18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Анонимный автор – Doğumunun 100. Yılında Cengiz Dağcı'ya Armağan (страница 8)

18

“Romanlarımda, her yazar gibi, kendi hayatımın gerçeklerinden istifade etmişimdir. Gördüğüm, duyduğum, bildiğim, tanığı olduğum olaylar, bir sanatkâr prizmasından geçirilerek aktarılmıştır eserlerime. Ancak bu romanlarım benim şahsî hayatımdır anlamına gelmez.” ( Dağcı: 1998: 8)

Cengiz Dağcı’nın Korkunç Yıllar adlı romanı Yaşar Nabi’nin teşvikiyle 1956 yılında Varlık yayınlarınca neşredilmiştir. Eser, “Kırım’ın acı kaderiyle ilgili” önemli bir noktada durmaktadır.

Yurdunu Kaybeden Adam, Korkunç Yıllar romanının devamı niteliğindedir. Her iki romanın asıl kahramanı da Sadık Turan’dır. Sadık Turan’ın karakterini, millî duygularını ve yaşamını belirleyen olaylardan biri daha çocukluk yıllarında sınıfının penceresinden dehşet, acı ve korkuyla seyrettiği bir minarenin yıkılışıdır. Bu olay onun için sadece bir ibadethanenin işlevini yitirmesi değil, bir insanın can damarlarının koparılması, kalbine “bıçak saplanmasıgibidir.

Yazar, Ruslar tarafından bilinçli ve sistemli bir şekilde yok edilmeye çalışılan Türk kimliğine zarar gelmemesini sağlamak için tek çaresi kendi iç dünyasındaki varlığa, inanç, vatan aşkı ve sevgiye, sığınmak olan kahramanı Sadık Turan›ın ilk bilinç ışığını daha o küçükken ve romanın başında yine nesneler ve tabiattan hareketle sunmuştur.

Yazar için nesneler ya da tabiat unsurları bir tür haberci niteliğinde, bir bütünün parçalarıdır. Söz konusu durumun “bellek ve imgelem iç içe geçmiş durumdadır. Her ikisi de birbirinin derinleşmesine karşılıklı katkıda bulunur” (Bachelard: 1996: 32-33) ifadesiyle benzer özelliklere sahip olduğu açıktır. Bu açıdan bakıldığında Cengiz Dağcı’nın romanlarında yer alan “üniforma” kelimesinin de Türk Dil Kurumu tarafından yapılan “Aynı işi yapanların giydikleri, tüzükle belirtilmiş, bir örnek giysi. 2. Silahlı kuvvetlerin resmî giysisi.” (http://www.tdk.org.tr) tanımından daha farklı, soyut bir anlama da sahip olduğu, sembol niteliğini taşıdığı görülür.

Sadık Turan çaresizlik, yalnızlık ve korkuyla geçen çocukluk yıllarında hayatta kalma mücadelesinin ne demek olduğunu fark etmiştir. Onun, çok erken yaşlarda, babasız kaldığını ansızın öğrendiği bir akşam yemeğinde, tüm olacaklardan habersiz açlığını bastırmak için ağzına attığı «bir lokma ekmek içimde zehir olmuştu” (Dağcı: 1976: 14) ifadesi romanın devamında yer alacak somut soyut geçişi için de bir örnek niteliğindedir.

Ernst Gombrich, sanatın dile getirilmesinde ya da büyük sanat eserlerinin oluşturulmasında imgelerin rolü üzerinde dururken hatıranın, nesnenin imgeye dönüşebileceğini belirtir. O, sanatın; insanın günümüze kadar ortaya koyduğu imgelerin öyküsü olduğunu belirtir ve şunları söyler:

“Ben, bu öyküyü kaleme alırken, özellikle bir değer yargısı doğrultusunda seçtiğim imgelere yer veriyorum. Böylece Sanatın Öyküsü, iyi imgeler yaratmanın öyküsü oluyor.” (Gombrich: 1986: 74)

Bu durumda Cengiz Dağcı’nın da insanın ruhunu çepeçevre saran maddî unsurlardan bazılarına yeni ve ancak kendi dünyası içinde değerlendirildiğinde asıl anlamına ulaşılabilecek imgeler olarak bakması şaşırtıcı olmayacaktır.

Korkunç Yıllar’ın asıl kahramanı Rus askeri Sadık Turan, Yurdunu Kaybeden Adam’da Alman askeri olarak görülür. O, ilk kısımda Rus askerî üniforması, ikinci kısımdaysa Alman üniforması giyer.

Romanın geneline bakıldığında giysilerin ya da kahramanların kıyafetleri üzerinde durulmazken Sadık Turan’ın üniformasından sık sık söz edilir. Yazar, bu kelimeyi vatana kavuşmasına engel bir kavram, bir tür parmaklık olarak görmüştür. Aslında bu durum sadece söz konusu iki roman için geçerli değildir. Yazar, Ölüm ve Korku Günleri’nde (Dağcı, 1995: 9) sorduğu “Kimim ben? Ben kimim?” sorularının cevabını Ben ve İçimdeki Ben’de de arar:

Ben hiçbir şey istemedim. Ne ipek kıravat ne gümüş başlı baston; ne şık giysili kadınlar. (…) Ben elli yıldır yabancı bir kıyıda hüzün gömleğim içinde yaşadım.” (Dağcı: 1995: 60)

Sadık Turan, Korkunç Yıllar romanının ilk bölümünde Rus üniformalıdır. Rus askeri olmadan “Orta kumandan okuluna” gitmeye karar vermeden hemen önce, babası ve arkadaşı Süleyman’ın6 söyledikleri eserde üniformaya yüklenen anlamın ilk ipuçları gibidir:

“ ‘Sadık, be’ dedi, sen o gavur takımıyla iki sene yaşayamazsın. Ya subay olup onlara emredeceksin ya da sıvışacaksın…

Babam, kim ve ne olursan ol büyük adam ol Sadık. Her sahada siz bu yurda lazımsınız. Bilginizi arttırırsınız, yeni insanlarla tanışırsınız, Kırım’da sürünmekle kime ne faydanız dokunacak? Doktorlarımız tükeniyor hiç olmazsa subaylarımız olsun. Onlar da bir gün bu yurda faydalı olurlar.” (Dağcı,1975b: 45)

O, bu üniformayı bir amaç uğruna giymiştir. Bu amaç; vatana hizmettir. Yaptığı şeyin vatanına hizmet olmadığını fark ettiğinde artık her şey için çok geçtir. O artık Komünist sistemin “şahsî malı” gibidir.

Asker üniforması onun “hüzün gömleği” belki de açlık, işkence ve sefalet içinde sadece hayatta kalmaya çalıştığı esir kamplarından da büyük bir eziyet kaynağı olacaktır. Bu gerçeği anlamaya başladığında, ölmek üzere olan bir doktorun pişmanlık ve uyarı dolu “Ruslar için savaşma” cümleleri onu derinden etkilemiştir. Sadık Turan da artık bu savaşın içindedir, “sistemin malı” olarak görünür. Oysa çocukluğundan bu yana içinde yaşadığı bambaşka gerçek vardır: büyük vatan aşkı, milletini faydalı olma amacı. Bu amacı gerçekleştirebilmek için giydiği asker üniforması artık resmen sisteme ait olduğunun ve sadece kolhozun değil Rus diasporasının da bir parçası olduğunun göstergesi gibidir.7

Sadık Turan’ın esir kampında başka bir kampa nakledileceği ve yanındaki “Türk” arkadaşlarından ayrılmayacağını umut eder. Fakat bir seçim yapmak zorundadır ya arkadaşlarıyla birlikte hareket edecek ya da Rus üniformasıyla kampta kalacaktır. O, hiç düşünmeden «bitlerini ayıkladığı” giysileri giyer. Bu giysiler onun için bir tür pranga olan asker üniformasından çok farklıdır. Roman içerisinde kahramanın yaşadıkları öylesine dehşet vericidir ki denilebilir ki kendi kendine sürekli tekrar ettiği “korkma Sadık korkarsan ölürsün” cümlesi defalarca kez anlam bulmuştur. Bu durum savaşın “toplu ve örgütlü bir şiddet” (Aktaş, 2013: 45-62) tanımıyla da örtüşmektedir.

Mucize eseri hayatta kalan ve tüm yaşadıkları, özellikle vatan hasretiyle ruhunda büyük yaralar açılan yazar, kendisi hakkında çıkan haberlerden söz ederken şunu vurgular:

Gazetelerin birinde hakkımda yazılmış bir yazıyı daha okuyorum:

‘Cengiz Dağcı… Rus ordusunda tank teğmeni olarak İkinci Dünya Savaşı’na katıldı. Almanlara karşı savaştıEsir düştü… Almanların düzenledikleri Türkistan lejyonuyla Ruslara karşı savaştı…” (Dağcı, 1998: 7)

Savaşın görünürdeki cephelerinin yanında, biyografik okuma ve imgeler bağıyla ortaya çıkarılabilecek bir cephesi daha vardır. Askeri üniforma, vatan ve hürriyet algısı da bu bağlardan biridir. Bu anlamda Cengiz Dağcı da Sadık Turan gibi “bir kurban, bir romancı”dır.8

Üniforma; Kırım Türkü, Kazak, Kırgız, Tatar, Başkurt, Tacikli, Türkmen fark etmeksizin Türk milletini kendi siyasî, askerî ve ekonomik çıkarları için kullanan ve nihaî amacı Türkistan coğrafyasını Türksüz bırakmak olan, Rus, Alman fark etmez, “yabancı” ülkelerin silahlarından biri gibidir.

Nitekim Korkunç Yıllar’ın sonunda Sadık Turan ve Türkistan Lejyonunda görev alacak olan diğer askerler Rus üniformalarını Alman subayın ironik ifadeleriyle birlikte ateşe atma yarışına girerler:

“Şimdi bir koşu yapacağız. Herkes Bolşevik üniformasını eline alsın. Hanginiz üniformasını daha evvel ateşe atacak bakalım? Hazır mısınız?

Ayaklarımızın dibinde duran üniformalarımızı ateşe fırlattık. Beni sevindirmesi gereken bu hadise içimde bir yaraya dokunur gibi oldu. (…) (Dağcı, 1965: 8)

Bu sahne Sadık için son derece anlamlıdır. O, aslında yeni bir hayata başlıyor gibi görünse de savaşın, vahşetin ve vatanı uğruna bu kez Almanların temsilcisi olacağının yani her şeyin yine aynı olacağının bilincine varmıştır.

Casusluk teklifini reddettiğinde Alman Subayının cümleleri çarpıcıdır. Subay ona büyük bir ceza verildiğini söylercesine artık düşman üniforması giyip savaşacağını söylediğinde yine piyon olarak kullanılacağının farkına varmıştır.

O, roman içerisinde Kiril alfabesine geçirilen Kırım’ı ne denli büyük bir tehlikenin beklediğinin farkına varmıştır. Sadık Turan, bu durumu sadece Süleyman’a da ispatlamak uğruna bile hayatını tehlikeye atacak kadar şuurludur. Bu şuurdaki bir kahramanın, başka milletin bayrağı altında, onarlın asker üniformasıyla kendi toprakları ve insanı için savaştığını düşünerek yola çıkması ancak bu yolun dönülemeyecek bir yol olduğunu yine kendi insanına zulmedildiğini görmesi büyük bir trajedidir.

Romanın devamı niteliğindeki Yurdunu Kaybeden Adam ise Sadık Turan’ın alman ordusunda subay olduğu kısmını içermektedir. Alman üniformasıyla savaşmak zorundadır.

Sadık Turan bu kez Roma’daki tedavisi sırasında anlattığı savaş hatıraları 1942 baharında başlamaktadır. Kahraman altı haftalık “acil subay kursu” eğitimi alır. Başlangıçta Kırgızistan’ın bağımsızlığı için savaştığına inanmış ya da kendini inandırmak istemiştir. Çünkü esir kampından başka kurtuluş yolu olmadığının o da farkındadır. O da lejyondaki diğer Kırgız, Kazak, Türkmen, Başkurt, Tacikli Türkler gibi Türkistan için savaşmaktadır.