Джейн Остин – Akıl ve Tutku (страница 16)
“Fakat nasıl şöhret olacaksınız? Tüm ailenizi memnun etmek için şöhret olmalısınız; masraftan kaçarak, yabancılardan çekinerek, bir iş edinmeden ve hiçbir güvenceniz olmadan bunu yapmak biraz zor olabilir.”
“Öyle olmasını istemiyorum ki! Seçkin biri olmak gibi bir niyetim yok; zaten olmayacağımı düşünmek için yeterli sebeplerim var. Tanrı’ya şükür! Beni zorla dâhi ve konuşmacı yapacak hâlleri yok ya!”
“İyi biliyorum ki hırslı biri değilsiniz. Hep sade istekleriniz olmuştur.”
“Birçok insanın isteği kadar sade diye düşünüyorum. Ben de herkes kadar mesut olayım istiyorum fakat herkeste olduğu gibi bana özgü bir şekilde olmalı. Seçkinlik bana bunu sağlamaz.”
“Sağlasa tuhaf olurdu zaten.” diye bağırdı Marianne, “Zenginlik ve ihtişamın mutlulukla ne alakası olabilir?”
Elinor, “İhtişamın pek alakası olmayabilir ama zenginliğin pekâlâ alakası var.” dedi.
“Elinor, yazık sana!” dedi Marianne, “Zenginlik ancak tek eksik para olduğunda mutluluk getirebilir. Geçinip gidecek kadar olsun yeter; fazlası insanın ruhu söz konusu olunca hiçbir gerçek haz sağlamaz.”
Elinor gülümseyerek “Belki de aynı noktaya geliyoruz ikimiz de. Senin geçinip gitmene yetecek kadar olan gelirin benim için zenginlik demek ve bunlar olmadan, her türlü konfor eksik kalabilir; bunda hemfikiriz. Sadece senin fikirlerin benimkilerden daha asil. Söyle bakalım senin geçinip gitmene yetecek para ne kadarmış?”
“Yıllık en fazla bin sekiz yüz veya iki bin pound.”
Elinor güldü. “Yıllık iki bin! Bin pound benim için servet demek! Bu konuşmanın böyle biteceğini tahmin etmiştim.”
Marianne, “Yine de yılda iki bin pound oldukça makul bir gelir.” dedi, “Daha azıyla bir aile geçinemez. İsteklerimde aşırıya kaçmadığıma eminim. Hizmetkârları, bir veya iki arabası ve av köpekleri olan bir ev daha azıyla idare edilemez.”
Elinor, kardeşinin gelecekte Combe Magna’daki masraflarından bu kadar kesin bahsetmesi üzerine tekrar gülümsedi.
“Av köpekleri!” diye tekrarladı Edward. “Neden av köpekleriniz olsun ki? Herkes avlanmaz.”
Marianne cevaplarken kızardı: “Bazıları avlanır ama.”
Margaret yeni bir düşünce ortaya atarak “Keşke biri hepimize büyük bir servet dağıtsa!” dedi.
Gözleri şevkle parlayan, yanakları hayalî bir mutlulukla ışıldayan Marianne, “Ah keşke!” dedi.
Elinor, “Zenginliğin miktarı hakkında olmasa da hepimiz bu konuda hemfikiriz sanırım.” dedi.
“Ah canım!” diye haykırdı Marianne, “Ne kadar da mutlu olurdum o zaman! Neler yapardım neler!..”
Marianne bu konuda hiç şüphesi yokmuş gibi baktı.
Bayan Dashwood, “Büyük bir serveti kendi başıma harcayacak olsam ne yapacağımı şaşırırdım.” dedi, “Çocuklarım yardımım olmadan zengin olsalar bile…”
Elinor, “Evin tadilatıyla başlarsın.” dedi, “Bütün dertlerin yok olur.”
“Öyle bir durumda…” dedi Edward, “Londra’dan ne harikulade şeyler sipariş eder bu aile. Kitap, müzik ve resim dükkânları bayram eder. Siz Bayan Dashwood, her yeni güzel resim baskısının size gönderilmesi için genel sipariş verirdiniz. Marianne yüce gönüllüdür bilirim; Londra’da onu avutmaya yetecek kadar müzik yoktur. Ya kitaplar! Thomson, Cowper, Scott mı dersiniz! Hepsini bir daha bir daha satın alırdı; kıymetini bilemeyenlerin eline düşmesin diye tüm kopyalarını alırdı hatta. Yaşlı, biçimsiz ağaçları nasıl öveceğini anlatan kitapları da tabii… Değil mi Marianne? Küstahlık ediyorsam özür dilerim ama eski ihtilaflarımızı unutmadığımı göstermeye çalışıyorum.”
