Джейн Остин – Akıl ve Tutku (страница 15)
“Hayatta böyle bir soru sormam! Düşünsene bir de sözlenmemişlerse kim bilir ne kadar da üzülür. Her hâlükârda çok yaralayıcı olur. Onu şimdilik herkesten gizlenmesi gereken bir şeyi itiraf etmeye zorlarsam bir daha asla güvenini kazanamam. Marianne’i tanırım. Biliyorum ki beni çok sever ve şartlar uygun olduğunda da durumun açıklanacağı son kişi olmam. Kimseye gizli tuttuğu bir şeyi zorla söyletmem; özellikle de bir çocuğa asla çünkü sorumluluk duygusu istese de inkâr etmesini önleyebilir.
Elinor böylesine bir yaklaşımın, özellikle de kız kardeşinin toyluğu göz önüne alındığında çok abartılı olduğunu düşündü ve konunun biraz daha üstüne gitti ancak ne var ki bu bir işe yaramadı; annesinin romantik hassasiyeti, sağduyu, ihtimam ve itinayı ezip geçiyordu.
Aile üyelerinden biri tarafından Marianne’in yanında Willoughby’nin adı anılıncaya kadar birkaç gün geçti; Sör John ve Bayan Jennings ise bu konuda pek de hassas davranmıyorlardı; çoğu zaman yaptıkları şakalarla ızdırap dolu saatlere yenilerini eklediler fakat bir akşam Bayan Dashwood bir Shakespeare eserini eline alıp şunları söyledi: “ ‘Hamlet’i hiç bitiremedik Marianne, sevgili Willoughby’miz sonunu getiremeden gitti. Neyse koyalım da gelince… Belki aylar sürer ama…”
“Aylar mı?” diye büyük bir şaşkınlıkla haykırdı Marianne. “Yo, haftalar bile sürmeyecek.”
Bayan Dashwood söylediklerine pişman oldu fakat Elinor memnundu çünkü Marianne, Willoughby ve onun planları hakkında böylesine emin bir hâlde cevap vermişti.
Willoughby şehirden ayrılalı yaklaşık bir hafta olmuşken bir sabah, Marianne artık tek başına etrafta dolanmak yerine kardeşlerinin yürüyüşüne katılmaya ikna edildi. O zamana kadar yürüyüşlerine kimsenin eşlik etmesini kabul etmiyordu. Kardeşleri yamaçta yürüyeceklerse o, doğrudan patika yoluna sapıyordu; onlar vadiden bahsediyorsa kendisi hemen tepeye tırmanmaya gidiyordu ve onlar yola çıktığında gözden kayboluyordu. Onun böyle bir inzivaya çekilmesini onaylamayan Elinor’un çabalarıyla ikna edildi. Vadi boyunca Marianne’in zihni onlarla meşgul olmadığı için sessizce yürüdüler. Elinor bu kadar olsun ilerleme kaydetmekten memnun kalıyor, o an daha fazlası için bir girişimde bulunmuyordu. Vadi girişinin ardında arazinin hâlâ verimli ama artık daha ağaçsız ve daha az yabanıl olduğu yerde, Barton’a ilk geldiklerinde kullandıkları yol önlerinde uzanıyordu; o noktaya ulaştıklarında bir an etraflarına bakınmak için durdular ve kır evindeki manzaralarının ufkunu oluşturan bir görüntüyü daha önceki yürüyüşlerinde hiç gelmedikleri bir noktadan incelediler.
Bakınırken çok geçmeden canlı bir şeyin varlığını fark ettiler; biri at üstüne onlara doğru geliyordu. Birkaç dakika içinde bir adam olduğu anlaşıldı ve bir an sonra Marianne coşkuyla bağırdı: “Bu o, evet evet o! O, biliyorum.”
İleriye doğru atılıyordu ki Elinor, “Marianne, yanılıyorsun. Willoughby değil o. Willoughby kadar uzun boylu değil ve onun havası da yok.” diyerek müdahale etti.
“Var, var!” diye haykırdı Marianne. “Kesinlikle var. Onun duruşu, onun ceketi, onun atı. Bu kadar çabuk geleceğini biliyordum!”
