Desiderius Erasmus – Deliliğe Övgü (страница 4)
Erasmus’un düşmanları, büyük din buhranı sayesinde galebe çaldılar. Gençliğinde derslerini dalgın bir surette takip ettiği Paris Fakültesi Colloques’u, sonra cümle cümle bütün doktrinini mahkûm ediyor. Bununla beraber, Erasmus çalışmaya devam ediyor. Eski dostu Froben, Paraphrases ve Colloques’tan sonra Ermiş Hilaire’i, Percatio Dominica’yı, Exomologensis’i, Lingua’yı, Instihıtio Christiani Matrimonii’yi, Ermiş Irene’yi, Ermiş Ambroise’ı, De Pronuntiatione’yi, Ermiş Chrisostomus’u, Ermiş Augustinus’u yayımlıyor. Bir Latin atasözünün dediği gibi, emek kederi unutturur.
1529 yılının bir nisan günü Paris Parlamentosu, Colloques’tan ve Paraphrases’dan bazı sayfalar çevirdiği için, Louis de Berquin’i ateşte yakılmaya mahkûm ediyor. Altmış üç yaşında olan Erasmus bu dehşet verici olayı gizli bir korku ile haber alıyor. Yorulmuştur. Bâle’deki evinde akşam, çok sevdiği Burgonya şarabıyla yediği mütevazı bir yemekten sonra, Froben ile baş başa, halk arasındaki ününün gerileyişini gözden geçiriyor. “Bir vakitler birçok mektupta Büyük Kahraman, Edebiyatın Prensi, İncelemelerin Güneşi, Gerçek Teolojinin Desteği diye anılan beni tanımıyorlar veya beni birbirinden tamamıyla ayrı renklerle gösteriyorlar.” O zamanın bir mektubundan alınan bu parçayı Erasmus dostlarına kaç defa tekrarlıyor. İhtiyar melankolisi… Artık arzulamadığı zamanda zenginliğe ulaştı. Ama son günlerine yaklaştığı zamanda şöhret elden gidiyor. Guillaume Farel, Oecolampade gibi ıslahatçılarla işlenen Bâle kaynaşıyor. Froben ölüyor. Daha gözlerinin yaşı kurumadan, ihtiyar adam bir daha yollara düşmeye karar veriyor.
Sakin ve taze bir şehir olan Freiburg im Breisgau onu karşılıyor. Altı yıl orada çalışıyor. Son bir münazara onu hümanistlere, evvelce başı olduğu o hümanistlere karşı çıkarıyor. Okuyucularının diğer yarısını da yitiriyor.
Ölümünden üç yıl önce, “Martin Luther’in az kanaatkâr bir mektubuna karşı savunma” yayınlıyor. Bütün Erasmus bu adın içindedir, ama ölçü ve kanaatkârlık zamanı geçmiştir.
Son bir felaket haberini öğrenmek üzere tekrar Bâle’e dönüyor. Thomas Morus, VIII. Henry tarafından 1535’te Londra Kalesi’nde boynu vurulmak suretiyle idam edilmiştir. Mountjoy da ölmüştür. Bu adamlarla birlikte, Erasmus’un gençliğinin bir faslı, Oxford, otuz yaşının İngilteresi yok oluyor. Dostlarının mektuplarını karıştırıyor; her birine, Bealus Rhenanus’un dediğine göre “Bu öldü.” diyor.
Pek yakında Beatus Rhenanus, Erasmus için “Bu da öldü.” diyecektir. 1536 Temmuz ayının 11. gününü 12. gününe bağlayan gece, Erasmus mesanede taş hastalığının ağrıları içinde, felçten kımıldanamaz hâle gelerek, bütün malını, servetini fakirlere bırakarak, İlahi merhameti niyaz ederek, barbarların dünyasını ebedî olarak bırakıp gitmiştir.
Bu barbarlara bir mesaj bırakıyor.