“Hüzünlü veya neşeli; geçmişi yâd etmeyi severim Edward; eski zamanlardan bahsettin diye sana kırılmam merak etme. Paramı nasıl harcayacağım konusunda haklısınız. En azından bir kısmını kitap ve müzik koleksiyonumu zenginleştirmek için kullanırdım.”
“Servetinizin çoğuyla yazarlara veya vârislerine maaş bağlardınız.”
“Hayır Edward, başka şeyler yapardım.”
“O zaman, en sevdiğiniz deyiş hakkında en iyi savunmayı yazana ödül olarak bağışlardınız; yani insan hayatta bir kere âşık olur. Bu konudaki görüşleriniz değişmemiştir sanıyorum.”
“Kesinlikle! Benim yaşımda fikirler sabit olur. Şimdi farklı düşünmemi sağlayacak bir şeye tanıklık etmem veya duymam pek muhtemel değil.
Elinor, “Marianne her zamanki gibi dikbaşlı yine. Hiç değişmedi.” dedi.
“Sadece eskisinden biraz daha ciddi olmuş.”
“Of Edward!” dedi Marianne, “Hiç bana sitem etmeyin! Siz de pek neşe saçmıyorsunuz.”
Edward hafifçe iç çekti ve “Neden öyle diyorsunuz? Neşe saçmak zaten hiç benim karakterimin bir parçası olmadı ki!” dedi.
Elinor, “Marianne’in karakterinin de bir parçası değil bence.” dedi, “Onun eğlenceli olduğunu pek söyleyemem. Sadece yaptıklarında çok içten ve istekli, bazen büyük bir şevkle ve çok fazla konuşabiliyor ama çoğunlukla neşeli değil.”
“Haklısınız galiba.” dedi Edward, “Ama ben onun hep neşeli bir kız olduğunu düşünmüşümdür.”
“Bunun gibi hataları ben de kendimde birçok kez gördüm.” dedi Elinor, “Özellikle insanların kişiliğini herhangi bir noktada çok yanlış yorumlayabiliyorum; onları gerçekte olduklarından daha eğlenceli, sıkıcı, zeki veya aptal olarak algılayabiliyorum; üstelik bunun sebebini veya hataya düşmemin neyden kaynaklandığını pek bilemem. Bazen insanların kendileri hakkında söyledikleri şeyler veya başkalarının onlarla ilgili yorumları yanıltıcı oluyor ve insana düşünme ve bir karara varma fırsatı bırakmıyor.”
Marianne, “Fakat Elinor ben de başkalarının fikirlerinden yola çıkmanın doğru olduğunu düşünürdüm.” dedi, “Yargılarımızın bize yalnızca başkalarının yargılarına tabi olsun diye verildiğini düşünürdüm. Eminim ki bu hep senin ilken olmuştur.”
“Hayır Marianne, asla! Aklı esir etmek asla benim ilkelerim arasında değildir. Ben sadece davranışları etkilemek istemişimdir. Söylediklerimi başka tarafa çekmemelisin. Tamam, suçluyum; itiraf ederim ki tanıdıklarımıza karşı hep dikkatli davranmanı istemiş olabilirim. Ama senden ne zaman onların düşüncelerini kabullenmeni veya ciddi konularda yargılarına uymanı istedim ki?”
Edward, Elinor’a döndü ve “Kardeşini genel nezaket kurallarınıza uymaya ikna edememişsiniz. Hiç mi gelişme yok?” dedi.
Bir yandan Marianne’e anlamlı anlamlı bakarken “Aksine.” diye cevapladı Elinor.
Edward, “Ben sizin gibi düşünüyorum bu konuda ama davranışlarım daha çok kardeşinizin tarafında. Kimseyi gücendirmek istemem fakat çoğu zaman aptalca utangaçlığım yüzünden umursamaz görünüyorum, hâlbuki ben sadece doğal çekingenliğim yüzünden kendimi geri çekiyorum. Hatta çoğu zaman yalnızca mütevazı topluluklar arasında olmak için yaratıldığımı düşünüyorum; soylu zenginlerinin arasında hiç de rahat olamıyorum.”
Elinor, “Marianne’in dikkatsizliğini mazur göstermek için kullanabileceği bir utangaçlığı yok.” dedi.
