Антуан де Сент-Экзюпери – Küçük Prens (страница 2)
“Elbette. Üstelik, eğer uslu bir çocuk olursan, sana ip de veririm, böylece onu gündüzleri bağlayabilirsin. Ve bir de kazık tabii…”
Bu önerim onu şaşırtmışa benziyordu.
“Onu bağlamak mı? Ne tuhaf bir fikir!”
“Ama eğer onu bağlamazsan başıboş dolaşır ve kaybolur…”
Arkadaşım bir kahkaha daha patlattı:
“Ama nereye gidebilir ki?”
“Nereye olursa… Burnunun doğrultusuna…”
Küçük Prens ciddiyetle şöyle dedi:
“Olsun, yaşadığım yer öylesine küçük ki!”
Ve biraz hüzünlü bir ifadeyle ekledi:
“Burnunun doğrultusuna gitse bile, orada kimse fazla uzağa gidemez…”
Küçük Prens, B 612 numaralı gezegencikte.
IV
Böylece çok önemli ikinci bir şey daha öğrenmiş oldum: Küçük Prens’in geldiği gezegen bir evden daha büyük değildi!
Bu, beni çok da fazla şaşırtmamıştı. Bir isim verdiğimiz Dünya, Jüpiter, Mars ve Venüs gibi büyük gezegenlerin yanı sıra, henüz adı konmamış, teleskopla bile görülemeyecek kadar küçük yüzlerce başka gezegen olduğunu da biliyordum. Bir gök bilimci, bu gezegenlerden birini keşfettiğinde, ona isim olarak bir numara verir. Örneğin, “Asteroit 325” gibi.
Küçük Prens’in geldiği gezegenin adının Asteroit B 612 olduğuna inanmak için oldukça geçerli bir nedenim vardı. Bu gezegen, yalnızca bir defa Türk bir gök bilimci tarafından, 1909 yılında teleskopla görülmüştü.
Gök bilimci bu buluşunu hemen Uluslararası Gök Bilimi Kongresi’ne sunmuş ama kıyafeti yüzünden kimse ona inanmamış. Yetişkinler böyledir işte.
Neyse ki Asteroit B 612’nin duyulmasını sağlayan güzel bir şey olmuş: Bir Türk lideri, halkının Avrupalılar gibi giyinmesini bir yasayla düzenlemiş ve bu yasaya uymayanları da ölüm cezasına çarptıracağını söylemiş. Böylece Türk gök bilimci, şık bir kıyafet içinde 1920 yılında bu buluşunu yeniden sunabilmiş. Bu defa herkes onu ciddiye almış.
Şu anda size Asteroit B 612 ile ilgili bu kadar bilgi verebiliyorsam ve numarasını söyleyebiliyorsam bu, yetişkinler sayesindedir. Yetişkinler sayıları severler. Onlara edindiğiniz yeni bir arkadaşınızdan bahsettiğinizde, size sormaları gereken önemli şeyleri hiçbir zaman sormazlar: Mesela hiç şöyle demezler: “Sesinin tonu nasıl? Hangi oyunları oynamayı seviyor? Kelebek koleksiyonu yapıyor mu?” Onun yerine size her zaman şunları sorarlar: “Kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası ne kadar kazanıyor?” Onu ancak bu şekilde tanıyabileceklerini zannederler. Eğer yetişkinlere, “Pencerelerinde sardunyalar, çatısında kumrular olan, kırmızı tuğlalı güzel bir ev gördüm…” derseniz, bu evi zihinlerinde canlandırmayı beceremeyeceklerdir. Onlara, “Yüz bin franklık bir ev gördüm.” demeniz gerekir ki işte ancak o zaman, “Ah! Ne kadar da sevimli!” diye haykırırlar.
Bu nedenle, eğer siz onlara, “Küçük Prens’in sevimliliği, gülümseyişi ve bir koyun istemesi, onun varlığının bir kanıtıdır. Eğer biri sizden bir koyun isterse bu onun var olduğunu ispatlar.” derseniz, onlar omuz silkip size bir çocukmuşsunuz gibi davranacaklardır. Ama eğer onlara, “Küçük Prens, Asteroit B 612 gezegeninden gelmiştir.” derseniz, hemen ikna olur ve sizi sorularıyla bunaltmazlar. Yetişkinler böyledir işte… Onlara kızmamak gerekir. Çocuklar, yetişkinlere karşı çok anlayışlı olmak zorundalar.
