Анонимный автор – Sovyet Öykü Seçkisi (страница 2)
“Gerek yok. Ben Anna Pavlovna ile giderim. Sen kendi işine bak.”
Ferah yatak odasında açık pencerelerden esen nemli bir gece serinliği vardı. Anna Pavlovna yatağı ısıtırken, Lyusya yatmadan önce saçlarını tarardı. Soyundu, yatağa yaklaştı, yorgun bir biçimde şöyle dedi:
“Ben ne kadar mutluyum! Soyunmama, taranmama gerek yok, her şey geride kaldı. Yataksa nasıl yumuşak, nasıl da sıcak!” Büyük bir zevkle battaniyeye sarındı. “Nasıl da güzel!.. Ne kadar da sıcak!” Anna Pavlovna’yı kolundan çekti ve şunları fısıldadı: “Anna Pavlovna, tatlım! Bana her gün gösterdiğiniz bu özen için size o kadar minnettarım ki! Sizsiz ne yapardım, hayal bile edemiyorum. Sadece sizin karşınızdayken ıstırap çekmekten utanmıyorum.”
Anna Pavlovna hayretler içindeydi:
“Siz mi bana minnettarsınız? Benim için yapmış olduklarınızın karşılığını hiçbir zaman ödeyemeyeceğim.”
Lyusya gülmeye başladı, ona el salladı ve ekledi:
“Hadi iyi geceler!”
Tanışmaları işte şöyle başlamıştı:
Yaklaşık iki yıl önce yağmurlu bir sonbahar günü Lyusya, Patriarşiye Prudı göletinden geçerken bir bankta oturan ve ağlamaktan dolayı hafif hafif başı sallanan, ufak tefek bir kadın gördü. Kadının sicim gibi yağan yağmurdan ıslanmış yüzü ıstıraptan ve çaresizlikten öylesine donakalmıştı ki, Lyusya gayriihtiyari ona doğru döndü, yanına oturdu ve konuşmaya başladı. Yaşlı kadın birden irkildi. Ancak Lyusya yumuşak bir tonda ısrarcı olunca yaşlı kadın da yavaş yavaş her şeyi anlattı. Hikâye sıradandı. Tüm yaşamını adadığı, üniversite öğrencisi olan tek kızı on sekiz yaşında tifodan ölmüştü. Lyusya içten bir yakınlık göstererek sorular sormaya başladı ve yaşlı kadın kızının ne kadar yetenekli, güzel ve iyi olduğunu, onu herkesin ne kadar çok sevdiğini keyifle anlattı. Lyusya, kadınla şemsiyenin altında yaklaşık iki saat oturdu. Kadın ağlıyor, Lyusya ise coşkuyla ve uzun uzun ona birşeyler anlattıkça anlatıyordu. Ne Anna Pavlovna ne de Lyusya, kendisinin o anda tam olarak neler anlattığını ifade edemezlerdi. Yapılan iş sözcüklere, düşüncelere ve mantığa sığmazdı. Sakin ve yumuşak bir sesin, hayata karşı duyulan sarsılmaz bir inancın, açıkça hissedilen, sıcak bir empatinin bunda etkisi vardı. Anna Pavlovna dinliyor ve içini dökerek ağlıyordu.
Bunun ardından Anna Pavlovna birkaç kez Lyusya’ya uğradı. Artık yaşam için yetersiz kalan bu hasta kadın, anlaşılmaz bir biçimde tüm gücünü acıyı göğüslemeye veriyor ve Lyusya’yı tekrardan yaşama bağlıyordu. Anna Pavlovna, Lyusya’ya yerleşti ve evde büsbütün yeri doldurulamaz biri oldu: ev işlerini idare ediyor, Lyusya’ya bakıyor, çamaşırları ve elbiseleri onarıyordu. Üstelik kati bir şekilde mükâfatı da reddediyordu. Sanki sipariş üzerine yaşıyordu. Lyusya’yı minnettar olduğu bir aşkla çok seviyor, bir anne özeniyle etrafında koşuşturuyordu. Kızının ölümünden sonra kalbinde sönmeden kalan büyük sevgiyi Lyusya’ya veriyordu.
Ve her ikisi de birbirleriyle olmaktan mutluydular.
Sabah Leonid Aleksandroviç her zamanki gibi sol tarafından uyandı. Uykudan başı dumanlı Leonid, bir de ruhunu ele geçiren belirsiz bir can sıkıntısı hissediyor, ancak bunun neden ileri geldiğine yanıt bile veremiyordu. Evde ardı arkası kesilmeyen hastalıklar kol geziyordu. Saf bir mutluluğa her zaman birşeyler engel oluyordu. Ah şimdi bir de, işte asıl kişi, Boris geldi. Yakında başarısız eğitim hayatı yüzünden yüksek öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalacak. Nereye, nasıl yerleştirilir? Leonid Aleksandroviç, kararlı davranması gereken her konuda soğukkanlılığını kaybediyor, çaresiz kalıyor ve Lyusya’ya danışması gerekiyordu.
Odası çoktan silinip süpürülmüştü. Lyusya, özenle giyinmiş bir şekilde kanepede uzanmış kitap okuyordu. Açık pencerelerden odaya dişbudak ağacının yaprakları aracılığıyla bahçe kokuları, yeşil güneş ışığı, çekirge ve kuş cıvıltıları giriyordu. İçindeki büyük acı yığınıyla Lyusya, kocasına dalgın dalgın elini uzattı ve yavaşça kitaptan bir bölüm okumaya başladı:
Leonid Aleksandroviç nazikçe karısını öptü ve sordu:
“Kimin bu?”
“Tyutçev’in.”
Leonid, karısının gözlerinde, sadece sanatsal ya da zihinsel bir etkinlikte onu saran sevinci gördü.
Tereddüt ederek şöyle dedi:
“Bir iş hakkında seninle konuşmak istiyorum, ancak sonra da olabilir? Acelesi yok.”
“Hayır, neden ki! Şimdi konuş!”
“Konuşacaklarım Boris hakkında. Onunla başım dertte. İyi bir çocuk, ancak kafasının içi bomboş ve çok düşüncesiz! Bir bilimle uğraşmıyor, anlaşılan sınıfını geçemeyecek. Üstelik sadece tenisi düşünüyor. Onunla konuşmak büsbütün yararsız. Beni ziyarete geldiği için son derece memnun, ancak futbol ve tenis hakkındaki düşünceleri dışında o küçücük beynine daha nasıl bir yetenek sığdırabilir ki?”
Leonid, suratı düşmüş bir şekilde odayı adımlamaya başladı. Lyusya sakince yanıt verdi:
“Burada korkulacak hiçbir şey yok. Onun beynini değiştiremezsin. Elinde var olanlarla barışman gerekiyor.”
“Bu oldukça üzücü.”
“İçinde bulunduğumuz zamanda hiçbir şey üzücü değildir. Örneğin neden tenis eğitmeni olmasın ki? Bunun nesi kötü? Diyelim ki spor yüksekokuluna geçsin. Ne diye senin her şeye bardağın boş tarafından bakma ve manevi olarak çökme eğilimin var ki! Bana göre ise bıkkınlık veren termodinamik ve differensiyel hesaplamalar yerine, tüm kalbiyle isteyebileceği bir işe sahip olması ne kadar güzel olurdu. İşte mükemmel olan da budur! Onun adına ne kadar mutlu olacağım!”
Leonid Aleksandroviç’in benzi yerine geldi. Lyusya’nın yanına oturdu, avcunu kendi yanağına bastırdı.
“Seninle konuştuğumda, hemen bir şekilde moralim düzeliyor. Düşüneceğim. Çıkış budur.” Ayağa kalktı ve neşeli bir şekilde: “Haydi yüzmeye gidelim!” dedi.
Sanatçılar arasında halk, tuhaf olarak karşılanır. İnsanlar mizah yazarını okur ve gülmekten yerlere yatar, mizahçının suratı asıktır ve hayatında hiç gülmez. İçinden gelen kiniyle yazar, küçük burjuva zihniyetini topa tutar, kendisi ise küçük burjuva gibi değil mülk sahibi bir prens olarak yaşar. Güldüğünde, duygulandığında, sevdiğinde, nefret ettiğinde bir sanatçı kendi eserinde içten ve güçlü bir biçimde gereken duyguları fazlasıyla yaşar. Gerçek hayatta bunların çok azını gösterir. Sanatında ise hiçbir falso yoktur. Bu yönüyle gerçek sanatçı; içten olmayan, yanardöner, kendini biricik hisseden ancak başkalarını anlatan sanatçılardan tamamen ayrılır. Bu tür sanatçıları okur kısa zamanda, dişleriyle parçalarına ayırır. Nekrasov’un, Dostoyevski’nin ya da Goethe’nin özyaşamöykülerinde olduğu gibi, bu tür sanatçıların özyaşamöykülerinin karşısında hayretler içinde kalmaya gerek duymaz.
Leonid Aleksandroviç’in yaratıcılığı, tıpkı yaşama karşı duyulan ilahi sevgi gibi cesaret ve derin bir hürmetle ifade edilirdi. Ancak kendisi, hayata karşı kasvetli bir kayıtsızlık beslerdi, yaşam ise onu kendine getirirdi. O, gelecek için yaşamdan ürke ürke en kötüsünü beklerdi. Durgun ve pasifti. Al çehresinde, dudaklarının kenarlarında her zaman kasvetli bir kırışıklık bulunurdu. Ve sık sık Lyusya ona şöyle derdi:
“Lenya, Lenya, neden her zaman mutsuz bir yüzün var? Etrafına bir bakın, yaşamın nasıl da güzel olduğuna bir bak!.. İşte bekle! Tanrının aklına aniden insanlar üzerinde bir hüküm vermek eser. O zaman Tanrı sana şöyle diyecek: “
Lyusya biçare idi, etrafında ise yaşamaktan yoksun olanlar vardı. Karısı, Leonid Aleksandroviç’e dinçlik ve neşe katan gerçek bir ilham perisiydi.
Lyusya’da şiddetli bir diş ağrısı başladı. Ağustosun başında Moskova’da diş doktoruna gitti. Dönüş yolunda soğuk bir rüzgârla birlikte yağmur yağmaya başladı. Çok üşümüştü, solgun bir şekilde arabadan indi. Leonid Aleksandroviç dikkatlice sordu:
“Ee, neyin varmış?”
“Bir dert daha! Hiç sağlam dişim yokmuş. Şuradan üç diş çekilmesi gerekiyor, iki kaplama ve bir de protez… Dişçi, ağzımı temelli boşaltmak istiyor. Kendi de: “
Ancak Leonid Aleksandroviç, karısının gözlerindeki çaresizliği okudu. Anna Pavlovna’dan gelmesini rica ettikten sonra Lyusya kendine geldi. Şiddetli bir migren başlıyordu.
Lyusya bütün gün tarifi imkânsız acılar çekti. Anna Pavlovna, başına sıcak sargı bezleri koyuyor, acı verici kusma nöbetleri geldiğinde alnından destek veriyordu.
Akşama doğru Lyusya uykuya daldı. Gece olduğunda da Leonid Aleksandroviç’i çağırdı.
Bitkin ama tatlı ve sakinleşmiş bir yüzle yatıyordu. Leonid onun narin ince ellerini hafifçe öptü:
“Dayanması zor, zavallım benim!”
“Yok canım, ne zavallısı! Şu an hiçbir şeyim yok. İşte sabah oldu ya!”, diyerek hüzne kapıldı Lyusya. İşte o anda zavallı oluyordu. Akla gelebilecek en korkunç suç işte budur – hüzünlenmektir. Böyle zamanlarda her şey ölür ve dünyada yaşama hakkı sadece mutlu insanlara kalır.”