реклама
Бургер менюБургер меню

Джозеф Джекобс – Kelt masalları (страница 3)

18

Hizmetçiler denileni yaptı. Conall ve çocukları gelen hizmetçileri görünce saklanacakları çukurlara girdiler. Hizmetçiler atlara baktılar, ancak sorunun ne olduğunu bulamadılar. Bunun üzerine dönüp krala durumdan bahsettiler, kral da eğer sorun yoksa gidip dinlenebileceklerini söyledi. Uşaklar gidince Conall ve çocukları tekrar ata doğru yöneldi. Atın daha önce çıkardığı ses de çok şiddetliydi, ama bu sefer çıkardığı ses öncekinden yedi kat daha şiddetliydi. Kral tekrar uşaklarına haber salıp kahverengi atı rahatsız eden bir şeyin olduğunu söyledi. “Gidin ve iyice bakın.” Hizmetçiler tekrar denileni yaptı. Conall ve çocukları tekrar çukurlara girdiler. Hizmetçiler didik didik aradılar, ancak hiçbir şey bulamadılar. Geri dönüp krala söylediler.

“Bir sorun yoksa ne âlâ,” dedi kral, “Gidin ve dinlenin, eğer bir daha duyarsam bu kez kendim gideceğim.”

Conall ve çocukları uşakların gittiğini görünce tekrar ortaya çıktılar, içlerinden biri atı yakaladı; ancak bu sefer çıkardığı ses katbekat daha şiddetliydi.

“Yine mi!” diye homurdandı kral. “Kahverengi atımı rahatsız eden bir şey olmalı.” Çanı hızlıca çaldı, hizmetçisi geldiğinde ahır uşaklarına haber vermesi gerektiğini, kahverengi atı rahatsız eden bir şey olduğunu söyledi. Uşaklar geldi ve kralla birlikte ahıra doğru yol aldılar. Conall ve çocukları gelenleri görünce tekrar saklandılar.

Kral dikkatli bir adamdı, atların ses çıkardığını gördü.

“Tetikte olun, ahırda adamlar var, bir şekilde onları bulalım,” dedi.

Kral, adamların izlerini takip etti ve onları buldu. Herkes Conall’ı tanıyordu, çünkü İrlanda kralının saygın yakınlarından biriydi. Kral, onları çukurdan çıkardığında “Conall, bu sen misin?” diye sordu.

“Benim, yüce kralım, hem de ta kendisiyim, gelmek zorunda kaldım. Sizin affınıza, onurunuza ve nezaketinize sığınıyorum.” Başına gelenleri ona anlattı, kahverengi atı İrlanda kralı için almazsa oğullarının idam edileceğini söyledi. “İsteyerek alamayacağımı bildiğimden onu çalacaktım,” dedi.

“Peki Conall, bu kadarı yeterli, gel bakalım,” dedi kral. Gözcülerine Conall’ın çocuklarına dikkat etmeleri gerektiğini ve onlara et ikram etmelerini söyledi. O gece Conall’ın çocuklarının başına iki gözcü dikildi.

“Şimdi, Conall,” dedi kral, “Çocuklarının çoğunun asılmasını görmekten daha zor bir durumda kaldın mı hiç? Benim nezaketime ve iyiliğime sığınıp zorunluluktan yaptığını söylediğinden seni asmamalıyım. Ancak bana öyle bir olay anlat ki en az bunun kadar zor bir durum olsun, eğer anlatabilirsen en genç oğlunun canını bağışlayacağım.”

