Ayşegül Çelik – Korku ve Arkadaşı (страница 1)
AYŞEGÜL ÇELİK
KORKU VE ARKADAŞI
© 2013, Can Sanat Yayınları Ltd. Şti.
Tüm hakları saklıdır. Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz.
1. basım: Yapı Kredi Yayınları, 2003
Can Yayınları’nda 1. basım: Kasım 2013, İstanbul
E-kitap 1. sürüm Kasım 2015, İstanbul
Kasım 2013 tarihli 1. basım esas alınarak hazırlanmıştır.
Yayına hazırlayan: Faruk Duman
Kapak tasarımı: Act creative
Kapak resmi: © Shutterstock / Irmak Akçadoğan
ISBN 978-975-07-2871-6
CAN SANAT YAYINLARI
YAPIM, DAĞITIM, TİCARET VE SANAYİ LTD. ŞTİ.
Hayriye Caddesi No: 2, 34430 Galatasaray, İstanbul
Telefon: (0212) 252 56 75 / 252 59 88 / 252 59 89 Faks: (0212) 252 72 33
yayinevi@canyayinlari.com
AYŞEGÜL ÇELİK
KORKU VE ARKADAŞI
Ayşegül Çelik’in Can Yayınları’ndaki diğer kitapları:
AYŞEGÜL ÇELİK, 1968’de Ankara’da doğdu. HÜ İktisadi ve İdari Programlar ile AÜ DTCF, Tiyatro bölümlerini bitirdi. HÜ Sosyal Antropoloji Bölümü’nde yüksek lisans programına katıldı.
Herkes cinneti kendinden uzak sanır.
Oysa, zamanla insan arasındaki tuhaf yerin adıdır gece ve
Akıl orada uyur
Ağaçlar orada boylanır
Çünkü bütün düşler gerçektir orada.
Sayrının imparatorlukları gecede kurulur.
Gözden ırak yangınlar, gökyüzünü tutar.
Sokaklar bir tuhaf iklime girer
Bilen bilir: Artık bütün bahçeler yasemin kokar.
“herkes cinneti kendinden uzak sanır.”
Korku ve Arkadaşı
Çocuklar gecenin tekin olmadığını bilirler.
Onları karanlığın içinde tutan, yağmuru, ayazı unutturup evlerinin yolunu çoğaltan da bu bilgidir zaten. Karanlıkta, sessiz ve görünmez nesneler keşfedip suretsiz gölgelerle konuştuklarından, biraz delilere benzerler.
Çocuklar, gecenin tekin olmadığını bilirler.
Sessiz bir çocuktur Zülfaris. Solgun. Yüzünde sayrılı bakışlar vardır. Elleri tekin değildir. Gözleri, düşleri… Huyları tekin değildir. Bu yüzden ona “Birsam” da derler. Adını her duyuşunda irkilir, o geceyi hatırlar. Sesi duyduğu ilk geceyi…
Ses, ateşböceği şarkılarına benziyordu. İçini basan alacalı korkulara rağmen, önce kardeşiyle yattığı döşekten kaldırmış, sonra dış kapıya, sonra da bahçeye çağırmıştı onu. Tahta döşemede adım attığı her yerin avazlanacağını bile bile, sese yürümüştü o gece… Birsam…
İşte şimdi, tertemiz nisan havasının altında, beli lastikle büzülmüş pijaması, çıplak ayakları ve terli sırtına yapışan içliğiyle, yemişini dört gözle beklediği kiraz ağacının altında, yüzünü gecenin en koyu yerine dikmiş beklemektedir. Beklemektedir ya… Neyi?
