Джозеф Конрад – Karanlığın Yüreği (страница 4)
Fakat bu kıyı şeridi gördüklerim arasında en niteliksiz olanıydı. Zalim bir yavanlığı vardı, sanki hâlâ oluşma aşamasındaydı. Dev ormanın kıyıları, siyaha dönecekmiş gibi kopkoyu bir yeşildi, beyaz köpüklerle çerçevelenmiş, cetvelle çizilmiş gibi dümdüzdü. Işıltısı ürpertici sisle buğulanan masmavi açık denize doğru, çok uzaklara uzanıyordu. Güneş hırçındı, kara sanki ışıldayarak damla damla terliyordu.
Tek tük, grili beyazlı noktalar görünüyordu beyaz köpüğün içinde kümelenen ve üstünde bayrak dalgalanan. Birkaç yüzyıllık yerleşim yerleri hâlâ o el değmemiş geniş karanın ortasında bir toplu iğnenin başı kadardı. İlerledik, durduk. Askerleri indirip devam ettik, gümrük memurlarını cinlerin top oynadığı, teneke kulübeler ve bayrak direği dışında bir şey olmayan yaban yerlerde vergi kesmeleri için indirdik, ardından zannedersem o memurları korumaları için daha fazla asker indirdik. Kimi, duyduğuma göre, dalgalarda boğuluyordu. Bu doğru olsa da olmasa da kimse bunu umursamıyordu. Yerlerine öylece fırlatıldılar ve biz yolumuza devam ettik.”
“Her gün kıyı sanki hiç kıpırdamamışız gibi aynı görünüyordu, hâlbuki garip isimli birçok yerden sanki tekinsiz bir perdede oynanan pis bir komediye aitmiş gibi ‘Büyük Bassam’, ‘Küçük Popo’ benzeri isimleri olan birçok ticaret noktasından geçmiştik. Yolcu aylaklığı, iletişim kurmamın manasız olduğu tüm o adamlar içindeki yalnızlığım, kaygan ve durgun deniz, kıyının yavan karanlığı beni sanki kederli ve bilinçsiz bir sanrının kapanına kıstırıp nesnelerin gerçekliğinden alıkoyuyordu. Zaman zaman duyduğum dalga sesleri bana kardeş sesi gibi geliyordu, kuşkusuz bir lütuftu bu. Doğaldı; bir sebebi, anlamı vardı. Ara sıra sahilden gelen bir bot sağlıyordu gerçeklikle temas kurmamı. Siyah adamlardı kürekleri çekenler. Uzaktan gözlerinin aklarının parladığını görebiliyordunuz. Bağırıyor, şarkı söylüyorlardı. Vücutları ter içindeydi, grotesk maskelere benzeyen yüzleri vardı. Bu adamlar; kemikleri, kasları, vahşi dirilikleri ve o yoğun hareket etme kudretleriyle kıyıya vuran dalgalar kadar gerçekti. Orada olmak için bahaneye ihtiyaçları yoktu. Onları izlemek büyük ferahlıktı. Kısa süreliğine, hâlâ dürüst gerçeklikleri olan bir dünyada yaşar gibi hissettim fakat bu çok sürmedi. Bir şeyler korkutup kaçırıyordu bu hissi.
Hatırlıyorum bir defa, kıyıya demir atmış savaş gemisine denk gelmiştik. Bir barakanın bile olmadığı çalılıkları bombalıyordu. Oralarda süren bir savaşı varmış Fransızların. Geminin bayrağı paçavra gibi solmuştu, uzun, on beş santimetrelik silahların namluları alt gövdeden taşıyor; yağlı, kaygan dalgalar kabarıyor ve gemi ağır ağır yalpalıyor, ince direklerini sallıyordu. Dünyanın bomboş genişliğinde, gökyüzünde ve suda, işte oradaydı, akıl ermez biçimde bir kıtayı bombalarken. ‘Güm!’ edip ateşleniyordu on beş santimetre silahlar. Ufak bir ateş fırlayıp yok oluyordu. Beyaz duman kayboluyor, küçük toplar güçsüz, bitap, acı bir feryat veriyor ama hiçbir şey olmuyordu.
