Анонимный автор – Doğumunun 100. Yılında Cengiz Dağcı'ya Armağan (страница 8)
Cengiz Dağcı’nın
Yazar, Ruslar tarafından bilinçli ve sistemli bir şekilde yok edilmeye çalışılan Türk kimliğine zarar gelmemesini sağlamak için tek çaresi kendi iç dünyasındaki varlığa, inanç, vatan aşkı ve sevgiye, sığınmak olan kahramanı Sadık Turan›ın ilk bilinç ışığını daha o küçükken ve romanın başında yine nesneler ve tabiattan hareketle sunmuştur.
Yazar için nesneler ya da tabiat unsurları bir tür haberci niteliğinde, bir bütünün parçalarıdır. Söz konusu durumun
Sadık Turan çaresizlik, yalnızlık ve korkuyla geçen çocukluk yıllarında hayatta kalma mücadelesinin ne demek olduğunu fark etmiştir. Onun, çok erken yaşlarda, babasız kaldığını ansızın öğrendiği bir akşam yemeğinde, tüm olacaklardan habersiz açlığını bastırmak için ağzına attığı «
Ernst Gombrich, sanatın dile getirilmesinde ya da büyük sanat eserlerinin oluşturulmasında imgelerin rolü üzerinde dururken hatıranın, nesnenin imgeye dönüşebileceğini belirtir. O, sanatın; insanın günümüze kadar ortaya koyduğu imgelerin öyküsü olduğunu belirtir ve şunları söyler:
Bu durumda Cengiz Dağcı’nın da insanın ruhunu çepeçevre saran maddî unsurlardan bazılarına yeni ve ancak kendi dünyası içinde değerlendirildiğinde asıl anlamına ulaşılabilecek imgeler olarak bakması şaşırtıcı olmayacaktır.
Romanın geneline bakıldığında giysilerin ya da kahramanların kıyafetleri üzerinde durulmazken Sadık Turan’ın üniformasından sık sık söz edilir. Yazar, bu kelimeyi vatana kavuşmasına engel bir kavram, bir tür parmaklık olarak görmüştür. Aslında bu durum sadece söz konusu iki roman için geçerli değildir. Yazar, Ölüm ve Korku Günleri’nde (Dağcı, 1995: 9) sorduğu “
Sadık Turan,
“ ‘
O, bu üniformayı bir amaç uğruna giymiştir. Bu amaç; vatana hizmettir. Yaptığı şeyin vatanına hizmet olmadığını fark ettiğinde artık her şey için çok geçtir. O artık Komünist sistemin “şahsî malı” gibidir.
Asker üniforması onun “hüzün gömleği” belki de açlık, işkence ve sefalet içinde sadece hayatta kalmaya çalıştığı esir kamplarından da büyük bir eziyet kaynağı olacaktır. Bu gerçeği anlamaya başladığında, ölmek üzere olan bir doktorun pişmanlık ve uyarı dolu “
Sadık Turan’ın esir kampında başka bir kampa nakledileceği ve yanındaki “Türk” arkadaşlarından ayrılmayacağını umut eder. Fakat bir seçim yapmak zorundadır ya arkadaşlarıyla birlikte hareket edecek ya da Rus üniformasıyla kampta kalacaktır. O, hiç düşünmeden «bitlerini ayıkladığı” giysileri giyer. Bu giysiler onun için bir tür pranga olan asker üniformasından çok farklıdır. Roman içerisinde kahramanın yaşadıkları öylesine dehşet vericidir ki denilebilir ki kendi kendine sürekli tekrar ettiği “korkma Sadık korkarsan ölürsün” cümlesi defalarca kez anlam bulmuştur. Bu durum savaşın
Mucize eseri hayatta kalan ve tüm yaşadıkları, özellikle vatan hasretiyle ruhunda büyük yaralar açılan yazar, kendisi hakkında çıkan haberlerden söz ederken şunu vurgular:
“
Savaşın görünürdeki cephelerinin yanında, biyografik okuma ve imgeler bağıyla ortaya çıkarılabilecek bir cephesi daha vardır. Askeri üniforma, vatan ve hürriyet algısı da bu bağlardan biridir. Bu anlamda Cengiz Dağcı da Sadık Turan gibi “
Üniforma; Kırım Türkü, Kazak, Kırgız, Tatar, Başkurt, Tacikli, Türkmen fark etmeksizin Türk milletini kendi siyasî, askerî ve ekonomik çıkarları için kullanan ve nihaî amacı Türkistan coğrafyasını Türksüz bırakmak olan, Rus, Alman fark etmez, “yabancı” ülkelerin silahlarından biri gibidir.
Nitekim
“Şimdi bir koşu yapacağız. Herkes Bolşevik üniformasını eline alsın. Hanginiz üniformasını daha evvel ateşe atacak bakalım? Hazır mısınız?
Bu sahne Sadık için son derece anlamlıdır. O, aslında yeni bir hayata başlıyor gibi görünse de savaşın, vahşetin ve vatanı uğruna bu kez Almanların temsilcisi olacağının yani her şeyin yine aynı olacağının bilincine varmıştır.
Casusluk teklifini reddettiğinde Alman Subayının cümleleri çarpıcıdır. Subay ona büyük bir ceza verildiğini söylercesine artık düşman üniforması giyip savaşacağını söylediğinde yine piyon olarak kullanılacağının farkına varmıştır.
O, roman içerisinde Kiril alfabesine geçirilen Kırım’ı ne denli büyük bir tehlikenin beklediğinin farkına varmıştır. Sadık Turan, bu durumu sadece Süleyman’a da ispatlamak uğruna bile hayatını tehlikeye atacak kadar şuurludur. Bu şuurdaki bir kahramanın, başka milletin bayrağı altında, onarlın asker üniformasıyla kendi toprakları ve insanı için savaştığını düşünerek yola çıkması ancak bu yolun dönülemeyecek bir yol olduğunu yine kendi insanına zulmedildiğini görmesi büyük bir trajedidir.
Romanın devamı niteliğindeki
Sadık Turan bu kez Roma’daki tedavisi sırasında anlattığı savaş hatıraları 1942 baharında başlamaktadır. Kahraman altı haftalık “acil subay kursu” eğitimi alır. Başlangıçta Kırgızistan’ın bağımsızlığı için savaştığına inanmış ya da kendini inandırmak istemiştir. Çünkü esir kampından başka kurtuluş yolu olmadığının o da farkındadır. O da lejyondaki diğer Kırgız, Kazak, Türkmen, Başkurt, Tacikli Türkler gibi Türkistan için savaşmaktadır.