kişi olduğunu, asıl fil dişi ülkesinin en ücra kısımlarında çok mühim biri sayıldığını öğrendim. Diğerlerinin gönderdiğinin toplamı kadar fil dişini tek başına gönderiyormuş. Sonra tekrar yazmaya başladı. Hasta adam inleyemeyecek kadar çok hastaydı. Sinekler huzur içinde vızıldıyordu artık.”
“Aniden bir mırıldanma ve gürültülü ayak sesleri duyduk. Bir kafile gelmişti. Ahşap duvarın arkasından gelen kaba saba şamata sesleri peydah olmuştu. Nakliyeciler kendi aralarında konuşuyordu, bu gürültünün ortasında başgörevlinin içler acısı, ağlamaklı sesi ‘artık pes ettiğini’ söyledi, o gün yirminci defa. Yavaşça kalktı, ‘Ne korkunç bir hırgür bu.’ Hasta adama bakmak için odanın diğer tarafına geçti ve ‘Duymuyor.’ dedi. Korktum, ‘Ne? Ölmüş mü?’ diye sordum. Büyük bir soğukkanlılıkla ‘Hayır, henüz değil.’ diye yanıt verdi. Başıyla avludaki şamatayı işaret ederek, ‘İnsan doğru bir şekilde kayıt tutmak istediği zaman, bu barbarlardan nefret ediyor. Hem de ölümüne.’ dedi ve bir anlığına derin düşüncelere daldı. ‘Bay Kurtz’u gördüğün zaman, ona buradaki her şeyin gayet makbul durumda olduğunu söyle. Ben ona yazmayı sevmiyorum, bizdeki kuryeler yüzünden merkez şubede mektubun kimin eline geçeceğini asla bilemezsin.’ O mazlum ve şişik gözleriyle bir süre bana baktı ve tekrar söze girdi. ‘Uzağa, çok uzağa gidecek. Çok geçmeden yönetim kurulu için önemli birine dönüşecek. Onlar, yukarıdakiler yani Avrupa’daki konsey, böyle olmasını istiyor.’ İşine döndü. Dışarıdaki gürültü azalmıştı, dışarı çıkarken bir süre kapıda durdum. Sinek vızıltıları eşliğinde memleketine dönecek olan temsilci kırmızı suratıyla yarı baygın olarak uzanıyordu; diğeriyse defterlerine gömülmüş, doğru kayıtlar tutup muazzam ölçüde doğru işlemler yapıyordu. Kapının önünden beş metre yukarıda, ölümcül şehrin üzerindeki sessiz ağaçların tepelerini görebiliyordum.”
“Sonraki gün en sonunda şubeden ayrılma zamanım gelmişti. Altmış adamlık bir kervanla, iki yüz millik bir yolculuğa çıkacaktım. Size hepsini anlatmamın manası yok. Yollar… Yollar her yerde, bomboş bir yerin her tarafına yayılmış bir dizi çiğnenmiş patika, uzun yanık otlar, üzerinden, çalılıklar arasından, serin vadilerden, sıcaktan cayır cayır yanan kayalıklı tepelerden aşağı yukarı yollar. Üstüne yalnızlık, kimsesizlik, barakasızlık…