“Bunun kadar zor bir durum anlatayım öyleyse,” dedi Conall. “Genç bir delikanlıydım, o zamanlar babamın çok fazla toprağı ve yüzlerce ineği vardı. Bu ineklerden biri henüz yavrulamıştı. Babam onu eve getirmemi söyledi. İneği buldum ve yanıma aldım. O ara yoğun bir kar başladı. Biz de ağılın barakasına girdik, ineği ve buzağıyı da yanımıza alıp karın durmasını bekledik. Birden beraberinde on bir kedi ile birlikte tek gözlü, tilki renkli bir kedi çıkageldi. Bu tilki rengindeki kedi, diğer kedilerin baş ozanları gibi bir şeydi. İçeri girdiklerinde varlıklarından rahatsız olmaya başlamıştım bile. ‘Söylemeye başlayın,’ dedi baş ozan olan kedi, ‘Neden duruyoruz? Conall Sarıpençe için bir şarkı söyleyelim.’ Kedilerin dahi ismimi bilmesine şaşırmıştım. Şarkıyı bitirince baş ozan ‘Şimdi yüce Conall, kedilerin senin için söylediği şarkının mükâfatını ver,’ dedi. ‘Peki öyleyse, sizin için bir mükâfatım falan yok, fakat şuradaki buzağıya razı olursanız onu verebilirim,’ dedim. Lafımı bitirir bitirmez on iki kedi birden buzağıya saldırdılar ve gerçekten, hayvan onlara kar şı fazla dayanamadı. ‘Çalın bakalım, neden sessizce duruyoruz? Conall Sarıpençe için bir şarkı söyleyin,’ dedi baş ozan. Söyledikleri şarkıyı beğenmiyordum bile, ancak söylemeden dururlar mı! ‘Şimdi mükâfatlarını ver,’ dedi tilki renkli büyük kedi. ‘Kendimden de sizden de sizin mükâfatlarınızdan da bıktım,’ diye cevap verdim. ‘Razı olursanız şuradaki ineği alıp gidin, yoksa mükâfat falan yok.’ İneğe yöneldiler, o da çok fazla dayanmadı.

‘Neden sessiz duruyoruz? Conall Sarıpençe için bir şarkı söylemeye başlayın,’ dedi baş ozan. Kralım, sizi temin ederim, söyledikleri şarkı umrumda falan değildi çünkü iyi dostlar olmadıklarını anlamıştım. Şarkıyı bitirdiklerinde baş ozanın yanına gittiler. ‘Şimdi mükâfatlarını ver,’ dedi baş ozan ve emin olun kralım, bu kez verecek hiçbir mükâfat kalmamıştı. Bu yüzden onlara ‘Sizin için bir mükâfatım yok,’ dedim. Bu kez şiddetle mırıldanmaya başladılar. Ben de barakanın arkasındaki çayırlığa açılan pencereden atladım. Ormana doğru olabildiğince hızlı koşmaya başladım. O zamanlar çevik ve güçlüydüm; kedilerin peşimden mırıldana mırıldana koştuklarını fark edince oradaki yüksek ve dalları sıkı bir ağaca tırmandım. Bu şekilde olabildiğince saklandım. Kediler beni ormanlıkta aramaya başladılar, ancak bulamadılar; yorulduklarında her biri bir diğerine geri dönmeleri gerektiğini söyledi. Fakat o sırada başlarındaki tilki renkli tek gözlü kedi, ‘Sizin iki gözünüzle göremediğinizi ben tek gözümle görüyorum, ağacın tepesinde bir serseri var,’ dedi. O bunu söyleyince bir tanesi ağaca tırmanmaya başladı, benim olduğum yere gelirken bir savaş aleti çıkarıp onu öldürdüm. ‘Bak sen şu işe! Dostlarımı bu şe kilde kaybedemem, ağacın kökünün etrafında toplaşın ve kazmaya başlayın, böylelikle şu katil toprağa düşsün,’ dedi tek gözlü kedi. Bunun üzerine ağacın çevresine toplandılar ve kazmaya başladılar. Kollara ayrılan kökün ilkini kestiler, ağaç hafiften sallandı, ben de bir çığlık attım ki bu şaşılacak bir şey değildi. Ormanın yakınlarında bir rahip vardı; yanında da on adam bulunuyordu. Bu rahip, ‘Zor durumda olan bir adam bağırdı, ona yardım eli uzatmalıyız,’ dedi. Adamlardan en bilgesi, ‘Çığlığı tekrar duyana kadar bekleyelim,’ dedi. Kediler deli gibi kazmaya devam ediyordu, nihayetinde diğer kökü de parçaladılar; bunun üzerine ben de bir çığlık daha attım ve bu sefer ki çok güçlüydü. ‘Kesinlikle yardıma ihtiyacı olan bir adam bu, hemen harekete geçelim,’ dedi rahip. Yola koyulmak için hazırlanmaya başladılar. Kediler iyiden iyiye kendilerini göstermeye başlayıp üçüncü kökü de parçaladılar ve ağaç âdeta yıkıldı. O zaman üçüncü çığlığımı attım. Gözüpek adamlar hızlandılar, kedilerin ağaca yaptığı şeyi gördüklerinde küreklerle kedilerin üzerine atıldılar; kediler ve adamlar bir kavgaya tutuştular ta ki kediler kaçana kadar. Kralım, emin olun, sonuncusu kaçana kadar yerimden kımıldamadım bile. Sonrasında ise evime döndüm. Bu, içinde bulunduğum en zor durumdu; hatta bana göre o kediler tarafından parçalanmak, Lochlann kralı tarafından asılmaktan daha kötü bir durum.”

