18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Sovyet Öykü Seçkisi (страница 3)

18

Leonid, karısının parmaklarını öpmeye devam ediyordu, kendi ise: “Bu dur durak bilmeyen hastalıklarla nasıl yaşayabiliyor? Ben olsam çoktan canıma kastetmiştim”, diye düşünüyordu.

Lyusya’nın iri kara gözleri ışıldamaya başladı. Yarı bilinçli bir halde şöyle dedi:

“Dayanması zor diye sen söyledin. Geçenlerde aklıma geldi: insanın geçmiş ya da gelecek hakkında düşündüğü anlar dayanılmazdır. Bu düşünce olmadan da yaşamak her zaman olanaklıdır. İnsan dışındaki tüm canlıların geçmişin hasretini çekmeden, geleceğe göz gezdirmeden yaşamaları gibi. Bu durum Tyutçev’de nasıl? Bekle:

Güller geçmişin hasretini çekmezler Bülbüller ise gece şakırlar; Hoş kokulu gözyaşları Aurora’nın geçmişi için dökülmezler; Ve kaçınılmaz ölümün korkusu Dalından hiçbir yaprağa serpilmez. Bütün yaşamları uçsuz bucaksız bir okyanus gibi, Bugün akıp gitti.”

Leonid Aleksandroviç, “Lyusya’nın acılarının üstesinden gelmede, kendi için ısrarla özel bir felsefe yarattığını” düşünüyordu.

Lyusya şöyle dedi:

“İşte kendime soruyorum: hadi, eğer geçmiş ya da gelecek hakkında düşünmeyeceksem, neden şimdi kendimi kötü hissedeyim ki? Dişlerim ağrımıyor, başım geçti, gönlüm sakin, yatak odam o kadar rahat ki, pencereden Jüpiter bile seyrediliyor… Üstelik sen de yanımdasın… Ah, canım benim!”

Lyusya, Leonid’in elini okşuyor, aşktan ışıl ışıl parlamış gözleriyle ona bakıyordu. Aniden şöyle dedi:

“Sen hayatta çok ağlayıp sızlayan biri de olsan zararı yok. Sen yine de tüm dünyanın mutluluktan güleceği Sovyet mimari tarzının yaratıcısı olacaksın… Evet, gerçekten!”

Keyifli, güneşli bir sabahta Lyusya bahçede sümbülteberinin8 toprağını eşeliyor ve göz kamaştırıcı bir şekilde çiçek açmaya başlamış, uzamış başlarını sopalara bağlıyordu. Leonid Aleksandroviç evden dışarı çıktı:

“Ben şimdi Moskova’ya gidiyorum. Sana oradan birşeyler lazım mı?”

“Ah, ne kadar da güzel! Çok ihtiyaç duyduğum bir şey var. Şimdi, uçurumdan aşağı çayın ardındaki yerlere doğru baktığımda birden fakültedeyken Yunan filozof Demokritos üzerine yaptığımız bir ders aklıma geldi; özellikle de onun muhteşem sözcüğü – euthymia. Ve onu daha iyi öğrenmek istedim. Lütfen, kütüphanenizde ya da daha başka yerlerde onu araştır ve bugün bana getir.”

Leonid Aleksandroviç istemeye istemeye itiraz etti:

“Onu nasıl bulabilirim ki?”

“Daha aramadan kendi kendine olanaksız deme. Eğer Rusçasını bulamasan da bazı bölümlerinin Almancadan yapılmış çevirilerini mutlaka bulursun. Ancak bunlara çevirinin çevirisinde değil de orijinal nüshalarından bak. Üniversitenin merkez kütüphanesinde mutlaka bulunur.”

Enerji isteyen her türlü eylem gerekliliği Leonid Aleksandroviç’te hüzün uyandırıyordu. Lyusya dikkatlice ona bakmaya başladı ve ısrarlı bir biçimde şöyle dedi:

“Lenya, kendini aş. Ona çok ihtiyacım var. İstersen kesin bulursun. Hem de Moskova gibi bir yerde!”

Leonid tereddüt eden bir ses tonuyla yanıtladı:

“Bulmaya çalışacağım.”

Bu konuşmanın ardından aradığını kolaylıkla bulabileceğini hissettti. Demokritos’un tüm parçalarının basımının Rusça çevirisi çıkar çıkmaz Leonid Aleksandroviç satın aldığı kitabı büyük bir sevinçle getirdi.

