Джозеф Джекобс – Kelt masalları (страница 2)
Tom bu laflara o kadar şaşırmıştı ki tam arkasını dönecekken kendine geldi. Böyle bir şeyin tekrar olma ihtimaline karşı leprikona doğru atıldı ve onu elinden yakaladı. Ancak acele ettiğinden testiyi devirdi ve tüm birayı döktü. Artık biranın tadına bakıp nasıl bir şey olduğunu bilemeyecekti. Hemen ardından eğer paranın nerede olduğunu söylemezse onu öldüreceğine dair yemin etti. Tom o kadar kötü ve zalim görünüyordu ki küçük adam bayağı korkmuştu, bu yüzden, “Benimle birkaç tarla boyunca gel, sana bir çanak dolusu altının yerini göstereceğim,” dedi.
Böylece yola çıktılar. Çitleri ve hendekleri geçmelerine, bataklıkları aşmalarına rağmen Tom, leprikonu eliyle sıkı sıkıya tutuyor, gözlerini de ondan hiç ayırmıyordu. En sonunda kanaryaotları ile dolu kocaman bir tarlaya vardılar. Leprikon büyük bir kanaryaotunu işaret edip “Şu kanaryaotunun altını kaz, böylece kocaman bir çanak dolusu altın senin olacak,” dedi.
Tom, aceleyle yola çıktığından yanında bir kürek getirmeyi akıl edememişti. Hemen eve gidip bir kürek almayı düşündü; kırmızı çorap bağlarından birini çıkarıp kanaryaotunun etrafına bağladı, böylece altının yerini kaybetmeyecekti.
Sonra leprikona dönüp “Çorap bağını o kanaryaotundan çıkarmayacağına dair yemin et,” dedi. Leprikon da çorap bağına dokunmayacağına dair yemin etti.
“Sanıyorum ki…” dedi leprikon nazik bir şekilde, “benimle bir işin kalmadı.”
“Kalmadı,” dedi Tom. “Eğer dilersen artık gidebilirsin, Tanrı seninle olsun ve nereye gidersen git şans yanında olsun.”
Leprikon, “Öyleyse kendine iyi bak Tom Fitzpatrick, umarım altının sana çok faydası dokunur,” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Tom canını dişine takıp koştu, eve gidip küreği aldı ve yine aynı şekilde kan ter içinde kanaryaotu tarlasına ulaştı. Ancak oraya geldiğinde bir de ne görsün! Tarlada çorap bağı bağlanmamış tek bir kanaryaotu bile yok, üstelik hepsi de birbirinin tamamen aynısı. Tüm tarlayı kazmak da saçmalık olurdu, çünkü tarla neredeyse 30 hektardı. Bu yüzden Tom küreği omzunda eve döndü, giderkenki heyecanından eser yoktu, sonrasında başına gelen şey ne zaman aklına gelse leprikona bela okudu.
Boynuzlu Kadınlar
Zengin bir kadın, bir gece geç saatlere kadar uyumayıp yünü tarıyor ve hazırlıyordu. Bu sırada tüm aile ve hizmetçiler uyuyordu. Birden kapı çalındı ve biri “Aç! Kapıyı aç!” diye seslendi.
“Kim o?” diye sordu evin hanımı.
“Ben tek boynuzlu cadıyım,” diye bir cevap geldi.
Evin hanımı, komşularından birinin yardıma ihtiyacı olduğu düşüncesiyle kapıyı açtı ve içeri bir kadın girdi. Kadının elinde bir çift hallaç ve alnında bir boynuz vardı, sanki boynuz orada büyüyormuş gibiydi. Ateşin yanına sessizce oturdu ve yünü büyük bir telaşla taramaya başladı. Birden durup yüksek sesle “Kadınlar nerede? Çok geciktiler,” dedi.
Sonra kapı bir kez daha çalındı ve tıpkı daha önce olduğu gibi yine biri “Aç! Kapıyı aç!” dedi.
Evin hanımı kalkıp kapıyı açma zorunluluğu hissetti ve o an içeri ikinci cadı girdi; alnında iki boynuz, elinde ise yünü döndürmek için bir tekerlek vardı.
“Yer açın, ben iki boynuzlu cadıyım,” dedi ve tekerleği bir şimşek kadar hızlı çevirmeye başladı.