“Köpekler uluyacak!” diye korktu önce ve evinin aralık kapısını kolladı göz ucuyla. Gecenin bir vakti, kendisini çağıranı bulamadan kaçacaktı belki… Kalbi sanki kulaklarında atıyordu. Düşündü; çağıran her kimse, onu görene dek beklemeye karar verdi. Çok tuhaftır; bunu kararladıktan sonra ne köpekler uludu ne babası uyandı. Çok beklemesine gerek kalmadan, kiraz ağacının tepesinde önce bir, sonra iki ateşböceği kadar, sonra da bir ateşböceği ordusu kadar parlayan ışığı gördü. Elini gözlerine siper edip, kiraz ağacının durulup yatışmasını bekledi. Çünkü kiraz ağaçları çok heyecanlı olurlar. Bu ağaç da tepeden tırnağa ışığa kestikten sonra sessizce küçüldü ve ortaya bir adam çıktı. Elinde rengârenk balonlar olan bu adamın gözleri sapsarıydı. Burnunun üstündeki yılandan tanınır ve iki gözünün de birer adı olduğundan bahsedilirdi. Yüzü o kadar çirkindi ki bazıları onu daha önce düşlerinde gördüklerine inanır, gündüz gözüyle rastgeldiklerinde başlarını çevirip tövbeler ederlerdi. Elbet, hayırla anılacak düşler değildi bunlar. Fakat O daha yolunu yarı edemeden, gelişine yandaş çıkardı çocuklar. Deliliğe duydukları o kışkırtıcı merakla etrafını çevirir, burnundaki yılanın tıslayışına aldırış etmeden, birbirlerini omuzlayarak tahta arabadaki oyuncaklara eğilirlerdi. Araba da arabaydı ama, içinde neler yoktu ki: balonlar, maytaplar, elmaşekeri koçanları, kordelalar, sakızı çıkarılmış resimli kâğıtlar, karta basılmış artist resimleri, kavanozlarda iki, hatta üç gözlü misketler, bilyeler, birçok topaç, açılınca ses veren kutular… Neler neler… Araba, kuşlar ve çocuklarca boyanmış gibi renkli, adam renk kavanozlarına düşüp çıkmışçasına parlaktı. “Şenlikçi!” diye düşündü ve umduğu olağanüstü manzarayı bulamayanların küskünlüğüyle alt dudağını kıvırıverdi Birsam. Ayakları üşümüştü; orasını yokladı; çişi de gelmiş. Bunu farkedip bir daha sustu.
“Her zaman seni gözlüyorum. Kiraz ağaçlarını en çok seven çocuk sensin. Neden hiç yanıma gelmiyorsun?” diye sordu Şenlikçi. Zülfaris, can sıkıntısından eridi adeta. Burun kıvırdı, onun tozlu arabasına koşacağına, kirazda türkü söyler, damda yıldız kaydırır daha iyi.
“Düş görmek kolaydır oğlum amma, uyanmamak zor!” deyiverdi Şenlikçi. “Bir düş göreceksin velakin uyanacaksın. Uyanmamak için beni yeniden görmeyi yürekten dilemen gerek! Bir gün beni görmek için yanıp tutuşacaksın!”
Demek alınmıştı çocuğun renksiz karşılamasına? Bu yüzden aklına gelenleri art arda söylüyordu. Zülfaris, söze ekleyecek bir şeyler aradı; etrafına bakındı, kiraz ağacıyla göz göze geldiler.
“Nereden geldin sen? Yoksa bu ağaçta mı yaşıyorsun?”
“Bazen. Ancak başka ülkelere giderken sizin arkadaki kümeste oluyorum.”
“Bizim kümes başka ülkelere mi açılıyor?”
“Ne sandın ya!”
“Bana da göstersene!” diye atıldı, çişini unutmuştu birden. Şenlikçi onun yüzündeki sevinci beğendi. Ancak ipekten bile olsalar bütün perdeleri açmaya niyeti yoktu. “Sırlar pahalı şeylerdir. Ömre bedel olanları vardır,” dedi ve bir avuç taş çıkardı arabasından. Bunlar tuhaf bir biçimde pürüzsüz, soğuk ve parlaktı. Bir ağızdan konuşmaya başladılar: