Ayşegül Çelik – Korku ve Arkadaşı (страница 2)
“Beni dinle, öykülerim insanların bir tek sözcük bilmediği bir vakte aittir! Bugüne dek nasıl geldiler dersin?”
“Ya ben? Benim hikâyem olmasa, Tanrı kendini bilir miydi sanıyorsun?”
Çocuk gözleri taşlara değdiğinde, kayboluverdi Şenlikçi.
Eve girdiğinde, daha ilk adımda uyandı babası. Veryansın etti! Öyle ki, sırtını yastığa koyamadı da yüzükoyun yattı Zülfaris. Yattığı yerde, uzun uzun hayallendi: Ne kiraz ağacının heyecanı ne ateşböcekleri… Parmakları arasında okşanmaya hazır, buz gibi taşlar. Kışkırtıcı, sabırsız, üstelik bir de parlak. “Keşke o kaygan kordelalardan verseydi bir tane,” diye düşündü fakat sonunu getiremedi bu düşüncenin. Çünkü, kordelaların ismi büyüyüp kocaman oldu ve tuhaf bir lezzetle doldurdu ağzını.
Babam kümese eştiğim deliğin yerini de görmedi, sesini de duymadı. Babam biraz sağırdır, bazı şeyleri hiç duymaz; biraz da kekemedir, bazı şeyleri diyemez.
O gün, öğleyi zor ettim. Başka ülkelere açılan kümes demek bizim kümesmiş! Tavukları, horozu ürküttükten başka birçok da yumurta kırdım. Kümes küçücük, tıka basa zor sığılan bir yer. Bir kere dayımın kardeşime attığı yumruktan kaçarken girmiştim. Aslında o zaman da pek tuhaftı. Beni görünce bütün tavukların kendilerini oraya buraya atmalarından anlamalıydım orada bir sır olduğunu… Aslında ben her zaman bazı şeyleri sezerim, ama sonra nedense unutuyorum onları…
Bütün gün kümesi eşeledim, ama Şenlikçi’nin dediği, başka ülkelere çıkan yolu bulamadım. Belki bir yol değil de başka ülkeleri görecek bir delikti söz ettiği… O zaman daha kötü olurdu, çünkü hep aynı yeri görmek zorunda kalır ve daha çok merak ederdim. Her şeye razı olup kazmama rağmen, onu da bulamadım.
Sonraki gece yine çağırdı Şenlikçi beni. Fakat kırgındım bana yalan söylediği için. Zaten ben gidip bu adamın sattığı bir dünya oyuncağı seyretmek istemiyorum. Ama öyle bir çağırıyor ki insanı… En çok sevdiği şeyin sesiyle sesleniyor. Ben ondan yana hep ateşböceklerinin ve başka dünyaların seslerini duyuyorum…
Ses çoğalınca, birilerinin fark etmesinden korktum. Kalkıp bahçeye çıktım. Gecenin bu vakti beni yakalasalar bahçede, babam bir görse!..
“Nerede kaldın? Seni bekliyoruz, bütün ateşböcekleri yanıp bitti neredeyse…”
“Hani bizim kümesten başka ülkelere geçiliyordu? Hani orada bir…”
“Çok mu merak ettin?” (Gözleri parlamıştı Şenlikçi’nin.)
“Ettim ama, sen öyle dediğin için ettim. İyice de kazdım ama…”
“Daha derin kaz! Önce soğuyacak toprak, sonra ıslanacak. Sen boş ver, kaz! Yerden su çıkacak, önce az ama sonra çoğalacak. Sen boş ver kaz. Su, kaynayacak çukurun dibinden, önce az ama sonra çoğalacak. Çukurun dibinde bir nehir bulacaksın, gürül gürül! Sen boş ver, kaz. Nehrin dibinde bir şelale bulacaksın!”
“Yine kazayım mı?”
“Yok, şelaleye kadar kazmak kâfi. Şelaleyi buldun mu tamam, onun üstüne bin, istediğin ülkeye git! (Böceklerin sesini dinledi adamın burnundaki yılan, sonra bakışını bilinmedik bir noktaya dikti.) Ama bunu kimselere deme, tamam mı…”
Bunları söyledikten sonra bana bir de fener verdi Şenlikçi, “Bunu aynaya tutarsan gözlerinin rengini bulursun,” dedi ve daha önce hiç duymadığım bir ezgiyi mırıldanarak ağacımıza doğru eriyip gitti.