Lyusya anında büyük bir açgözlülükle okumaya koyuldu. Gece yarılarına kadar okuyor ve kitabı elinden aldıklarında öfkeleniyordu. Akşam yemeği vakti yaklaştığında okuyup bitirdiği kitabıyla odasından çıktı. Lyusya hızlı okuma ve okuduğunu özümseme yeteneğine pek sahip değildi.

Camlı terasta akşam yemeğini yiyorlardı. Eylülün ortalarıydı, ancak öylesine ılık bir hava vardı ki, tüm pencereler açıktı ve sümbülteberin güzel kokusu ılık dalgalar halinde bahçeden terasa doğru süzülüyordu. Gökyüzü sönük parıltılarıyla hiç durmadan titriyordu. Ufuktaki mavimsi şimşekler, bulutların koyu renkli görünüşlerinin kısa süreliğine ayırt edildiği anlarda bir buluttan diğerine koşturuyordu. Tüm doğa sanki bulanık, sinirli bir endişe ile dolu gibiydi.

Lyusya’nın iri kara gözleri ışıldıyordu, yüzü hiç olmadığı kadar canlıydı. Sanki ruhu büyük bir zevk tarafından kuşatılmış gibiydi.

Lyusya şöyle dedi:

“Haydi gençler, siz de dinleyiniz. Sizin de ilginizi çekebilir.”

Heyecandan titreyen parmaklarıyla sayfalara göz atıyordu.

“İşte! İlk olarak: muazzam, tüm evrene mal olmuş bir deha. Neredeyse tek bir sezgi yoluyla, bilim tarafından ancak onlarca yüzyıl sonra onaylanacak dünya anlayışını inşa ediyor. Siz sadece dinleyin! Tüm evren atomlardan meydana gelir. Sayısız alem vardır. Her şey maddeden oluşur. İnsanlar solucanlar gibi, herhangi bir yaratıcı ve mantıklı bir sebep olmadan dünyaya gelirler. Var olma mücadelesi onlara her şeyi öğretir. Duygular ve düşünceler, yalnızca bedenin değişimleridir… Demokritos, bunların tümünü iki bin yılı aşkın bir süre öncesinde söylemiş!” diye Lyusya hayranlıkla haykırdı.

Leonid Aleksandroviç elini yumuşak bir şekilde Lyusya’nın dirseğinin üzerine koydu:

“Lyusya, bu o kadar da tutku verici değil! Aşırı heyecan yapıyorsun, gece uyuyamayacaksın.”

Lyusya öfkeli öfkeli gözlerini Leonid’in üzerine dikti:

“Aman Tanrım! Uykusuz bir geceden korkmamanı sağlayacak herhangi bir sevinç biliyor musun ki?”

Ve konuşmaya devam ediyordu. Sinirleniyor, sözleri kendi ışığıymışçasına hararetli bir şekilde ışıldıyordu. Lyusya, Antik Yunan’ın yüce zekasının karşısında tam manasıyla kendinden geçmişti.

Leonid Aleksandroviç, Lyusya’nın şu an yaşadığı bu boyuttaki sevinci kendisinin hayatta hiç tatmamış olabileceğini düşünüyordu. Çünkü onun en parlak coşku doruğu bile düşünceleri yüzünden bulanıklaşırdı: “Üstesinden gelemeyeceğim, hiçbir sonuç çıkmayacak!”. Ve Lyusya’nın etrafındaki küçük ya da büyük her şeyden keyif alabilmesi çok şaşırtıcıydı. Beethoven’ın senfonisinden ya da bir gece vakti bataklıktaki hayvancıkların cıvıltısından, büyük bir insanlık başarısından ya da kremalı çilekten, hepsi hakkında “Ah, nasıl da güzel” diyerek her şeyden mest olurdu.