Hiçbir şey olamazdı. Bu gidişatta bir tutam delilik, görüntüde acıklı bir maskaralık vardı. Orada yerlilerin kampı olduğunu içtenlikle söyleyen güvertedeki adam bu deliliği gideremedi, ‘düşmanlar’ diyordu onlara. Oralarda saklı, gözden uzak düşmanlar.
Mektuplarını verdik. Yalnız gemideki adamların günde üçünün sıtmadan öldüğünü duydum. Yola devam ettik. Abuk subuk isimli birkaç yerde daha durduk, kızışmış bir yer altı mezarlığına benzeyen, ölüm dansı ve ticaret yapılan o durgun ve dünyevi atmosferlerde. Sanki doğa ananın davetsiz misafirleri defetmek için tehlikeli dalgalarla çevrelediği biçimsiz kıyıları boyunca durduk. Yataklarında çamurların çürüdüğü, sularının balçık gibi koyulaştığı, bükülmüş ağaçları ele geçiren, bizi âciz bir umutsuzluğun uç safhasında kıvrandıran bütün o nehirlere, yaşamın içindeki ölüm akıntılarına girdik çıktık.
Hiçbir yerde belirli bir izlenim edinebilecek kadar kalmadık ama içimde tuhaf ve bunaltıcı bir merak büyüdükçe büyüdü. Sanki kâbusların ortasında, usandıran bir hac yolculuğundaydım.”
O büyük nehrin ağzını gördüğümde otuz günden fazladır yoldaydım. Başkent mevkilerinde demir attık. İki yüz mil daha yol katetmeden işim henüz başlamayacaktı, bu yüzden elime geçen ilk fırsatta otuz mil ötedeki yere gitmek üzere yola koyuldum. Küçük bir deniz buharlı gemisinde yer buldum. Kaptanı İsveçliydi, bir denizci olduğumu öğrendiği için beni kaptan köşküne davet etti. Cılız, açık tenli, uzun saçlı ve genç bir adamdı. Ayaklarını sürüyerek yürüyordu. Zavallı, ufak rıhtımdan ayrılırken kafasını payandaya çarptı.
‘Oralarda mı yaşıyordun?’ diye sordu. ‘Evet.’ dedim. ‘Şu devlet adamları bir âlem, değil mi?’ diye devam etti, çok düzgün ve hatırı sayılır derecede keskin İngilizce konuşuyordu. ‘Ayda birkaç frank için bazı insanların yapabilecekleri şeyler ne acayip. Bu tiplerin taşraya gittiklerinde neye dönüştüklerini merak ediyorum.’ Bunu yakında öğrenmeyi beklediğimi söyledim ona. ‘Yaa!’ diye bağırdı. Bir gözünü tedbirlice önünde tutarak rüzgâra doğru ayak sürüdü. ‘O kadar emin olma.’ diye sözüne devam etti.
‘Geçen gün yolda kendini asmış bir adam buldum. O da İsveçliydi.’
‘Kendini mi asmış? Tanrı aşkına, neden?’ diye bağırdım.
Dikkatlice önüne bakmaya devam etti. ‘Kim bilir? Ya güneş, ya da ülke ona dar gelmiştir.’ Sonunda bir yere ulaştık. Kayalıklar ve sahil boyu kazılmış toprak tümsekleri göründü. Tepede bazı demir çatılı evler, ya kazı atıklarının ortasına ya da yamaçlara inşa edilmişti. Yukarıdan sürekli bir nehir gürültüsü bu ikamet yeri olan yıkım manzarasına eşlik ediyordu. Çoğu siyahi ve çıplak bir sürü insan, karınca gibi çalışıyordu. Nehirde bir dalgakıran inşaatı planlanmıştı. Kör eden bir güneş ışığı tüm bunları parladıkça boğuyordu. ‘Şirketinizin şubesi burada.’ dedi İsveçli, kayalıklı yamaçlardaki üç adet tahtadan baraka benzeri yapıyı göstererek.