“Ah Conall! Sende ne hikâyeler var. Bu hikâyeyle çocuğunun canını kurtardın; eğer bana bundan daha zor bir durum anlatırsan bir oğlunun daha hayatını kurtarabilirsin, böylece iki çocuğun sana bağışlanır,” dedi kral.

“Peki o zaman, madem öyle istiyorsunuz. Bu gece sizin zindanınızda kalmaktan bile daha zor bir durum yaşamıştım, onu anlatayım,” dedi Conall.

“Anlat bakalım,” dedi kral.

“O zamanlar bayağı genç bir delikanlıydım. Ava çıkmıştım, babamın arazisi deniz kenarındaydı ve bu arazi kayalıklar, mağaralar, uçurumlarla dolu engebeli bir araziydi. Kıyının ucuna doğru giderken sanki iki kayanın arasından bir duman çıktığını gördüm, bunun üzerine bu dumanın kaynağının ne olduğunu öğrenmek için bakınmaya başladım. Bakınırken bir de ne olsa dersiniz? Düştüm. Düştüğüm yer otlarla doluydu, yani ne bir kemiğim kırıldı ne de vücuduma bir şey oldu. Fakat oradan nasıl çıkacağımı bilmiyordum. Önüme bakmıyordum, yukarı doğru bakındım, ancak hiçbir zaman oraya çıkamayacağımı düşündüm. Orada kalıp ölme korkusu korkunçtu. Büyük bir uğultunun giderek yaklaştığını fark ettim, uğultunun kaynağı ise kocaman bir dev ve beraberindeki iki düzine keçiydi, başlarında bir de teke vardı. Dev, keçileri bağlayıp benim bulunduğum yere geldi ve bana ‘Aha! Conall, bıçağım uzun süredir taze et görmediğinden cebimde paslanmaya başlamıştı,’ dedi. Bunun üzerine ben de ‘Ah, beni parçalara ayırsan bile sana çok fazla yararım dokunmaz, senin dişinin kovuğunu bile doldurmam. Ancak görüyorum ki gözünün biri görmüyor. Ben iyi bir hekimim, gözünün diğer gözün gibi olmasını istemez misin?’ dedim. Dev, bu sırada gidip kazanı ateşin üstüne koydu. Ona suyu nasıl ısıtması gerektiğini söylüyordum, çünkü benden gözünü iyileştirmemi bekliyordu. Çalıları toplayıp birleştirdim ve devi kazanın içine oturttum. Sağlıklı olan gözün üstünde çalışmaya başladım, sağlıklı gözünün görüş kabiliyetini diğerine aktaracakmışım gibi davranıyordum, sonra sağlıklı olan gözü de kör ettim. Öyle bir durumda tabii ki sağlıklı olanı bozmak, kötü olanı iyileştirmekten çok daha kolaydı.

Hiçbir şey göremediğini fark etmişti, ben de ona rağmen bu mağaradan çıkacağımı söylediğimde suyun içinden fırlayıp mağaranın ağzına dikildi ve gözünün intikamını alacağını söyledi. Tüm geceyi orada sinip geçirmekten başka çarem yoktu, nefesimi öyle bir tutuyordum ki nerede olduğumu bilmesine imkân yoktu.

Sabah kuşların cıvıltısını duyunca günün ağardığını fark etti ve ‘Uyuyor musun? Kalk ve keçilerimi sal,’ dedi. Tekeyi öldürdüm. ‘Tekemi mi öldürüyorsun yoksa!’ diye bağırdı.