Konuşurken hevesle yürümeye başlamıştı bile, gelenin Willoughby olmadığından hemen hemen emin olan Elinor, Marianne’in tek başına tuhaf gözükmemesi için hızlandı ve ona yetişti. Adamla aralarında yirmi beş metre kaldı. Marianne bir kez daha baktı ve kalbi yerinden çıkacak gibi oldu, hemen hiddetle geri dönüp koşmaya başlamıştı ki iki kardeşinin sesi onu durdurmak için yükseldi, aralarında neredeyse Willoughby’ninki kadar tanıdığı bir başka ses de durmasını isteyen seslere katıldı ve şaşkınlık içinde arkasını dönen Marianne sevinçle Edward Ferrars’ı gördü.
O an dünyada, Willoughby olmadığı için affedebileceği ve gülümseyebileceği tek kişi oydu. Edward’a gülümsemek için gözyaşlarını sildi ve ablasının hatırına bir an olsun kendi acılarını unuttu.
Edward atından inerek dizginleri seyisine verdi ve Dashwood’larla birlikte Barton’a kadar yürüdü; zaten sırf onları ziyaret etmek için gelmişti.
Hepsi büyük bir içtenlikle karşıladı onu; özellikle Marianne, Elinor’dan bile daha sıcak bir ilgi gösterdi. Marianne’e göre Edward’la ablasının karşılaşması, Norland’daki birbirlerine olan tavırlarında sıkça fark ettiği açıklanamayan soğukluklarının devamı gibiydi. Özellikle Edward bir âşığın öyle bir durumda söylemesi gereken hiçbir sözü sarf etmiyordu. Kafası karışıktı, onları görmekten sevinmiş gibi bir hâli yoktu, neşeli veya coşkulu değildi, soru sorulduğunda ağzından zorla alınan cevaplar dışında pek bir şey söylemiyordu ve Elinor’a davranışında ayrıca bir sevgi belirtisine işaret eden hiçbir farklılık bulunmuyordu. Marianne olup bitenlere tanık oldukça şaşkınlığı daha da artıyordu. Neredeyse Edward’dan hoşlanmamaya başlayacaktı; sonunda hisleri her zamanki seyrini izledi ve aklına Willoughby geldi; Willoughby’nin davranışları ile muhtemel eniştesinin davranışları arasında gayet belirgin bir zıtlık vardı.
Karşılaşmanın ilk şokunu atlattıktan ve sorularından sonraki kısa bir sessizliğin ardından Marianne, Edward’a doğrudan Londra’dan gelip gelmediğini sordu. Hayır, on beş gündür Devonshire’daydı.
“On beş gün!” diye tekrarladı Marianne ve Elinor ile aynı şehirde olup da bu kadar uzun zamandır görüşmemesine şaşırdı.
Edward, Plymouth yakınlarında arkadaşlarıyla kaldığını söylerken gergin gözüküyordu.
“Son zamanlarda Sussex’e gittin mi?” dedi Elinor.
“Bir ay önce Norland’daydım.”
“Peki, o güzelim Norland nasıl?” diye haykırdı Marianne.
Elinor, “O güzelim Norland…” dedi, “Muhtemelen yılın bu zamanı nasıl oluyorsa öyledir. Ormanlar ve yollar kuru yapraklarla kaplıdır.” dedi.
“Ah!” diye haykırdı Marianne, “Eskiden ne büyüleyici hislerle seyrederdim yaprakların düşüşlerini. Yürürken rüzgârla etrafımda savrulmalarını izlemek ne kadar da keyifliydi! Yapraklar, mevsim, hava ne duygular uyandırırdı bende. Şimdi onları önemseyecek kimse yok. Artık sadece birer sıkıntı gibi görülüyorlar, hemen süpürülüyor ve mümkün olduğunca gözden uzağa atılıyorlar.”
Elinor, “Herkes kuru yapraklar için seninle aynı duyguları beslemiyor.” dedi.