“Yersiz bir utanca kapılmayacak kadar iyi biliyor kendi değerini.” diye cevap verdi Edward, “Utangaçlık öyle veya böyle aşağılık kompleksinden kaynaklanır. Eğer kendimi davranışlarımın gayet rahat ve zarif olduğu konusunda ikna edebilsem ben de utangaç davranmazdım.”
Marianne, “Yine de mesafeli olurdunuz.” dedi, “Böylesi daha kötü.”
Edward dik dik baktı. “Mesafeli! Ben mesafeli miyim Marianne?”
“Evet, oldukça.”
Edward kızardı. “Sizi anlamıyorum. Mesafeli! Ne bağlamda? Ne söylemeliyim ki? Nasıl böyle düşünebilirsiniz?”
Elinor, Edward’ın tepkisine şaşırdı ama konuyu gülerek geçiştirmeye çalıştı ve şöyle dedi: “Kardeşimi ne demek istediğini anlayacak kadar iyi tanımıyor musunuz? Onun kendisi kadar hızlı konuşmayan ve hayranlık duyduğu şeye kendisi kadar hayran olmayan herkese öyle dediğini bilmiyor musunuz?”
Edward bir şey söylemedi. Tüm ciddiyeti ve düşünceliliği geri gelip üzerine çöktü. Bir süre sessiz ve tepki vermeden oturdu.
18
Elinor misafirinin keyfinin kaçtığını büyük bir rahatsızlık içinde görebiliyordu. Zaten ziyaretinden kısmen memnun kalmıştı ve Edward da bu ziyaretten pek memnun kalmışa benzemiyordu. Mutsuz olduğu aşikârdı. Elinor bir zamanlar onda uyandırdığından hiç kuşku duymadığı hislerle kendisine hâlâ değer verdiğini fark ettirsin istiyordu ama şimdiye dek ilgisinin devam edip etmediği hiç de belli olmuyordu; ona olan tavırlarındaki çekingenlik bir önceki an daha duygulu bir bakışın söyler gibi olduğu şeyi biraz sonra yalanlıyordu.
Edward ertesi sabah diğerlerinden önce kahvaltı odasına geldiğinde yalnızca Marianne ve Elinor vardı. Elinden geldiğince onların mutluluğunu arttırmaya çalışan Marianne, bir süre sonra ikisini odada yalnız bıraktı. Daha merdivenlerin yarısını tırmanmıştı ki oturma odasının kapısının açıldığını duydu ve dönüp baktığında şaşkınlıkla Edward’ın çıktığını gördü.
Edward, “Atlarıma bakmaya köye gidiyorum.” dedi, “Hâlâ kahvaltı hazır değil nasılsa, hemen dönerim.”
Edward yöreye hayran kalmanın coşkusuyla eve döndü; köye yürürken vadinin birçok yerine bakmış, kır evinden daha yükseklere çıkıp köyün genel manzarasını izlemişti ve manzara çok hoşuna gitmişti. Bu konu Marianne’in ilgi alanına giriyordu; manzaraya dair kendi hayranlıklarını söylemeye, özellikle ilgisini çeken yerler hakkında Edward’ı ayrıntılı bir sorguya çekmeye hazırlanıyordu ki Edward sözünü kesti: “Çok sorgulamamalısınız Marianne. Biliyorsunuz pitoresk konusunda bilgi sahibi değilim ve ayrıntılar mevzusuna girersem cehaletim ve zevksizliğimle sizi gücendiririm. Sarp tepe diyeceğime bayır derim, düzensiz ve engebeli diyeceğime tuhaf ve kaba saba yer şekilleri derim, sadece sisli havada hayal meyal gözüken şeylere de uzaktaki görülmeyen şeyler derim. Samimi bir şekilde yapabileceğim şu açıklamayla idare etmelisiniz: Bence burası çok güzel bir yer; bayırlar, ormanlar güzel ağaçlarla dolu görünüyor ve vadi rahat ve bakımlı görünüyor; verimli meralar ve etrafa dağılmış sevimli çiftlik evleri var. İşte bu tam da benim zihnimdeki güzel yöre tanımına uyuyor; güzellik ve fayda bir arada. Siz hayranlık duyduğunuz için pitoresk olduğunu da söyleyebilirim elbette; kayalar, burunlar, eski yosunlar, çalılıklarla dolu olduğuna da eminim ama ben bunlara çok dikkat etmedim. Pitoresk konusunda hiçbir şey bilmiyorum.”