Desiderius Erasmus – Deliliğe Övgü (страница 5)
Ama özel olarak hiç kimseye hücum etmeden insanoğlunun hayatını çekiştiren kimse, hicivle kırmaktan çok, öğütlerle tembih etmek ve azarlamak ister görünmüyor mu? Zaten ben de kendi kendime az mı hücum ettim? İnsanoğlunun hiçbir hâline göz yummayan kimse, kızdığı şeyin insanlar değil, kötülükler olduğunu pek güzel göstermiş olur. O hâlde, bu zevzekliklerde kendine hakaret edildiğini sanan biri bulunursa demek ki ya vicdanı gizliden gizliye kendisini suçluyor ya da halkın kendisini suçlamaya hakkı olduğundan korkuyor.
Ermiş Hieronymos hicvi çok daha fazla serbestlikle ve şeytanlıkla kullanmıştır; çünkü bazen hücum etmek istediği kişilerin adlarını söylemeye kadar varmıştır. Bana gelince, herhangi bir kimsenin adını vermekten her zaman sakınmaktan başka, bu esere öyle itidalli bir eda verdim ki makul her okuyucu herhangi bir kimseyi yaralamaktan çok gönlümü eğlendirmeye çalıştığımı gayet iyi görecektir. Ben Juvenalis gibi, gizli kötülüklerin bulunduğu pis kokulu ambarı karıştırmadım; ben yüz kızartıcı kötülüklerden çok, gülünç kusurlara takıldım. Sonucu, herhangi bir kimse bu sebeplerle de yetinmek istemezse delilik tarafından yerilmenin şerefli bir şey olduğunu ve övgüsünü yapmak üzere bu tanrıçayı bir kere seçince artık onun huyuna suyuna gitmem gerektiğini düşünsün.
Ama pek sağlam olmayan davaları ele alınca bunları pek iyi birer dava hâline getirecek kadar mükemmel bir avukat olan size savunma araçları telkin etmeye ne hacet? Hoşça kalın, ey pek bilgin Morus. Şimdi artık sizin olan Deliliği savununuz…
DELİLİK KONUŞUYOR
1. Benim için ne derlerse desinler, (Çünkü Deliliğin zırdeliler tarafından bile her Allah’ın günü nasıl hırpalandığını bilmez değilim.) tanrısal etkilerimle tanrılara, insanlara sevinç saçan ben, yalnız benim.
Öyle ya, şu kalabalık toplantıda daha ben görünür görünmez, söz söylemek için ağzımı açar açmaz, canlı, olağanüstü bir neşenin ansızın yüzlerinizde parladığı görülmedi mi? Alnınızdaki çizgilerin hemen silindiği görülmedi mi? Dört bir yandan duyulan kahkahalar, yüreklerinizi dolduran büyülü neşe, benim orada bulunuşumu haber vermiyor mu? Şimdi sizi seyredince, Homeros’un nektarla, Nepenthes’le mest olmuş tanrılarını görür gibi oluyorum; oysaki biraz önce Trophonios’un ininden yeni çıkmış kimseler gibi, burada tasalı duruyordunuz. Güneşin ilk ışıklarının ufku kaplayan karanlıkları dağıttığı veya şiddetli bir kıştan sonra ilkbaharın tatlı kuzey rüzgârlarının şen ve şatır sürüsünü peşinden sürüklediği vakit, yeryüzünde nasıl her şey birdenbire değişir, daha parlak bir renk nasıl her şeyi güzelleştirir, gençleşmiş tabiat gözümüzün önüne nasıl daha hoş ve güler yüzlü bir göğü sererse benim burada bulunuşum da yüzlerinizde birdenbire pek mesut bir değişiklik yarattı. En güzel söz söyleyenlerin pek uzun, çok işlenmiş söylevlerle yapmakta zorluk çektikleri şeyi, varlığım bir anda tek başına yapıverdi: beni görür görmez üzüntüleriniz hemen dağıldı.
2. Bugün niçin bu garip kıyafetle karşınıza çıktığımı birazdan öğreneceksiniz; elverir ki beni bıkmadan dinleyesiniz. Ama sakın vaizlerinize karşı her zaman bol bol harcadığınız o dikkati benim de sizden isteyeceğimi sanmayın. Hiçbir zaman! Beni meydanlarda soytarıları, maskaraları, hokkabazları, şarlatanları dinlediğiniz gibi veya dostumuz Midas’ın, bir vakitler Tanrı Pan’ın musikisini dinlediği gibi dinleyin. Çünkü sizinle biraz safsata yapmak hevesine kapıldım. Ama bugün çocuklarınızın kafalarını öğrenilmesi zor, bir sürü saçma sapan şeyle dolduran, onlara kadınlardan daha fazla inatçılıkla ağız dalaşı etmeyi öğreten o ukalalar gibi konuşacak değilim. Artık pek gözden düşmüş o bilge adını kullanmamak için, kendilerine safsatacı adını takan eskileri taklit edeceğim. Bu safsatacılar tanrıları, kahramanları övgülerle yüceltmeye savaşırlardı. Bakın, ben de bir övgü yapacağım, ama bu ne Herakles’in ne de Solon’un övgüsü, bu benim övgüm, yani “Deliliğin Övgüsü” olacak.
3. Önce şunu bilmelisiniz ki kendini öven bir kimseye hemen züppe, küstah damgasını basan o bilgeleri pek umursadığım yok. O kimseye deli desinler, iyi, güzel; ama böyle yapmakla onun bu ada tamamıyla yakışacak bir şekilde hareket ettiğini de itiraf etsinler bari. Gerçekten, deliliğin kendi meziyetini göklere çıkardığını, kendine övgüler yaktığını görmekten daha tabii ne olabilir? Kim beni benden daha iyi çizebilir? Meğerki beni kendimden daha iyi tanıdığını iddia eden biri çıksın.
Zaten böyle yapmakla ben; bilgelerin, büyüklerin çoğundan daha fazla alçak gönüllülükle hareket ettiğimi sanıyorum. Kötü bir inancın elinde kendi kendilerini övmeye dilleri varmıyor, Ama çoğu zaman yanlarına dalkavuk bir meddahı, sahtekâr bir şairi çekiyorlar. Bunlar da para ile onları övmeyi, yani onlara yalan söylemeyi üzerlerine alıyorlar. Utanmaz şakşakçı arsızların en yerilesicesini tanrılarla bir göstermeye yeltenirken, bütün zilletlerle bulaşık bildiği kimseyi bütün erdemlerin örneği diye gösterirken, kuzgunu, tavus kuşunun tüyleriyle süslerken, bir zencinin derisini ağartmaya yeltenirken, sineği deve diye kabul ettirmeye savaşırken, utangaç kahraman tavus kuşu gibi kurum satıyor, ibiğini küstahça kaldırıyor… Sonuç olarak, ben şu atasözünün dediğini yapıyorum: Kimse seni övmüyorsa sen kendini öv!
Ama doğrusu insanların bana karşı gösterdikleri nankörlüğe veya ihmalciliğe yine de hayranım. Hepsinin bana büyük bir saygısı var, hepsi de benden iyilik görmekten hoşlanırlar. Ama öyle iken bunca yüzyıldan beri yüze gülücü övgülerle beni övüp göklere çıkaran olmamıştır. Oysaki Busirisler, Phalarisler, sıtmalar, sinekler, dazlak kafalar, bu soydan nice belalar, kendilerini tumturaklı övgülerle göklere çıkarmak için ne vakti ne de emeği esirgeyen meddahlar buldular.
4. Birazdan vereceğim söylev ne önceden tasarlanmış ne de üzerinde çalışılmıştır; şu hâlde, içinde yalan pek az demektir. Sakın bu sözümü, güzel söz söyleyenlerin kendi zekâlarını övmek maksadıyla çoğu zaman başvurdukları hilelerden biri sanmayın. Siz de bilirsiniz ki bu adamlar, bazen en güzel büklümünü başkasından aşırdıkları bir söylev üzerinde otuz yıl çalıştıktan sonra, bunu üç günde güle oynaya yazılıvermiş veya dikte edilmiş bir eser diye bize sunarlar. Ben kendi payıma, her ağzıma geleni söylemekten her zaman hoşlanmışımdır.
Benden ne tarif ne de beyan öğretmenin yaptığı bölümlemeyi bekleyin. Zaten bunun kadar yersiz bir şey olamaz. Kendimi tarif etmek, kendime sınır çizmek olur; kudretimin ise asla sınırı yoktur. Kendimi bölmek, bana yapılan türlü tapınmaları birbirinden ayırmak olur; oysaki yeryüzünün her yerinde bana hep aynı biçimde tapınırlar. Hem sonra, kendim karşınızda dururken, bir tarifle, kendime gölgemden daha fazla benzemeyecek kendimin hayalî bir suretini size vermeye kalkışmak neden?
5. İşte ben, gördüğünüz gibi, nimetlerin gerçek dağıtıcısı, Latinlerin Stultitia, Yunanlıların da Moria dedikleri deliliğim! Ama bunu söylemeye ne hacet? Yüzüm beni yeteri kadar tanıtmıyor mu? Bir kimse benim Minerva veya Bilgelik olduğumu iddia etmeyi aklına koymuşsa sözlerimle ona ruhumu çizmem boş bir iş olmaz mı? Tersine, kanı getirmesi için biraz bana baksın, yetmez mi? Bende ne cila ne de herhangi bir mürailik olabilir; alnımda da hiçbir zaman gönlümde olmayan bir duygunun belirtileri görülemez. Sonuç olarak, her yerde o kadar kendime benzerim ki hiç kimse beni saklayamaz: hatta bilge rolü oynamak isteyen, öyle geçinmeyi en çok isteyenler bile. Bütün suratlarına rağmen, onlar erguvanlar giymiş maymunlara veya arslan postuna bürünmüş eşeklere benzerler; ne yapsalar, yine de Midas’ın başını açığa vuran bir kulak ucu aradan görünür.
6. Gerçekten, insanoğlu bana karşı çok nankör! En sadık tebaam oldukları hâlde, adımı herkes içinde taşımaktan pek utanırlar; hatta sanki bir şerefsizlik, alçaklık belirtisi imiş gibi bunu başkalarında da ayıp görmeye kadar varırlar. Ama Thalesler derecesinde bilge olduklarını sanan bu zırdeliler, Morosophe, yani bilge-deli adını hak etmiyorlar mı? Çünkü dili sülükler gibi kullanır görünce kendilerini birer tanrı sanan, Latince bir söylevde Yunanca birkaç kelimeyi yerli yersiz, arapsaçı hâline getirerek kullanıp, sözü muamma hâline sokan şu günümüzün beyan öğretmenlerini benim de taklit edesim geldi. Bu öğretmenler hiçbir yabancı dil bilmeseler bile küflü dört, beş kitaptan eski birkaç kelime çıkarıp, bunlarla okuyucunun gözlerini kamaştırırlar. Bu kelimeleri anlayanlar allameliklerinin tadını tatmak fırsatını bulmakla kurum satarlar; anlamayanlarda ise anlaşılmadıkları oranda hayranlık uyandırırlar. Çünkü uzaktan gelen şeylere fazla hayranlık göstermek, dostlarım için azımsanacak bir zevk değildir. Sonuncular arasında, bilgin geçinip benbenliğinde olanlar varsa küçük bir hoşnutluk gülümsemesi, küçük bir “evet” işareti, eşeklerinkine benzer bir kulak sallama, bunların cahilliklerini başkalarının gözünde örtmeye yeter. Ama biz konumuza dönelim.
7. Şimdi, pek… Nasıl söyleyeyim? Pek deli dinleyicilerim! Niçin olmasın? Deliliğin mesleğini tanıyanlara verilebilecek en şerefli ad! O hâlde, pek deli dinleyicilerim, artık benim adımı biliyorsunuz. Ama aslımı neslimi bilmeyen birçok kimse bulunduğundan, bunu da Musaların yardımıyla tanıtmaya çalışayım.