‘Eşyalarını göndereceğim. Dört koli mi demiştin? Hadi, hoşça kal.’ Otların arasında debelenen bir kazanla karşılaştım, sonra tepeye doğru çıkan bir yol buldum. Yol, kayaların ve tekerleri havada sırtüstü yatan ufak bir demir yolu vagonunun yanından sapıyordu. Tekerlerinin biri kopmuştu, hayvan cesedi kadar ölü görünüyordu. İlerledikçe çürümekte olan birkaç düzeneğe daha ve bir düzine paslı raya rastladım. Solunda bir ağaç kümesinin yaptığı gölgede koyu görünen nesneler hafifçe kımıldıyor gibiydi. Gözümü kıstım, yol dikti. Soldan bir korna çalındı ve insanların kaçtığını gördüm. Güçlü ve donuk bir patlama yeri titretti, kayalıklardan bir duman yükseldi ve hepsi bu. Kayanın yüzeyinde hiçbir değişiklik olmadı. Bir demir yolu inşa ediyorlardı. Uçurum bir engel değildi fakat görünürde yapılan tek iş bu manasız patlamaydı.”
“Arkamda hafif bir tıngırtı duyup döndüm. Bir dizi sıralanmış altı siyahi adam yola tırmanmaya çalışıyordu. Dimdik ve yavaşça yürüyorlardı, toprak dolu sepetleri kafalarında dengede tutuyorlardı ve tıngırtılar ayak sesleriyle eş zamanlıydı. Bellerine bağladıkları siyah kumaş parçalarının uçları kuyruk gibi bir aşağı bir yukarı sarkıyordu. Tüm kaburgalarını görebiliyordum, kemiklerinin eklemleri bir ipteki düğümler gibi belliydi, hepsinin boynunda demir kelepçeler vardı ve aralarından sarkan, ritmik şekilde şıngırdayan zincirle birbirine bağlıydı. Uçurumdan gelen bir başka patlama sesi aniden aklıma kıtaya ateş eden savaş gemisini getirdi. Aynı türden, tuhaf bir sesti fakat bu adamlara düşman denebilmesi akla hayale sığmazdı. Onlara hükümlü denmişti, ihlal edilen adalet, patlayan bir şarapnelin parçası gibi onları vurmuştu. Denizaşırı gelen, aralanamaz bir sır perdesiydi bu.
Tümü o kuru göğüslerinden soluk alıyor, şiddetli soluyan burun delikleri titriyor ve taş kesilmiş gözleri tepeye doğru bakıyordu. Mutsuz barbarlara özgü, öldürücü soğukkanlılıklarıyla yüzüme bile bakmadan bir karış yanımdan geçip gittiler.
Bu yontulmamışlığın arkasında, başa geçen yeni güçlerin ürünü olan, ıslah edilenlerden biri, ortasından tuttuğu tüfeği taşıyarak umutsuzca yürüyordu. Tek düğmesi kapalı bir üniforma ceket giyiyordu. Yolda beyaz bir adam görünce silahını şevkle omuzuna aldı. Bu normal bir tedbirdi, beyaz adamlar uzaktan birbirine çok benzediği için kim olabileceğimi kestiremezdi. Hızla kendini güvence altına aldı. Büyük, beyaz, namussuz bir sırıtışla ve elindekine attığı bir bakışla, beni duyduğu yüce güvene ortak etti. Sonuçta ben de bu yüce ve adil davanın altında yatan sebebin büyük bir parçasıydım.”
“Yukarı çıkmak yerine döndüm ve sola doğru indim. Aklımdan geçen, tepeye tırmanmadan önce o zincirli çetenin gözden kaybolmasını sağlamaktı. Ben yufka yürekli değilimdir, biliyorsunuz; daha önce saldırmak ve kendimi savunmak durumunda kaldığım olmuştur. Zaman zaman bulaştığım hayat tarzının gerektirdikleriyle, yaptıklarımın bana neye mal olacağını hesaba katmadan direnmek ve saldırıya geçmek durumunda kaldım ki bu da direnişin tek yoludur bazen. Şiddetin şeytani yüzünü gördüm; hırsın, tutkunun. Fakat lanet olsun ki bunlar güçlü, kanlı canlı, kızıl gözlü şeytanlardı. İnsanları sarsan, hükmeden ve onları kullanan. İnsanları diyorum. O yamaçta dikilirken kör edici güneşte yırtıcı ve amansız ahmaklığın o gevşek, sahte, yüreksiz şeytanıyla tanışacağımı öngörmüştüm.