Lyusya devam ediyordu:

“Yine bu kitapta şöyle diyor: Seneca9, Demokritos’u “Eskiçağ’ın en ince filozofu” diye nitelendirirdi. Günümüzde hangimiz onu tanıyoruz ki? İşte şimdi, en önemlisi geliyor, dinleyiniz! En yüce mutluluk nerededir? Sadece tek bir şey önemlidir: euthymia. Eu Yunancada iyi, güzel, thymos da ruh anlamına gelmektedir. Bunu kitaptaki çevirmen, “ruhun güzel hali” olarak çevirmiş. Ruhun güzel hali!.. İnsan lezzetli bir şeyler yer, sigara içmeye başlar, kahvesini yudumlar – işte ruhun güzel hali. Ancak bunu nasıl çevirmek gerekir? Dünyayı güzel görme, iyi niyet taşıma… Tüm bunlar bizde zaten var olan ve anlamına tam olarak kavuşmuş ifadelerdir. Bize başka bir kelime lazım. Bana göre işte şöyle: mutlu bir ruh hali. Dinleyiniz ya!”

Leonid Aleksandroviç endişeli bir şekilde Anna Pavlovna ile bakışıyordu. Bu coşkunluk hali Lyusya için bile tamamıyla sıradışıydı, içindeki ateş onu adeta kavuruyordu. Ancak buna bir son vermek onu kızdırmaktan başka bir işe yaramazdı.

Lyusya kitaptan bir bölüm okuyordu:

Hedef, mutlu bir ruh halidir. Bu kavram, kendi anlayışlarına göre kimilerinin yorumladığı gibi şeytanların korkutmasına, diğer korkulara, acıya ve endişeye kapılmadan, kalbin sevinçle ve kaygısızca yaşadığı keyif kavramı ile özdeş değildir.” Demokritos, bu hali, korkusuzluk ve mutluluk diye de nitelendiriyor… İşte! Gerçekten de mükemmel değil mi?”

“Mükemmel!” diye karşılık verdi Leonid Aleksandroviç. Anna Pavlovna da buna katılarak başını salladı. Gençler, belirsizce uğultu şeklinde bir şeyler söylediler ve içten içe kayıtsız kaldılar. Demokritos’un dünya anlayışı onlar için en banal aksiyomdu, mutlu bir ruh hali de kendilerinde zaten o kadar fazlaydı ki onun propagandasını yapmak tuhaf gelmişti. Onlar, Lyusya’nın canlanma coşkusunu şaşkınlıkla izliyorlardı. Lyusya’nın nezakete ne kadar ihtiyacı olduğunu konuşuyorlardı. İra, Boris ve Val-ya birbirlerine bakıyorlardı.

“Nasıl da harika bir gece! Gidelim çocuklar, nehir tarafına doğru geçelim.”

“Haydi gidelim!”

Yüksek sesle konuşa konuşa ufukta şimşekler tarafından aydınlanan endişe yüklü karanlıkta gözden kayboldular.

Lyusya sevgi dolu bir gülümsemeyle kitabın sayfalarını çeviriyordu. Yorgun bir sesle şöyle dedi:

“Ruhun açıklığı, hayat ve acılar karşısındaki korkusuzluk – işte mutluluk budur! Lenya, canım benim, bu noktada mutluluğun ne kadar çok olduğunu anlamanı çok isterdim! Sen ise bazı “şeytanları” tamamen kendi kafandan uyduruyorsun! Of, bu şeytanlar senin sanatını da bir anda elinden çalacaklar diye nasıl da korkuyorum!..”

Aniden Lyusya’nın sesi kesildi. Gözleri bilinçsizce bakmaya başladı. Daha da solgunlaşmış yüzü omzuna doğru kaydı. Kitap yere düştü. Ve Lyusya tüm bedeniyle koltuktan yere doğru kaydı gitti.

Boris, Lyusya’yı her zaman iyileştirmiş olan Profesör Bagadurovıy’a doğru Leonid Aleksandroviç’in arabasıyla adeta uçuyordu.

Yanıp kül olan ateş, son parlak ışığıyla son kez alev aldı ve sönmeye yüz tutarak zayıfladı.

Lyusya hızla ölüme yaklaşıyordu. Çok az konuşabiliyordu. Tüm gücüyle aniden kocasına şöyle dedi:

“Lenya, biliyor musun ölümün kendisinde bile gizli bir sevinç var. Ve ölmek, bana çok ilginç geliyor. Aniden yaşamın çok ötesinde oluyorsun! Ben bu duyguyu hiçbir şekilde böyle ummazdım. Oh, nasıl da güzel!”

Leonid Aleksandroviç, onu Moskova’ya götürmek istiyordu. Ancak Lyusya ısrarla reddediyordu.