O, Petrarca, Machiavelli, Guichardin, Ramus, modern zihniyetin kurucularından biri olan Pic de la Mirandole ile beraberdir. Adagiflerine yazdığı ön sözde, skolastikleri insanı tanımadıklarından ötürü yermiştir. O kendisi, insanı evrenin merkezine koyar. XVI. yüzyılda itibar kazanacak Platoncu düşünce. Hasımlarına göre payen fikir. Çünkü Luther onu mağfireti tabiata feda etmekle yermiş; din ıslahatı aleyhtarı Katolikler ise, manevi hürriyeti okulun delilleriyle hiç savunmadığından ötürü ona kızmışlardır. Bununla beraber, sonraki yüzyılın “sofu hümanist”lerinin en büyüklerinden biri olan P. Yves de Paris de insanda “maddi âlemin sonuncu ve ilk örneğin en kesin hayali”ni görecektir. Hümanistin ölümünden kırk yıl sonra Erasmus’un beğeneceği bu formül skolastiklerden onun öcünü alıyor.
Ama Rönesans hümanizmasında Deliliğe Övgü’nün özel payı, içine Sokrat istihzası ile Oxford mizahının katıldığı fikrî hiciv anlamıdır. Erasmus, bu hafif silahları kuşanarak gelenekçi dogmatizmaya karşı çıkmıştır. Bu bakımdan, Deliliğe Övgü zihnin bir çeşit tenkitçi temizlenmesi gibi, Descartes’ın veya Kant’ın ilk teşebbüsleriyle kıyaslanacak bir işlem olarak göz önüne alınabilir. Dogmatizmaya ancak alayla en iyi şekilde hücum edilebilirdi. O tarihlere doğru Collège de France’de profesör olan Pierre Ramus, Erasmus’un Deliliğe Övgü’de mizahı bir düşünce metodu yapmakla, Sokratlaştığını haykırmıştı.
Ama insanı bunca sevmiş olan bu hümanistin kendisi tam insan değildir. Bu bilgenin, bu alçak gönüllünün, bu itidal sahibinin, bu hasta mizaçlı adamın hem “Ya iç ya da defol!” diye bağırması hem de aşkın övgüsünü yapması düpedüz farfaracılıktır. Bu düzensiz rahibe karşı pek yumuşak davranmayan din ansiklopedilerinin hepsi de onun taşkınlıklar etmekteki iktidarsızlığını zalimcesine kaydediyorlar. Erasmus, Pic de la Mirandole’ün sözünce, yeryüzü bedenini, bitki ruhunu ve melek zekâsını kendinde ahenkli bir şekilde toplayan, gerçekten hür bir insan tipini hayal etmişse de kendisi bu insan olamamıştır. Eğer Erasmus’un kişiliğinde dramatik bir unsur bulup çıkarmak istersek bunu hümanistle insan arasındaki bu anlaşmazlıkta, bu gizli tenakuzda, bu noktada yakalayabiliriz.
ROTTERDAMLI ERASMUS’TAN DOSTU THOMAS MORUS’A
Geçenlerde İtalya’dan İngiltere’ye dönerken, at üstünde geçirmem gereken zamanı faydasız hülyalarla yitirmektense, kâh ortak araştırmalarımızı içimden tekrar gözden geçirmek kâh bıraktığım sevgili ve bilgin dostların güzel hatırasını yaşamak daha hoşuma gidiyordu. Aziz dostum Morus, siz sık sık hatırladıklarımdan biri idiniz. Sizin yokluğunuzda, yanınızda geçirdiğim anları, sizi temin ederim ki hayatımın en mesut anları olan o anları gözümün önünde canlandırıyordum.
Bir şeyler yapmaya niyetlenmekle beraber, ciddi bir eser yazacak uygun şartlar içinde bulunmadığımdan, Deliliğe Övgü yazarak neşelenmek hevesine kapıldım.
“Hangi Minerva bu acayip fikri size ilham etti?” diyeceksiniz belki. İlk önce, sizi düşünürken, soyadınız More bana Yunanlıların “delilik”e verdikleri “moria” adını hatırlattı; oysaki bu ilgi sadece adlar arasındadır ve herkesin de bildiği gibi, siz bu tanrıçanın etkilerinden pay almaktan pek uzaksınız.
Hem sonra bu şakadan sizin de hoşlanacağınızı düşündüm. Zira bilirim ki Demokritos gibi, siz de bazen insanoğlunun hayatına güler, zariflikten ve nükteden yoksun olmadıkça bu tür şakalardan hoşlanırsınız; hem yanılmıyorsam bu da öyledir. Her ne kadar zekânızın yüksekliği sizi alelade insanların çok üstüne çıkarıyorsa da sizde herkesin anlayacağı biçimde yazmak ve söylemek sanatı var. Hem tabii iyiliğiniz bunu sık sık yapmakta size bir zevk bulduruyor.
O hâlde, bu küçük söylevi hem size karşı beslediğim duyguların bir belirtisi olarak hem de korumanıza bıraktığım ve adınıza bağışlandığına göre benden çok sizin olan bir eseri kabul etmenizi rica ederim. Çünkü bu zevzekliklerin bir teologa yakışmadığını, bu hicivlerin Hristiyan alçak gönüllülüğüne aykırı olduğunu haykıracak kötü niyetli Zoiloslar bulunacağından hiç şüphe etmiyorum; belki de eski komedyanın şeytanlığını diriltmekle ve Lukianos gibi, beni herkesi ısırmakla yereceklerdir.
Ama konuda pek az önemlilik bulacaklardan ve eserin şakacı edasına öfkeleneceklerden ricam şu ki: bu yolda yazan ilk kişinin ben olmadığımı, bunda sadece birçok büyük insanın örneğine uyduğumu, lütfedip göz önünde tutsunlar. Yüzyıllarca önce Homeros farelerle kurbağaların savaşını yazarak gönlünü eğlendirdi; Vergilius küçük sinek üzerine, Ovidius ceviz üzerine birer şiir yazdılar; Polykratos Busiris’in övgüsünü yazdı; bunu Sokrates düzeltti; Glaucus adaletsizliği, Favorinius Thersites’Ie sıtmayı, Synesios dazlak kafaları, Lukianos sineklerle böcekleri övdü. Seneca, İmparator Claudius’un övgüsünü şakacı bir eda ile yazdı. Plutarkhos, Odysseus’la domuza çevrilen Gryllos arasında bir diyalog kaleme aldı. Lukianos’la Apuieius eşek üzerine yazdılar; adını şimdi hatırlamadığım bir yazar Grunnius Corocotta adlı bir domuz yavrusunun vasiyetini yazdı; Ermiş Hieronymos eserlerinde bunun sözünü eder. Eğer beni tenkit edenler bu belgelerle yetinmiyorlarsa o hâlde benim satranç veya herhangi bir çocuk oyunu oynadığımı varsaysınlar.
Öyle ya, her soydan insana reva görülen eğlenceleri yazarlara yasak etmek pek haksızlık olmaz mı? Çünkü onların eğlenceleri faydalı olabilir, hem de birçok kişinin tantanalı eserlerden elde edemediği faydayı birazcık sağduyusu olan bir okuyucu, bunlardan elde edebilir. Biri, öteden beriden çalınmış cümlelerle alaca bulaca hâle getirilmiş bir söylevde güzel söz söyleme bilimini ve felsefeyi yüceltir; bir başkası, bir prensin övgüsünü yapar; beriki halkları Türklere karşı savaşa sürüklemek için vaaz verir; bir başkası gelecekten haber vermeye kalkışır; bir başkası da makul varlıklar üzerinde ağız dalaşı etmekle gönlünü eğlendirir. Ciddi şeyleri alaylı bir biçimde ele almak nasıl çocukça bir şeyse olayları ciddilikle ele alır görünmek de öylece gülünç bir şeydir.
Bu eser üzerinde hüküm vermek halka düşer; ama benbenlik gözlerimi bürümediyse eğer Deliliğe Övgü tamamıyla bir deli eseri değildir.
Ama beni hicvetmiş olmakla suçlayacaklarsa cevap olarak, kalem adamlarına insan hayatı üzerinde şaka etmek müsaadesinin verildiğini iddia edeceğim; elverir ki bu şaka öfkeye ve şiddete çevrilmesin. Harcıâlem başlıklara katlanmaya mahkûm yüzyılımızın inceliği kadar acayip bir şey yoktur. Hatta yerli yersiz kuşkulanan öyle kimseler vardır ki bunlar papalar veya büyükler üzerine en hafif bir alayı -bu alayların kendi çıkarlarına olması mümkün olduğu hâlde-duymaktansa İsa’ya karşı savrulmuş küfürler işitmeye razıdırlar.