Ertesi gün yine kümese gidecektim ya… Sultanahmet’e götürdü babam beni. Delik bir çuval gibi elden ele gezdim. Biri yüzüme üfledi, biri karnıma yazılar yazdı. “Karanlıkta yalnız gezme!” dediler hep birlikte ve güllü sularla yıkadılar ensemi. Gün doğarken gidip gün inince döndük. Şenlikçi, o gece bir düş yolladı eşlikçi. Düşümde bir koca kuyruğum vardı ve adaların üstünden uçuyordum. Avcılar ateş etti, hemen vurdular beni. Sonra gözlerimi alıp bir ceylana koydular.
Ertesi gün kazmaya devam ettim. Toprak nemlenene kadar, topraktan küf kokusu gelene kadar kazdım. Annem bütün gün bohçalarla uğraşıyor, yine de ne yaptığımı fark ediyordu. Önce ortadan kaybolduğuma kızdı, sonra ellerimin pisliğine. Ne kadar yıkarsam yıkayayım, tırnaklarıma giren toprak kapkara duruyordu; sabunla bile geçmedi. Sonra Şenlikçi’yi bekledim bütün gece; ne ateşböceği ne balonlar… Şenlikçi gelmedi.
Sabah olunca kümese koşacaktım ki annem elimden tuttu. Birlikte Fener’e gittik. Birçok kadının arasına oturttular beni. Biri renkli sular içirdi, biri kafamda kurşun pişirdi. “Duasız gezip kendini maral sanma!” dediler, küçük bir kâğıdı dürüp büküp koynuma koydular. Gün doğarken gidip gün inince döndük. O gece bir düş yolladı Şenlikçi. Önce bir kapıdan geçtim, sonra bir kuyudan düştüm, sonra bir yangında yandım, sonra Şenlikçi çıktı karşıma! Eline bir düdük almış, öttürüp duruyor; istedim, vermedi. Gece yarısı uyanıverdim. Ortalığı dinledim; ne ateşböcekleri ne Şenlikçi… Soluğumu tutup sabah erkenden şelaleye ulaşmayı diledim, uyumuşum. Bu kez de bir şarkı çıktı karşıma. Sözleri ve sesleri şöyle:
TARÇIN
“Ağaçlar içinde bir uğursuzu zeytinlerdir!
Hele yabanisi! Kayaların çatlağını kollayıp o bir avuç toprakta kök salar bunlar. Yüzyıllarca aynı yerde dururlar da ne meyve vermek gelir akıllarına ne de ölmek. Çünkü işleri akıl kargışlamaktır bunların! Seslerine kulak kabartmak iyi değildir, çünkü zeytinler Akdeniz’in bütün dileklerini bilirler. Bilhassa kadınların bu dikenli kuytuları düşlerinden uzak tutmaları gerekir. (Çünkü derinlere uzayan köklerin buldukları bütün gizliyi hiç sakınmadan ayan ettiği ve savurdukları ağulu öyküler yüzünden, dalgalar çekilirken kıyıdaki çakılların sessizce ağladığı söylenir!)”
Ataların sözleri hiç yalan çıkmaz. Üç yanı kayalarla, kayaları zeytinlerle kuşatılmış bu köyde doğmuş Tarçın. Eski bir hikâye bu. Öyle ki o doğduğu vakit, buralarda deniz fenerinden bahseden bir tek kişi bile yokmuş. Çünkü o vakitler, bütün koy mercanlarla kaplıymış saçak saçak. Ta kıyıda, el ayak altında, boynuzlu, iri yengeçler, cennet yüzlü balıklar ve nice tuhaf deniz taşları varmış.
Anasını doğarken kaybettiğinden, yalnızlığı erken başlamış diyorlar. Aslında tam sekiz kardeşi var Tarçın’ın. Ama hiçbiri onun gibi değil. Doğduğundan beri ziyadesiyle tuhaf olan hallerine, anasızlığın vakarı ve yalnızlığın korkuları da eklenince hepten tuhaf bir çocuk olup çıkan Tarçın, –ahaliyle birlikte– tez zamanda sezmişti kendindeki garipliği: O, kimseyle benzeşmez… Dinleyenin içini acıtan öyküler bilir, olmamışı sezer; kimsenin duymadığı seslerden duyduğu, tuhaf kuytularda gezindiği görülür. Ne yengeç kıskaçlarını çalımla asabilir boynuna ne kancadan balık çıkarabilir. Hatta ölü martılardan bile korkar. Çocuklar üstüne mercan saçakları atıp korkusuyla eğlenirler. Köyde onu sesleyen de olmaz, oyuna çağıran da. Kendiyle birlik bir de yalnızlık büyütür içinde; yaşı yaşına denk: Gözle görülmeyen bir gölge haline gelişi ta bu vakitlerde başlar.