Böylece kapı çalmaya devam etti, seslenmeler duyuldu ve içeri cadılar girdi. Bir boynuzludan on iki boynuzluya kadar tam on iki kadın ateşin etrafındaki yerini alıncaya kadar bu böyle devam etti.
İplikleri taradılar, çıkrıklarını döndürdüler, iplikleri sardılar ve dokudular. Bu esnada hep birlikte antik bir ilahi söylüyorlardı, evin hanımına ise tek kelime dahi etmediler. Bu on iki kadın, boynuzları ve döndürdükleri tekerleklerle korkunç gözüküyorlardı, çıkardıkları sesler ise tuhaftı. Bu sebeple evin hanımı ölüme yakın olduğunu hissetti, ayağa kalkıp yardım için seslenmeyi düşündü ancak ne hareket edebildi ne de tek bir kelime edebildi, çünkü üzerinde cadıların büyüsü vardı.
O sırada biri İrlanda diliyle “Kadın, kalk ve bize bir pasta yap,” dedi.
Bunun üzerine evin hanımı kuyudan su getirebileceği bir kap aradı, böylece unu karıştırıp pastayı yapabilecekti, ancak bulamadı.
Sonra cadılar kadına “Süzgeci al ve suyu onunla getir,” dediler.
Kadın, süzgeci aldı ve kuyuya gitti; fakat su, süzgecin deliklerinden akıp gitti. Kadın pasta için hiç su götüremediğinden kuyunun yanına oturup ağlamaya başladı.
Bunun üzerine bir ses “Sarı kili ve yosunu alıp birleştir, sonra süzgecin üzerine sıva, böylece süzgeç suyu tutacaktır,” dedi.
Kadın söyleneni yaptı. Süzgeç, pasta için gerekli suyu tutmuştu; aynı ses bu kez “Geri dön ve evin kuzeyine geldiğinde üç kez yükses sesle ‘Fenian2 kadınlarının dağı ve üzerindeki gökyüzü yanıyor’ diye bağır,” dedi.
Kadın söyleneni yaptı.
İçerideki cadılar bu bağırışı duyunca korkunç bir çığlık atıp, feryat figan dışarı fırlayıp önderlerinin yaşadığı Slievenamon’a doğru kaçtılar. Ancak Kuyunun Ruhu, cadıların geri dönme ihtimaline karşı, evin hanımına eve gitmesini ve evi büyülere karşı hazırlamasını söyledi.
Kadın, büyüleri bozmak için ilk olarak, çocuğunun ayağını yıkadığı kirli suyu kapının dışındaki eşiğe serpti. Sonra o evde yokken cadıların uyuyan aileden çektikleri kanı kullanarak yaptığı pastayı alıp dilimledi ve uyuyan herkesin ağzına bir parça koydu, böylece kanları iade edildi. Bunun ardından dokudukları elbiseyi alıp asma kilitle göğüs kısmından yarı açık yarı kapalı bir şekilde koydu. Son olarak da kapının kirişini pervazlarla sabitledi, böylece cadılar içeri giremeyecekti. Bunların hepsini yaptıktan sonra beklemeye koyuldu.
“Aç! Yolu aç!” diye bağırdılar, “Aç, kirli su!”
“Yapamam,” dedi kirli su, “Yere döküldüm, gideceğim yer ise göl.”
“Açılın, açılın tahtalar, odunlar ve kirişler!” diye bağırdılar kapıya.
“Yapamam,” dedi kapı, “Çünkü kiriş, pervazlardan sabitlenmiş, hareket edemiyorum.”
“Aç, aç kanla yaptığımız pasta!” diye bağırdılar.
“Yapamam, çünkü dağıldım ve eridim; kanım ise uyuyan çocukların dudaklarında,” dedi pasta.
Bunun üzerine cadılar gökyüzüne doğru çığlık atarak uçtular. Slievenamon’a doğru kaçarken planlarını bozan Kuyunun Ruhu’na lanet ettiler. Kadın ve evi ise huzur buldu, o gece cadılardan birinin uçarken düşürdüğü örtü ise o günü hatırlamak için evin hanımı tarafından duvara asıldı. Bu örtü aynı aile tarafından beş yüz yıl boyunca nesilden nesile aktarıldı.