Ama elbette, bizler için, yani hayatı anlayanlar için, sayılar o kadar da önemli değildir. Bu hikâyeye, bir peri masalına başlarmış gibi başlamayı çok isterdim. Şöyle diyebilmeyi isterdim örneğin:
“Evvel zaman içinde, boyundan biraz daha büyük bir gezegende yaşayan ve kendisine bir koyun isteyen küçük bir prens varmış…”
Hayatı anlayanlar için, böylesi çok daha gerçekçi bir başlangıç olurdu.
Çünkü kitabımın hafife alınmasından hoşlanmam. Bu anılarımı anlatırken tarifsiz acılar duyuyorum. Arkadaşım, koyunuyla birlikte gideli tam altı yıl oldu. Burada, onu anlatmaya çabalıyorsam onu unutmamak içindir. Bir arkadaşı unutmak çok acı vericidir. Herkes bir arkadaş edinemez. Ben de sayılardan başka şeylerle ilgilenmeyen yetişkinler gibi olup çıkabilirim. İşte bu nedenle, kendime bir kutu boya ve kalemler aldım. İnsanın benim yaşımda yeniden resim yapmaya çalışması oldukça zor, hem de altı yaşında boa yılanının içten ve dıştan görünüşünü çizmekten başka deneme yapmamışsa! Resimleri olabildiğince ona benzeterek çizmeye çalışacağım elbette. Ama doğrusu, başarılı olup olmayacağımdan tam olarak emin değilim. Resmin biri benzerken diğeri ona hiç benzemiyor. Küçük Prens’in boyunu da tam olarak tutturamıyorum. Bir yerde Küçük Prens çok uzun oldu. Diğerinde ise fazla kısa. Kıyafetinin renginde de kararsız kalıyorum. Bu yüzden iyi kötü bir şeyler karalıyorum işte… Daha önemli ayrıntılarda yanıldığım da oluyor. Ama beni mazur görün. Çünkü arkadaşım kendisiyle ilgili hiç açıklama yapmazdı. Belki beni de kendi gibi sanıyordu. Ancak ben, kutuların içinde koyunlar görmüyordum ne yazık ki. Belki de yetişkinlere benzedim. Yaşlanmış olmalıyım.
V
Her geçen gün, Küçük Prens’in gezegeni, oradan ayrılışı ve yolculuğuyla ilgili yeni bir şey öğreniyordum. Bunlar, laf arasında, kendiliğinden ortaya çıkıveriyordu. Boabap ağaçlarıyla ilgili başına gelen felaketi de üçüncü gün, işte yine bu şekilde öğrendim.
Bu da yine koyun sayesinde oldu. Küçük Prens, endişe içinde beni sorguya çekti:
“Koyunların küçük fidanları yediği doğru, değil mi?”
“Evet. Bu doğru.”
“Ah! Çok sevindim.”
Koyunların küçük fidanları yemesinin neden bu denli önemli olduğuna bir anlam verememiştim. Ama Küçük Prens:
“Öyleyse, baobapları da yerler yani?” diye ekledi.
Ona, boabapların fidanlar gibi küçük olmadığını aksine, neredeyse kiliseler gibi kocaman ağaçlar olduklarını ve yanında fil sürüsü bile götürse bu sürünün tek bir baobap ağacını yemeye güçlerinin yetmeyeceğini anlattım.
Fil sürüsü fikrim onu çok güldürdü:
“Onları üst üste koymak zorunda kalırdık…”
Ama sonra bilgece bir tavırla konuşmasını sürdürdü:
“Baobaplar da büyümeden önce, küçük oluyorlar.”
“Bu kesinlikle doğru! Ama neden koyununun küçük baobapları yemesini istiyorsun ki?”
“Hadi ama! Bunda anlamayacak ne var!” diye cevapladı, çok açık seçik bir şeyden söz ediyormuşçasına.