Yalnızlıktan iyi anlayan bu çocuk, gündoğumuyla birlik köye sırtını dönüp kâh karamuklar, kâh narlar arasında gezinir, zeytinlerin çatal yapmış dallarında, dirliksiz uykulara dalardı. Zeytine tırmanırken aşağıda bıraktığı köyün, koyduğu yerde duracağını sanıyordu ve dünyanın… Fakat yalnızlık, büyümeye müsait yaban otlarına benzediğinden, bir an geldi ki çatal yapmış bir dalda uyanıp gözlerini açtığında, herkesin çoktan gitmiş olduğunu fark etti Tarçın. Çocuklar, yengeç kıskaçları, mercanlar… Doğrulup insanların ve seslerin seyrelişine dikti gözlerini ve zeytinlerin üç-beş parmak uzadığını, cennet yüzlü balıklarınsa çoktan kaybolduğunu gördü… Artık onun akranları denize çıkıyor, onların dönüşünü başka çocuklar kolluyordu kıyıda. Etrafta kimsesizlikten başka bir şey yoktu. Belki bir tek zeytinler…
Ona yaklaşmaya niyet eden tek çocuğun Yunus olduğu söylenir. Kendi, vakarıyla sevilen, haşarılığı olmayan bir oğlan. O vakitler, Halil Amca’nın kayığında onlarla birlik balığa çıkıyor. Denizden, Halil Amca’dan, onun motorlu kayığından birçok şey öğrendi, birçok da büyüdü. Önceleri hep uzaktan gözlerdi Tarçın’ı, ama artık seslenebiliyor, ağ açmaya, konuşmaya çağırabiliyor onu. Yunus dediğimiz merhametli bir çocuk; içi burkulur Tarçın’ın yalnızlığına. Yaşıtıdır ama hiç alaya almamıştır onu. Ne üstüne mercan fırlatmış ne anlattığı ürkütücü öyküleri dinlerken olmadık yerde ağlamaya kalkıp yerli yersiz dert yanarak analığından yediği dayakları seyretmiştir. Yıllarca kendini tekin tutup, “Ne olacak, bir çocuk işte,” diye düşünerek beklemiştir Yunus. Beklediği ilk şey, Tarçın’a karşı duyduğu korkunun yatışmasıymış şüphesiz. Ancak daha sonra, gözlerindeki o acayip ışıltının aklından çıkacağı vakti beklemeye koyulmuş… O vakitler köyde deniz fenerinden bahseden bir kişi bile yokmuş ve Yunus’un aklını karıştıran, ömrü hayatında rastladığı tek fırtınanın içinde Tarçın’ın yüzünü görüvermek olmuş… Açık denizde!
Önce aklının bir oyunu sanmıştı bunu. Geçiştirdi, yoksadı… Ama ne yaptıysa olmadı, bir türlü aklını yatıramadı. Tarçın denilen bu çocuk, gün boyu kayıp değil miydi? Sonra birdenbire ortaya çıkıp tuhaf öyküler anlatmıyor muydu? Ne yaşadığını, kim bilir? Yaşar Amca’nın kayığı alabora olduğunda, daha haberi köye girmeden yalınayak dışarılara fırlayıp, “Eyvahlar olsun, gitti Yaşar Amca’nın kayığı!” diye vahlanan o değil miydi? Deliliğine hükmeden, analığı ve kardeşleri etrafını çevirirken gecelik elbisesinin yakasında gizlenen mavi-mor çürükleri görmemiş miydi Yunus? Bozarık eteklerin ele verdiği cılız bacakları hep yaralarla dolu değil miydi? Peki nasıl olmuştu bunlar? Tarçın’a sorulsa “bulutlardan bir fırtına bulutu esip savururken yaralanmış ve zeytin ağaçları kuş uçumu boyunca gülmüşlerdi haline”! Haydi, Yunus’un fırtına içinde gördüğü yüz bir alaca düş olsun, bir akıl sayrısı… ama, bir keresinde de “Ahışâh” adında bir denizminaresi düşmemiş miydi kızın kırpık saçlarından? Parmaklarında ancak istiridyelerin yapacağı türden derin kesikler yok muydu? Bu dirliksiz işaretler çoğaldığında olanlar oldu: Yunus, kendini Tarçın’ın hikâyelerinde buldu.