Conall Sarıpençe
Conall Sarıpençe, İrlanda’nın güçlü sakinlerinden biriydi. Üç oğlu vardı. O zamanlar İrlanda’nın beşte birini bir kral yönetiyordu. Conall ile kralın arası iyiydi. Ancak bir gün kralın çocukları ve Conall’ın çocuklarının arası bozuldu ve bir kavga patlak verdi. Conall’ın çocukları üstünlüğü ele geçirip kralın büyük oğlunu öldürdüler. Kral, Conall’a bir mesaj yolladı: “Ah Conall! Çocuklarını, büyük oğlumu öldürecek kadar hiddetlendiren şey ne? Görüyorum ki sana karşı kin güdüyorum, daha iyisini yapamayacağımdan sana bir teklif sunuyorum. Eğer söylediğim şeyi yaparsan sana karşı kin gütmeyeceğim: Sen ve çocukların bana Lochlann kralının kahverengi atını getirirse çocukların bağışlanacak.”
“Kralın keyfine göre hareket etmemeliyim, ancak çocuklarımın hayatı da tehlikede olmamalı,”dedi Conall. “Benden istenen şey zor, kendi hayatımı kaybedeceğim, çocuklarım da hayatlarını kaybedecekler ya da kralın keyfi için uğraşacağım.”
Bu sözlerden sonra Conall, kralın yanından ayrılıp eve gitti. Eve vardığında çok büyük sıkıntı ve kafa karışıklığı içindeydi. Uzandığında eşine kralın sunduğu tekliften bahsetti. Kadın, kocasının uzaklara gideceğini öğrenince derin bir hüzne boğuldu. Çünkü onu bir daha görüp göremeyeceğini bilmiyordu.
“Ah Conall, neden kralın, çocuklarına istediğini yapmasına izin vermedin. Böylece gitmek zorunda kalmazdın, şimdi seni bir daha görüp göremeyeceğimi nereden bileceğim?” dedi.
Ertesi gün uyanınca Conall ve çocukları hazırlandılar, Lochlann’a doğru yolculukları başladı. Oraya ulaşana kadar hiç durmadılar. Lochlann’a ulaştıklarında ise ne yapacaklarından emin olamadılar. Yaşlı adam çocuklarına dönüp “Bir duralım, kralın değirmencisinin evini bulalım,” dedi.
Kralın değirmencisinin evine gittiklerinde adam onlara geceyi orada geçirebileceklerini söyledi. Conall değirmenciye, kendi çocukları ile kralın çocuklarının aralarının bozulduğunu ve çocuklarının kralın büyük oğlunu öldürdüğünü, kralın gönlünü almanın tek yolunun ise Lochlann kralının kahverengi atını almak olduğunu söyledi.
“Eğer bana bir iyilik yapıp ona ulaşmamın bir yolunu söylersen emin ol bunun karşılığını öderim,” dedi Conall.
“İstediğiniz şey çok aptalca,” dedi değirmenci, “Çünkü kral atına o kadar çok bağlı ki onu çalmadıkça o atı alamazsınız, ama eğer bunun bir yolunu bulursanız bunu bir sır olarak tutabilirim.”
“Ben de bunu planlıyorum,” dedi Conall, “Sen her gün kral için çalışıyorsun. Sen ve uşakların, bizi buğday çuvallarının içine sokabilirsiniz.”
“Kafandaki plan kötü bir plan değil,” dedi değirmenci.
Değirmenci, uşaklarıyla konuşup söyleneni yapmalarını istedi. Onlar da adamları çuvalların içine koydu. Kralın uşakları, buğdayları almaya geldiler ve çuvalları beraberlerinde götürüp atların önüne koydular. Ardından kapıyı kilitleyip oradan ayrıldılar.
Çocuklar kahverengi ata bakmak için çıktıklarında Conall, “Yapmayın. Buradan kurtulmak kolay değil, gelin kendimize saklanacak çukurlar açalım, böylece eğer bizi duyarlarsa içlerine saklanabiliriz,” dedi. Çukurları kazdılar, sonrasında atı incelediler. At ehlileştirilmediğinden ahırın içinde korkunç bir ses çıkarmaya başladı. Kral bile bu sesi duydu. Uşaklarına, “Bu ses kahverengi atımdan geliyor olmalı, sorunu neymiş öğrenin,” dedi.