“Hayır, genelde benimle aynı şeyleri hisseden, beni anlayanlar pek olmuyor zaten. Ama bazen de oluyor.” dedi ve birkaç dakikalığına hayal dünyasına dalıp gitti. Sonra tekrar kendine geldi ve Edward’ın dikkatini konuya çekmek için “Evet Edward, işte Barton Vadisi! Bir bak şuraya ve huzur bulabiliyorsan bul. Şu tepelere bir bak. Hiç böylesini gördün mü? Solda Barton Park var, ağaçların ve tarlaların arasında. Evin ucunu görebilirsin. Ve şurada, heybetle yükselen en uzak tepenin altında bizim kır evimiz var.”
“Etraf çok güzel.” diye cevap verdi Edward, “Fakat kışın alçak taraflarda çok çamur olmalı.”
“Önünde böyle güzel şeyler varken çamuru nasıl aklına getirebiliyorsun?”
“Çünkü tüm bu güzelliklerin arasında çamurlu bir patika görebiliyorum.” dedi Edward gülümseyerek.
Marianne yürümeye devam ederken kendi kendine söylendi: “Çok tuhaf!..”
“Sevimli komşularınız var mı burada? Middleton’lar cana yakınlar mı?”
“Ah hiç de değil! Daha kötü bir yerde oturamazdık.” dedi Marianne.
Ablası, “Marianne!” diye haykırdı, “Nasıl böyle dersin? Nasıl da haksızlık ediyorsun! Onlar oldukça saygın bir aile Bay Ferrars, bize karşı çok dostane davrandılar. Onlar sayesinde ne kadar güzel günler geçirdiğimizi unuttun mu Marianne?”
“Hayır.” dedi Marianne alçak sesle, “Üstelik birçok acı hatırayı da…”
Elinor bu sözü hiç önemsemedi, dikkatini misafirine yöneltti ve evden, ne kadar konforlu olduğundan bahsederek yeni bir sohbet konusu açmaya ve onu o bildik soru cevap seremonisinden kurtarmaya çalıştı. Edward’ın soğukluğuna ve ölçülü oluşuna Elinor’un oldukça canı sıkıldı, bunaldı ve sinirlenmeye başladı ama tavırlarına o anki hâline göre değil de geçmişi dikkate alarak şekil vermeye karar verip keyifsiz görünmekten veya alınganlık göstermekten kaçındı ve ona aileden birine nasıl davranılması gerekiyorsa öyle davrandı.
17
Bayan Dashwood, Edward’ı gördüğü için bir an şaşkınlık yaşadı; onun Barton’a gelişi en doğal şeylerden biriydi. Neşe ve ilgi ifadeleri şaşkınlığından daha uzun sürdü. Edward’a en sıcak karşılama ondan geldi; böylece hiçbir utangaçlık, soğukluk ve çekingenlik kalmadı. Daha eve girmeden tüm bunlar kırılmaya başladı bile, Bayan Dashwood’un cana yakın tavırları ile de tamamen ortadan kalktı. Bir adam kızlarından birine âşıksa, tutkusuna mutlaka Bayan Dashwood’u da dâhil etmeliydi. Elinor, Edward’ın nihayet kendisi gibi davranmaya başladığını gördü memnuniyetle. Onlara olan duyguları tekrar canlanıyor gibiydi ve afiyetleriyle ilgilenmeye başladığı görülebiliyordu. Ne var ki neşeli de değildi; yine de evi övdü, manzaraya hayran kaldı, özenli ve kibardı ama keyfi yoktu. Tüm aile bunu görebiliyordu; Bayan Dashwood bu hâlini annesine bağımlı olmasına yordu ve tüm bencil anne babaları sert bir dille eleştirerek yemeğe oturdu.
Yemekten sonra şöminenin başında toplandıklarında Bayan Dashwood, Edward’a döndü ve “Bayan Ferrars’ın sizin için şimdiki planları neler Edward?” dedi, “Hâlâ istememenize rağmen hatip mi olacaksınız?”
“Hayır. Umarım annem politika hususunda ne yeteneğim ne de hevesim olduğunun farkındadır.”