Bunu da kendi başıma çözmek için büyük çaba sarf etmem gerekecekti.
Küçük Prens’in gezegeninde, tıpkı tüm gezegenlerde olduğu gibi, faydalı ve zararlı otlar vardı. İyi tohumlardan iyi otlar, kötü tohumlardansa kötü otlar biter. Ancak tohumlar gözle görünmezler. Ta ki içlerinden biri, uyanmayı akıl edinceye dek, toprağın derinliklerinde gizlenmiş hâlde uyurlar. Ardından, toprağın altından, savunmasız, minik, incecik, büyüleyici bir tohum, başta çekingen bir tavırla güneşe doğru uzanıp filizlenir. Eğer bu filiz, bir turp veya bir güle aitse istediği gibi büyümesine izin verilir. Ancak büyüyen kötü bir filizse farkına varılır varılmaz yerinden söküp atmak gerekir. İşte Küçük Prens’in gezegenini de bu kötü tohumlar kaplamış… Bunlar da o baobap ağaçlarının tohumlarıymış. Gezegeninin tüm yüzeyi bu tohumlarla kaplıymış. Ve eğer bu baobap tohumlarını fark etmekte gecikirseniz, onlardan kurtulması da imkânsız hâle geliyormuş. Bütün gezegeni istila edip kökleriyle toprağı oyuyorlarmış. Eğer gezegen çok küçükse ve baobapların sayısı fazlaysa gezegeni parçalara bile ayırabiliyorlarmış!
Küçük Prens daha sonraları; “Bu bir eğitim meselesi.” diye bahsetmişti bu konudan. “Sabahları insanlar kendi temizlik işlerini bitirdikten sonra, özenle gezegenin temizlenmesine girişmeli. Henüz fidanken çok benzedikleri gül fidanlarından ayırt edilir edilmez baobapların düzenli bir şekilde sökülmesi gerekir. Sıkıcı bir iş aslında ama çok kolaydır.”
Küçük Prens, bir defasında bana, yaşadığım yerdeki çocukların kafasında canlansın diye anlattıklarının güzel bir resmini yapmamı önermişti. “Eğer onlar da bir gün yolculuğa çıkarlarsa bu bilgi onların işlerine yarayabilir.” demişti. “İnsan bazen bir işi ertelemekte herhangi bir sakınca görmeyebilir. Ama söz konusu baobaplar olunca, bu her zaman bir felaketle sonuçlanır. Tembel birinin yaşadığı bir gezegen biliyorum. Yalnızca üç küçük fidanı sökmeye üşenmişti de…”
Sonra, Küçük Prens’in tarifiyle, bu gezegenin bir resmini çizdim. Akıl hocalığı yapmaktan hiç hoşlanmam ancak, baobapların yarattığı tehlike o kadar az biliniyor ve küçücük bir gezegende yolunu kaybetmiş biri için öyle hatırı sayılır bir tehlike arz ediyor ki bir seferlik bu çekingenliğimi bir kenara bırakıyorum. “Çocuklar! Baobap ağaçlarına dikkat edin!” diyorum. Benim gibi, her şeyden bihaber, uzun zamandır yanı başlarında duran ve farkına varamadıkları bu tehlikeye karşı arkadaşlarımı uyarmak adına bu resmi çizdim. Verdiğim bu ders çektiğim zahmete değer. Şimdi belki, “Kitapta, neden diğer resimler baobap resimleri kadar heybetli değil?” diye soracaksınız. Cevap çok basit: Denedim, ama diğerlerini beceremedim. Baobapları çizerken, konunun önemine kapılıp iyi bir iş çıkardım ortaya.
Baobaplar
VI
Ah, Küçük Prens! İşte böyle yavaş yavaş, o hüzünlü, küçük hayatının gizemini daha iyi anlıyorum. Uzun zamandır, avunduğun tek şey gün batımının o dinginliği olmuştu. Bu yeni detayı, dördüncü günün sabahında bana şöyle dediğinde anladım:
“Gün batımını çok seviyorum. Hadi gidip gün batımını izleyelim…”
“Ama beklememiz gerek…”
“Neyi bekleyecekmişiz ki?”
“Güneşin batmasını…”